>>> ANA SAYFA

        

 

ERİCKSONİAN YAKLAŞIMDA GÖZLEMİN ÖNEMİ

 

        “Konuşmalarımızın çoğunu dilimizle değil bedenimizle yaparız.”                                                                                  

                                                                             Milton H. Erickson


            Ronald Havens (1985) Erickson’un çalışmalarında göze çarpan önemli özelliğin “gözlem ve pragmatizm” olduğunu söyler. Havens ayrıca Erickson’un yaklaşımını başka ekollerle bağdaştırmaya çalışmanın çok yanlış olacağını vurgulamaktadır.
            Erickson, danışanları iyi gözlemleyerek hipnoterapi konusunda birçok gerçeğe dikkatimizi çekmiştir. Ancak o üstün gözlem gücünü teorilere ulaşmak için kullanmamıştır. Teorilerle uğraşmanın umutsuz bir uğraşı olduğunu vurgulayarak asıl dikkatimizi vermemiz gereken noktanın, danışanlardan elde ettiğimiz sonuçlar olduğunu vurgular. Bu özelliği herhangi bir psikoterapistte görmek oldukça güçtür.   
           

GÖZLEMİN GÜCÜNÜ GÖSTEREN BİR VAKA

            Sol elini sürekli ağzında tutarak ağzını gizleyen bir kadın Erickson’a gelir. Sokakta bile  bu şekilde yürümekte, lokantada eli ağzında  yemek yemektedir. Adeta eli ağzına yapışmış durumdadır. 10 yaşındayken bir trafik kazasında ön camdan dışarı fırlamış. Bu 10 yaşındaki bir kız için korkunç bir tecrübe. Ağzı cam parçaları tarafından kesilmiş ve çok kan kaybetmiştir. Ağzının hep kesik olduğu düşüncesiyle büyümüş, kimsenin ağzına bakmasını istemediğinden, sürekli ağzını kapalı tutmuştu.
            Erickson  kadına cilt bakımı ile ilgili bir kitap verir. Kitapta yüzdeki güzel kıvrımlar ve noktalar adlı bölüm dikkatini çeker. Erickson danışanın yüzünde olduğunu sandığı yara izine dikkat çekeceğini düşünmüştür. İnsanın  yüzünde böyle güzel küçük nokta ve kıvrımların olması fikri  ona oldukça çekici gelmiştir. Erickson danışanından  kendi yüzündeki yara izini yani güzel bölgeyi çizmesini ister. Sonra da danışanından bir erkek arkadaşı ile çıkmasını ister. Ancak buluşmaya iki elinde çanta ile giderse, partnerinden iyi geceler öpücüğü alacağını, hem de öpücüğün tam yara izinin, o güzel kıvrımın üzerine geleceğini anlatır. İyi geceler öpücüğüne izin verdiğinde erkeğin her zaman saklamaya çalıştığı yerinden, yaralı tarafından öptüğünü fark eder. Çıktığı altı erkeğin hepsinin de yüzünün yaralı tarafını öptüğünü hayretle görür ve artık yüzünü  eliyle saklamaktan vazgeçer.
           Erickson’un açıklamasına göre kadının farkında olmadığı şey; meraka kapıldığı anlarda kafasını istem dış olarak  hep sol tarafa çevirmesidir. Erkek şimdi beni yara yerimden öpecek mi diye her merak ettiğinde bilinçdışı olarak kafasını sola çevirir ve böylece adam sağ taraftan öpmek zorunda kalır. Yara izi de oradadır.
            Erickson “Ne zaman danışımın bu durumunu bir toplulukta  anlatsam kadınların yüz kaslarını hareket ettirdiklerini, yüz ifadelerini değiştirdiklerini  görüyordum.“ diyor. Buna subliminal etki diyoruz.
       Erickson'un bu vakada yaptığı en önemli şey: danışanının yüzünü saklamak şeklinde kullandığı savunma mekanizmasından kurtarmak ve devamında bilinçdışı otomatik bir davranışın yardımıyla beraber olduğu erkeklerin küçük ve önemsiz bir yara izini öpülecek nokta haline getirmekti. Erickson bunu bayanın kendi kendine keşfedeceğini tahmin ediyordu (Rosen, 1982).
            Ben bu vakayı okuduktan sonra evde küçük bir mola verip biraz televizyon izledim. TV kanallarımızdan atv de H.G isminde ünlü bir manken bir programa konuk olmuştu. Yaklaşık yarım saat  H.G’nin mimiklerini çok dikkatli şekilde takip ettim. H’nin aklına ne zaman alternatif bir düşünce gelse kafasını baktığı yönün aksi istikamete çok hızlı bir şekilde çeviriyordu. Sonra tekrar aynı istikamete bakıyordu. Soru sorarken kaşlarını yukarı kalkıyordu. Şüphe içindeyken kaşlarını yine yukarı kaldırıyordu. Gözlerinin aldığı şekli ile konuşmanın duygusal içeriği arasında da bağlar olduğunu gördüm.
            İnsanların mimikleri ile konuşmanın duygusal içeriği arasında bağlar olması fikri kimseyi şaşırtmayacaktır. Ama bu bağlar Erickson yönteminde büyük önem taşımaktadır. Geleneksel hipnozcular genellikle işe gözlerini  uzun süre kırpmadan bakma egzersizleri yapmakla başlarlar. Oysa  Ericksonian hipnoza başlamak için işe  insanların  mimiklerini aylarca gözlemlemek gerekir. Bazen mimikler terapistlere danışanları hipnozda iken elde edecekleri bilgiden kat kat daha fazlasını verebilir.
          TV spikerleri “Şimdi kısa bir reklam arası veriyoruz.” derken onları dikkatlice hiç gözlediniz mi? Bu cümleyi her söylediklerinde mimikleri aynıdır. Kabul eder misiniz gibisinden kafalarını yukarıdan aşağıya hareket ettirirler. Çünkü hissedilenler aynıdır.
            Gözlem gücümü geliştirmek için ben de evde kedilerimi gözlemlemeye başladım. İşe en küçük kedimiz Lara ile başladım. Lara daha önceleri sık sık çalışma masama gelir kitap okuyorsam kitabın üzerine, bilgisayarda çalışıyorsam klavyenin üzerine otururdu. Kafamı çevirirsem omuzlarıma çıkardı. Miyavlamalarına dikkat ettim. Bir miyavlaması oldukça uzun sürüyordu. Yaklaşık 5 saniye. Sonra mutfağa gidip mamasını verdim. Yedikten sonra masama çıkıp önümde kuyruğu havada başı yerde kısa kısa yaklaşık 0.5 saniye miyavlamaya başladı. Kısa miyavlamaların anlamı: “Doydum bir sorunum kalmadı teşekkür ederim”  demek olmalıydı. Peki ama başını neden yere yaklaştırıp önümde kıçını havaya kaldırarak duruyordu ki? Biraz düşündüğümde bunun anlamının da “ Bak başımı sana uzatıyorum beni sevmene izin veriyorum” demek olduğunu anladım. Öyle ya bir canlı başını yukarı kaldırıp etrafa bakınıyorsa bir şeye ihtiyacı var demektir. Bunun tersini yapıyorsa artık bir şeye ihtiyacı olmadığından emin ve rahattır. Daha sonraki günlerde Lara’nın ihtiyaçlarının aciliyetine göre miyavladığını anladım. Yani ihtiyaçları ne kadar acil ise miyavlamaları arasındaki süre de o kadar kısalıyordu. Artık Erickson sayesinde kedilerimle konuşmayı da öğrendim dermişim.
            Eyvah ! kedim Lara yine geldi ve klavyeye basıyorrrrrrrr yedfffdfggdfslkmğlkkkkkkkkklaaamdfkgafdkgmuuuıpdaflöbvslkrrrrrrrrrrrrrr.
            Aylarca insanları Erickson gibi gözlemledikten sonra şöyle dedim kendi kendime:”Teşekkürler Erickson yine senden bir çok şey öğrendim. Meğer ben de insanlara bakan körlerdenmişim. İnsan mimikleri  tahmin ettiğimizden  çok fazla anlam yüklü.”

NELER GÖZLEMLENMELİDİR ?

             Erickson danışanın her türlü doğal ve otomatik hareketlerini gözlemlerdi. Başlıcaları aşağıdaki gibidir.

1. Danışanın baş ve el hareketleri, 

2. Göz kırpmasının hızlı mı yavaş mı yoksa sık mı olduğu, 

           3. Ayakların hareketi, ellerin pozisyonu ve hareket yönü (örn:eller birbiri üzerinde durduğunda danışan savunma pozisyonunu  almıştır),

          4. Dudak ıslatmaları, yutkunmaları, kaşların hareketi, ağzın etrafındaki gerilme ve gerilim.

5. Ofise nasıl gelirler. (Bazıları etrafına bakınır, bazılarının ise etraflarındaki hiçbir şey umurunda değildir.)  

6. Danışanın oturuşuna. Otururken vücudunun duruşuna .Örneğin başı ya da vücudu bir yana yatma eğiliminde olup olmaması v.b.
 
          7.  Giysileri için seçtikleri kumaşın cinsi. Ayakkabıları.

8. Nefes alma hızları.  

           9. Gözbebeğinin büyüyüp küçülme hareketleri ve her iki göz bebeğinin eşit şekilde hareket edip etmediği.  

10. Bedenin ajitasyonuna.

          Diyebilirsiniz ki tüm bunları gözlemlemenin bir terapiste ne yararı
olabilir ? Erickson bu soruya şu cevabı verir: “ Anormalin ne olduğunu anlayabilmek (gözlemleyebilmek) için önce normalin ne olduğunu bilmemiz gerekir. Bundan dolayı o her zaman herkesi gözlemlerdi.
           Lankton, Erickson’a göre tüm davranışlarımızın ideamotor (hipnozda insanların sorulara vücut hareketleri değişiklikleri veya işaretleri ile yanıt vermesi) davranışlar olduğunu söylüyor (Lankton, 1983 s.125). Bu doğrultuda beden dilinin tüm şekilleri ideamotor işaret sistemi olarak anlaşılabilir (Erickson & Rossi, 1981, s.19).
            Erickson konuşmalardaki duraklamaları düşüncenin içe yönelmesi ve derinlemesine düşünme olarak değerlendirirdi. İçsel konsantrasyon varsa beden dilimiz hipnozdaki beden dilinin özelliklerini kazanmaya başlar (Erickson & Rossi, 1979 s.16).
            Erickson danışanın beden dilini okuduğunu danışana gerektiği kadar hissettirerek töropatik bir hipnoz oluştururdu. Terapisti tarafından anlaşıldığını (beden dilinin okunduğunu) hisseden danışan gevşer ve rahatlardı. Bu durumda danışanların ideamotor olarak verdikleri yanıtların sayısı artardı.
            Erickson danışanın beden dilini okuduğunu danışana gerektiği kadar hissettirerek töropatik bir trans oluştururdu. Terapisti tarafından anlaşıldığını (beden dilinin okunduğunu) hisseden danışan gevşer ve rahatlardı. Bu durumda ideamotor olarak verdikleri tepkilerin sayısı artardı.

ZİHİN OKUMA  (MİND READİNG)

            Erickson'un en önemli ve kullanışlı tekniklerinden biri de zihin okuma (mind reading) olarak adlandırılabilir. Teknik danışanın dikkatli bir şekilde gözlenmesi ve davranışlarının bir aynada yansıyormuş gibi taklit edilmesiyle başlar. Bu tür bir ilişki samimi bir ilişkiye (Rapport) zemin hazırlamaktadır. Rapport tüm psikoterapilerde zorunludur. Hipnoterapide rapport diğer terapilere nazaran çok daha kısa sürede  olumlu sonuçlar vermektedir. Psikoterapi bağlamında rapportun önemine ilk defa Anton Mesmer değinmiştir. Tüm psikoterapilerde bu tekniğin merkezi bir öneme sahip olduğu bilinmektedir. Kimse olumlu ilişkiler kuramadığı, iyi şeyler hissetmediği bir  terapistle yola devam etmek istemez.. Güçlü bir teröpatik ilişki danışana anlaşıldığını ve güvende olduğunu hissettirir. Ancak bu güvenle danışan içsel yaşamının kapılarını terapistine açabilir.  
             Romans, rapport fikrini ne kadar çarpıcı cümlelerle ifade ediyor;"Danışan o anda zevk alıyorsa, terapistte zevk almalıdır, seans esnasında iki beden olmasına karşılık bir zihin bulunmalıdır."
             Bu konuda başka bir çarpıcı ifade de  Scheeflen ‘dir:"Danışanınız ve siz sigara içiyorsanız sigaranızın dumanını onunla aynı anda üfleyebilirsiniz. Onunla aynı yüz ifadesini göstermelisiniz. Bazen aynı kelimeleri ve mimikleri kullanmalısınız."(1973,p146)
              Ancak danışanı taklit etmeyi çok abartırsanız bu tehlikeli olabilir. Bu teknik danışanın kızgınlık duygularını ortaya çıkarmayacak şekilde dozunda kullanıldığında yararlı olur.
 

Erickson iyi bir rapport sağlamak amacıyla:

1. Danışanın kullandığı önemli kelimelerin aynısını kullanırdı. 

2. Danışanın yüz ifadesini takınır ve onun oturduğu gibi otururdu. Sesini ve nefes alışlarını danışanınkine benzetirdi.

3. Metaforları kullanırdı.

            Tüm bunlardan sonra bilinçli ve bilinçaltı rapport sağlanmış olur. Erickson'un kendi terapisinin etkili sonuçlar vermesini, rapportun çok çabuk sağlamasına böylelikle danışanın tüm dikkatini toplayabilmesine  bağladığını bildirmiştir (Lankton, 1983).

BAYKUŞ GİBİ ÖTMEYECEĞİM      

            Erickson bir algı ustasıdır. Bir grup öğrencisi onun üstün algılama ve çevreyi gözlemleme gücünü test etmek ister. Bu amaçla öğrencileri ofisindeki çok kalabalık bir raftaki küçük bir baykuş heykelini hafifçe farklı yöne çevirirler. Kendisinin bu küçük değişikliği fark edip edemeyeceğini merak ederler. Acaba Erickson nasıl tepki verecektir? Erickson gün boyunca heykelcikteki değişiklik hakkında hiçbir şey söylemez. Günün sonunda herkes ofisten ayrılırken “Zamanı gelmişken, konuşmamı istediğiniz diğer konu var ya, işte o konuda baykuş gibi ötmeyeceğim” der.

PSİKOLOG  ARTHUR

           Psikoloji öğrencisi olan Arthur, Erickson’u çok sevmekte ona hayranlık duymaktadır. Onun teşvikleri ile Arthur Tıp Fakültesine girer. Fakültede yine çok sevdiği bir profesör, Arthur’a sınavdan korkup korkmadığını sorar. "Sınavdan neden korkayım hocam, çıkacak on sorunun hepsini biliyorum"  Hoca, çıkacak soruların ne olduğunu sorduğunda Arthur soruların hepsini bilir. Genç bunun üzerine dekanın odasında bulmuş kendini. Oysa yıl boyunca hocasının mimiklerini çok iyi gözlemlemiş, hoca için  hangi konunun önemli olduğunu  anlamıştır. Arthur’un soruları bilmesi bilinçli ve zekice yapılmış bir gözlemdir sadece. Defterine sınavda çıkma ihtimali olan soruları özel bir işaretle de işaretlemiştir. Arthur’un defterini sınıfa getirten dekan incelemeleri sonucu gencin söylediklerinin doğru olduğunu, yani soruları çalmadığını sadece hocasıyla iyi empati kurarak, çok iyi gözlemlediği için  sınavda çıkabilecek soruları tahmin ettiğini anlamıştır.
        Burada yeri gelmişken bir anımı  nakletmeliyim: Üniversitede en zor derslerimizden bir tanesi Prof.Dr Yılmaz Özakpınar’ın hafıza dersi idi. O kadar zor ki hayatımda hiçbir sınavdan yüz üzerinden yedi aldığımı hatırlamam. Notu duyunca içimde oluşan o koskocaman bir boşluk hissi anlatılmazdı. Ne kadar çalışırsan çalış bu dersi geçmek için bir türlü yeterli olamayabiliyordu. Sınav kağıdına sayfalarca yazı yazan en çalışkan öğrenciler bile hayal kırıklığına uğrardı. Hocanın sözlerini aynen ezberle, sınavda cevap olarak yaz, yine geçer not almak imkansız gibi bir şeydi. Bölümümüzde bu dersten kaldığı için okulu üç dört yıl uzatanlarla sık sık karşılaşıyorduk. Derse çalışırken bilinçaltım gizliden gizliye faaliyet halindeydi. Hoca bizden acaba ne istiyor ? diye düşünürken gözlerim hocanın fotokopi olarak verdiği notların üzerinde  takılı kalmıştı. Tesadüf o ki  tam o esnada koyu siyah harflerle  yazılmış bir paragrafı okuyuverdim. Bilinçaltım hemen orada  bir patlama yaptı. Evet dedim  kendi kendime. Kendimi hamamda suyun kaldırma kuvvetini  keşfeden zat-ı muhterem gibi hissediyordum . Elimde hocanın geçen yıllarda sorduğu sorular vardı. İnceleyince hocanın sınavda soru olarak koyu siyahla yazdığı yerlerden sorduğunu anlayıverdim.
            Her sorunun cevabı  dolaylı yoldan da olsa  bu paragraflarla ilgiliydi. Ben de final sınavında cevaplarımı paragraflardan yola çıkarak veriyordum. Nihayetinde final sınavından yanlış hatırlamıyorsam 70 gibi bir not almıştım. Bu hoca için için bu not inanılmazdı ve daha önce aldığım notun tam on katıydı. Diğer öğrenciler hocanın yarattığı korku dolayısı ile hocanın kitabını ezberleseler de dersi geçemiyorlardı.

GÜNEY AVRUPALININ EL YAZISI

            Bir kadın Erickson’a gelir. Erickson kişisel bazı bilgilerini (telefon adres vs.vs.) yazması için danışanına bir kağıt verir. Erickson araya girerek “Avrupa göçmenisiniz değil mi?” der. Kadın “evet” der ve yazmaya devam eder. Yazmayı Avrupa’da öğrenmiş olanların yazısı ile Amerika’da öğrenmiş kişilerin metinlerinde ne gibi bir farklılık olduğunu Erickson bilmektedir.  Erickson daha sonra “Muhtemelen Güney Avrupalısınız, İtalya veya Yunanistan olabilir” der. Erickson bilmiştir. Sonra Erickson “ Çocukken kiloluydunuz değil mi?” der. Oysa şu anda bu insan oldukça zayıftır. Danışan çok şaşırmış bir vaziyette nasıl bildiğini sorar. Erickson “Kalemi kilolu insanlar nasıl tutuyorsa öyle tutuyorsunuz” der.

FREUD NE DİYOR?

Bakınız Sigmund Frued gözlemin gücünü nasıl açıklıyor:

" Kendimi hipnozun zorlayıcı gücüne başvurmaksızın, sadece ne söylediklerini ve ne yaptıklarını gözlemleyerek insanların kendi içlerinde sakladıklarını gün ışığına çıkarmayla görevlendirdiğimde, bu görevin çok zor olduğunu düşündüm. Görmek için gözlere işitmek için kulaklara sahip olan kimse, hiç bir faninin bir sır saklayamayacağı konusunda kendi kendini ikna edebilir. Eğer dudakları sessizse, parmak uçlarıyla sohbet eder; her bir gözenekten kendini ele verecek şeyler çıkar. Ve bu nedenle ruhun en çok saklanmış gizli yerlerini bilinçli hale getirme görevinin başarılması mümkündür” (Freud,1901/1905a,ss.77-78).

SONUÇLAR

            1- Bilinçaltımız benzemek ister. Esneme bu yüzden bulaşıcıdır. Tanışmak istediğin birinin yanına oturur ve aynı şekilde nefes alırsanız sizinle tanışacaktır.

            2- Oturan bir kişiye ayakta durarak konuşmalar yaparsanız büyük olasılıkla rahatsız olacaktır ve oturmanız için ısrar edecektir. Uyum iletişimin kalitesini arttırır. İletişimde Ericksonian uyum bir taklit değildir, ritmi yakalamaktır. Tıpkı dans etmek gibi. Dansçılar birbirini kopyalamazlar bütünlerler. Beden dilinde uyumu sağlamak karşınızdaki kişinin size kapılarını açmasını sağlayabilir.

            3- Albert Mehriban 1981 yılında yaptığı çalışmada, beden dili ve ses tonunun kişilerin güvenilirliği üzerindeki etkisini araştırmıştır. Bunun ardından yapılan araştırmalar da, kelimeler ile beden dili çeliştiğinde, bilinçli dikkatimizi kelimeler üzerinde yoğunlaştırsak bile, sözsüz mesajı hemen her zaman en önemli unsur olarak algıladığımızı göstermiştir. Bazen neden bir kimseye güvenemediğimizi anlayamayız, oysa bunun nedeni karşımızdaki kişinin beden dilinin bilinçdışımızda bıraktığı intibadır (O’Connor & Mc Dermot, 1996).

            4- Eğer beden dilindeki uyumun gücü hakkında kuşkunuz varsa, şu deneyi yapınız. Öncelikle konuştuğunuz kişinin beden diline uyun. Aynı beden duruşunu alın. El ve kol hareketlerinizin sıklığını ve hızını karşınızdaki kişiye uydurun. İletişiminizin nasıl ahenkli olduğunu fark edeceksiniz. Daha sonra uyumu bozun. Beden dilinizi tümüyle farklı hale getirin. İletişiminiz kopma noktasına gelecektir.

 

   

 

 

Uzm.Psikolog Tuncay ÖZER  BAKIRKÖY / İST.