|
Ericksonian Hipnoz ve Psikoterapi
1.BÖLÜM
DR. ERİCKSON’UN YAŞAM ÖYKÜSÜ
Dr.Erickson 'un en sıra dışı özelliklerini söyleyerek iyi bir başlangıç
yapabiliriz.
1. Bulunduğu her türlü ortamdaki kişilere konuşmalarıyla hipnoz
uygulayabilirdi.
2. Toplu halde gözler açık vaziyette hipnoz yapabilir ve telkin
verebilirdi.
3. Yukarıdaki özelliklerinden dolayı bir çok insan Erickson tarafından
hipnoza alındığını yıllar sonra tesadüfen öğrendi.
Erickson çocuk felci geçirmiş, uzun yıllar boyunca yataktan
kalkamamıştı. Ancak bu olumsuz durumu en iyi şekilde kendi yararına
kullanmayı bildi. Hastalığı süresince sadece gözlerini hareket
ettirebildi. Bu durumda yaşamdan zevk almanın yollarını düşünmeye
başladı. Yapılabildiği ona zevk veren tek şey, yeni şeyler keşfetmek
için insanları gözlemlemekti. Kız kardeşlerini gözlemlemeye başladı. Kız
kardeşinden öğrendiği ilk şey birinin, "Evet" dediğinde, bunun hayır
demek anlamına gelebildiğiydi...Aynı şekilde kardeşleri "Hayır"
dediklerinde bunun anlamı “Evet” olabiliyordu. Erickson bu şekilde
yıllarca insanları gözlemleyerek gözlemin gücünü keşfetti. Sözsüz
iletişim ve beden dili konusunda keşifler yapmaya başladı. Öğrenme
süreçlerinde bilinçaltının gücünü keşfetti. Yokuş inerken yer çekiminin
aşağı doğru uyguladığı kuvvet gibi insanların öğrenmesi sırasında da
bilinçaltının da etken bir kuvvet olduğunu savundu.
En küçük kardeşini emekleme aşamasından yürümeyi öğrenme aşamasına kadar
gözlemledi. Yürümeyi öğrenmek için çocuk bilinçli hiçbir caba sarf
etmiyordu. Yürümeyi öğrendikten sonra da yürümeye özen göstermek için
bilinçli bir çaba göstermiyordu. Yürümeyi nasıl öğrendiğimizi hatırlıyor
muyuz? Hayır değil mi? Ama yürüyoruz? Buna göre her şey başlangıçta
bilinç düzeyinde öğrenilebilse de sonradan öğrenilen her şey " farkında
olmadan bilinçaltına inmektedir .
Erickson, kız kardeşinin yürümeyi öğrenme hikayesini çok ayrıntılı
şekilde terapinin başında bazı hastalarına anlatırdı. Bir bebeğin
yürümeyi öğrenmesini hastasına anlatarak danışanına aşağıdaki indirekt
telkinleri vermiş olurdu.
1. Öğrenmenin aslında ne kadar basit olduğu.
2. Danışanın bilinçaltı problemlerinin ve başarısızlıklarının başlangıç
zamanlarına, zihinsel küçük bir seyahat yapalım.
3. Öğrenme bazen zor olsa da, azmedilirse her şeyi öğrenilebilir.
4. İnsanların farkında olmadıkları güçleri vardır.
AYAKLAR HAREKET EDİN
Erickson, ilk felci 17 yaşında geçirdi.Yatağa düştüğünde doktorların
annesine sabaha çıkamayacağı sözünü duyduğunda içi öfkeyle dolmuş,
annesinden dışarının manzarasını engelleyen pencerenin önündeki büyük
dolabı yana çekmesini istemişti.. sabahı göremeyecekse, günbatımını
mutlaka görmeliydi. Böylece hem annesine yaşama arzusunu ilan edip ümit
vermiş, hem de bu kısa vadeli hedefe odaklanarak kendini bekleyen ölüm
tehdidine karşı korkusunu bastırmıştı. Gün batımının ancak yarısını
seyredebilen Erickson, üç günlük bir koma halinden tamamen felçli olarak
çıktı. Bu halde geçirdiği uzun zaman boyunca, insanların kelimeleri
nasıl kullandığını, jest ve mimiklerin iletişimdeki rolünü gözlemleriyle
anlayacaktır. Ona en çok acı veren şey yalnız kalmaktır. Dışarıyı
göremeden sandalyesinde yalnız oturduğu bir gün, aralık pencereden gelen
oyun sesleri, aklını çeldi. Büyük bir istekle pencereden bakmayı,
diğerlerinin arasına katılmayı istedi. Tam o anda sandalyesinin hafifçe
kıpırdadığını fark etti. Büyük bir heyecanla kendisine emirler
yağdırmaya başladı: "Ayaklar hareket edin! Sandalyeyi sallayın!" Ancak
bir şey değişmedi. Neden sonra yorulup bundan vazgeçti. Sonraki
denemesinde yine gündüz düşlerine kapıldığı anda, sandalyeyi hareket
ettirebildi. Erickson'un "indirekt telkin" yöntemini keşfi böyle oldu.
Öneriyi bilinç değil, bilinçaltı deşifre etmekte, böylece uyarılan hayal
gücü vücuda, bilincin verebileceğinden daha güçlü bir şekilde telkin
vermekteydi. Bu olayı takip eden iki yıl süresince Erickson, kendine
yürümeyi öğretti ve bunu o günlerde emekleyen kız kardeşini izleyerek
yaptı. Erickson çocuk felci hastalığına “ insan davranışı konusundaki en
iyi öğretmenim” derdi ( Zeig, 1980 a).
SÖZLÜKLERİ EZBERLİYORDU
O diğer çocuklardan farklı bir çocuk olarak biliniyordu. Derslerinde çok
başarılıydı. İçinde doymak bilmez bir okuma isteği vardı. Ama okuyacak
kitap bulamadığı için sözlükleri tekrar tekrar okuyordu. Böylece kendini
de eğlendiriyordu. Çocukken sözlükleri ezberlemesinden dolayı “bay
sözlük” olarak anıldı.”16 yaşlarında bir dergide gençliğin sorunları
hakkında yazdığı bir makalesi yayınlandı.
KANO GEZİSİ
Kısmen iyileştiğinde tamamen iyileşmesini sağlamak amacıyla bir seyahate
çıkmayı planlamıştı. Wisconsin ırmağı boyunca kano ile gezmeyi ve kamp
yapmayı düşünüyordu. Ancak beraber yola çıkmayı düşündüğü arkadaşı son
anda geziden vazgeçti. Erickson seyahati yalnız yapacağını ailesine
söylemeden, cebinde sadece 5 dolarla, yola koyuldu. Kanoya kadar yardım
alarak yürüdü. Bu gezinin amacı kaslarını güçlendirmek ve hastalığını
yenmekti. Bu geziyi yalnız bile olsa başaracağından emindi.
Altı hafta sonra eve cebinde beş dolarla ve kasları güçlenmiş olarak
dönmüştü. Bu seyahat sonunda yürümeyi yeniden öğrenmişti. Yürümeyi
öğrenmesi gerekiyordu çünkü üniversiteye gitmek istiyordu. Bu gezi
sayesinde kaslarını güçlendirmişti. Kano gezisi sırasında karşılaştığı
balıkçılara hikayeler anlatmış, ödül olarak da onlardan akşam yemeği
kazanmıştı. Sonrasında ne zaman acıksa balıkçıların yanına gitmiş,
onlara hikayeler anlatarak altı hafta boyunca karnını böyle doyurmuştu.
O anda hikayelerin insanları çok etkilediğini keşfetti. Sonraki yıllarda
insanları etkileme de ve terapide hikaye öğesini sıkça kullandı.
Erickson’un hipnoza olan ilgisi psikoloji bölümünde öğrenci iken Clark
L. Hull‘un bir hipnoz demonstrasyonu sırasında başladı. Erickson Hull‘dan
oldukça etkilenmişti. Hemen o yaz tatilinde birkaç yüz kişiyi hipnoz
uygulayarak bu tekniği kullanmaya başladı.
İNEK AHIRA GİRMEYİNCE
Erickson'un çocukluğu bir çiftlik evinde geçmişti. Bir gün babasının,
inekleri ahıra sokmak için büyük bir uğraş verdiğini gördü. Babası,
boynuna bağlı ipten çekerek tüm gücü ile hayvanı ahıra çekmeye çalışıyor
ama başarılı olmuyordu. Ailenin diğer fertleri babalarına yardım için
ipe asılıyor yine bir yararı olmuyordu. Küçük Erickson fark ettirmeden
hayvanın arkasına geçerek kuyruğundan tuttu ve onu ahırdan uzaklaştırmak
için var gücüyle çekti. İnek panik içinde Erickson'u da arkasından
sürükleyerek ahıra girdi (CP,p. 412).
ERİCKSON NASIL KİTAP SATARDI ?
Erickson daha genç bir öğrenciyken kitap satarak harçlığını çıkarmaya
çalışırdı. Lynn Hoffman'ın naklettiğine göre kitaplarını hipnoz
yöntemini kullanarak satmaktadır. Bir gün yaşlı bir domuz çiftliği
sahibine kitap satmaya çalıştığında "Ben kitap okumam, sadece
domuzlarımı beslemekle meşgulüm, git işine be evlat!"gibi bir tepki
görür. Hemen hiç düşünmeden yerden aldığı taşın üzerine domuzların
kıçlarının resimlerini çizmeye başlar. Nasıl olduysa adam fikrini
değiştirip kitaplardan satın alır ve o akşam çiftlikte kalmasını bile
rica eder. Bununla da kalmaz sohbet esnasında Erickson'a çok güzel domuz
resimleri çizdiğini söylemeyi ihmal etmez.
BUZLARIN ÜZERİNDE YÜRÜMEK
Erickson bir gün işe giderken yolda bir ayağını kaybetmiş bir gazi ile
karşılaşır. Adam buz tutmuş yolda, düşmeden yürüyüp yürüyemeyeceğini
düşünerek adımlarını tereddütle atmaktadır. Adama biraz beklerse
buzların üzerinde düşmeden nasıl rahatlıkla yürünebileceğini
göstereceğini söyleyerek buzlu yoldan yürüyerek yolun karşısına geçer.
Şaşıran adam bunu nasıl yaptığını sorar.”Gözlerinizi kapatırsanız size
de buzların üzerinde yürümesini öğretebilirim" der. Gözlerini
kapattıktan sonra etrafında daire çizerek dönmesini, biraz ileri-geri
sağa ve sola yürümesini ister. Adamın kafasının karıştığını fark edince
de dosdoğru yürümesini ister. Adam gözlerini açtığında buzlu, kaygan
yolun arkasında kaldığını görür. Adamın “Buraya nasıl geçtim?” sorusuna
Erickson,”Gördüğünüz gibi normal yolda yürüyormuş gibi karşıya geçtiniz.
Çünkü buz üzerinde yürümeye hazırlandığınızda, kaslarınız düşmeye doğru
sizi hazırlar. Bu bir " zihinsel settir." Bu zihinsel setten dolayı
insanlar düşerler. Oysa insanlar ayaklarını kaygan olmayan normal bir
yere basar gibi düşünerek yürürlerse düşmezler" der.
TUZU BANA UZATIR MISINIZ ?
Erickson yemek yerken, tuz gerektiğinde bunu kimseye söylemeden de
onların bile farkına varamayacağı şekilde tuzu birilerinin elinden
almayı başarırdı. Sofrada bulunanlardan biri ne olduğunu anlamadan ve
bunu niye yaptığını anlamadan birden bire kendini Erickson’a tuzu
uzatırken bulurdu. O, büyük bir ustalıkla konuşmalarının içine "tuzu
bana uzatır mısın" telkinini gizlice yerleştirirdi. Bu gizli telkini,
tuzu uzatan kişinin bilinçaltı algılamaktadır.
DANIŞANLARI İLE İLİŞKİLERİ
Erickson hastaları ile evinde ilgilenirdi. Danışanları için hazırladığı
bekleme salonu, aynı zamanda evin oturma odasıydı. Gelen hastalar
terapistin aile yaşantısını da gözlemlerdi. Sekiz çocuğu hastalarla
yeterince ilgileniyordu. Yani evde sekiz tane asistanı vardı.
Psikoterapi konusundaki dünya çapındaki ününe rağmen mütevazı bir seans
odası bulunmaktaydı. Ev ortamının psikoterapi için daha uygun ve sıcak
olduğunu düşünüyordu. O’na Göre ofisler ev ortamına göre insanlara daha
soğuk gelmekte daha ticari bir görüntü vermekteydi.
Yaşamının son dönemlerinde 1 saatlik seans ücreti 40 dolardı.
Öğrencilerine seans ücretini seansın sonunda almalarını önerirdi. Ona
göre bilimsel bilgi satılamaz paylaşılırdı.
Terapi için ödeyecek parası olmayan hastaları da kabul eder, onlara
rahatlıkla yapabilecekleri örneğin bahçenin bakımını yapmak gibi işler
verirdi. Hasta bahçe işlerine yardımcı olurken sekiz çocuğunu da yardıma
gönderirdi. Böylece hem hastasına hem de çocuklarına bir terapi ortamı
sağlar, ayrıca fiziksel özründen dolayı yapmakta zorlanabileceği işleri
de halledilmiş olurdu.
Erickson her zaman danışanları ile samimi idi. Onlarla sık sık akşam
yemeğine giderdi. Kendisi gidemediği durumlarda kızı Betty danışanlara
eşlik ederdi. Danışanları ile markete gider, onlarla yaz aylarında
bahçede çimlerin üzerinde uyurdu. Arizona'daki evinin arkasındaki Squaw
tepesine danışanları ile tırmanırdı.
Onun bu davranışı her zaman aklımdadır ve gerektiğinde ben de
seanslarımda bu yaklaşımı kullanırım. Bir gün 18 yaşlarında ve terapi
için verecek parası olmayan genç bir kız gelmişti. Seanstan sonra. Bana
borçlu kalmak istemediğini söylediğinde genç kızın el işleriyle
uğraştığını hatırladım ve ondan eşim için oya yapmasını istedim. Böylece
bana borçlu kalacağını düşünmeyecek minnet duygusu altında
ezilmeyecekti. Eşim de oyayı çok sever ama yapmasını bilmez. Biri oya
hediye etse çok sevinir. Böylece hem eşimi hem de genç kızı memnun etmiş
oldum.
PARDON SAATİNİZ KAÇ?
Erickson ile ilgili her zaman anlatılan ve herkesin bildiği bir olay
vardır. Yolda giderken kazayla çarptığı kişiye aniden "Pardon saatiniz
kaç?" diye sorar. Adam saati söylemeye vakit bulamadan başka bir soru
daha sorar: "Bu gün günlerden ne?" sonra adama "Oturup bir şeyler içelim
mi?" der. Adam oturduktan biraz sonra irkilerek kalkar ve "Yahu benim
burada ne işim var? demeye başlar. Adam hipnotize olmuş çarpma olayını
da çoktan unutmuştur.
1950’li yılların öncesinde Erickson hipnozun "özel bir durum" olduğunu
söylemektedir. Hipnoz hali günlük yaşantımızda sürekli kendiliğinden biz
farkında olmadan bile meydana geldiği için yukarıdaki örnekte olduğu
gibi "doğal ve özel bir durum" idi. Ancak klinikte kullanılmaya
elverişli hipnoz, ayaküstü daha nadir meydana gelmektedir. Bu tür hipnoz
bir dakika sürebileceği gibi saatlerce de sürebilmektedir.
PEMBE KRAVAT
Bir psikolog Erickson’un evine davet edilmiştir. Psikolog hediye olarak
Erickson’a pembe bir kravat hediye eder. Erickson pembeyi çok severdi.
Erickson kravat bağlama konusunda yaklaşık yarım saat konuşur. Psikolog
çok sonradan anlar ki aslında Erickson kravat bağlama hakkında değil
aile bağları ve sosyal ilişkiler hakkında konuşma yapmaktadır.
ERİCKSON'UN BELİRGİN ÖZELLİKLERİ
Erickson'un en önemli takipçileri ve bir anlamda dava arkadaşları
Psikolog Jeffrey Zeig, Psikolog Ernest Rossi, Robert Pearson ve Kay
Thompson’dır. Erickson’un ve Ernest Rossi’nin birlikte kaleme aldıkları
kitapların ve daha bir çok kitabın Amerika’da şu anda yok sattığını
hatırlatmak gerekir. Tartışmasız Ericksonian yaklaşım dünyada
hipnoterapi ve psikoterapinin son parlayın yıldızıdır. Dr.Erickson
Amerika’da "great" (fevkalade) hipnoterapist olarak anılan tek isim
olmuştur.
Erickson yaygın olarak dünyanın en önde gelen hipnoz uygulayıcısı
teorisyeni ve öğretmeni olarak bilinir. Modern medikal hipnozun babası
olarak anılan tek isimdir. Amerikalılar onu "Bay hipnoz" (Mr.Hypnosis)
olarak tanıdı (Secter, 1982). Hipnozun saygı duyulan klinik bir araç
haline gelmesinde en önemli katkılarda bulunmuştur.Yalnızca Phonix’teki
ofisinde 30.000 civarında hasta ile çalıştığı tahmin edilmektedir.
Kendisi hakkında sadece Amerika’da 100 den fazla kitap yazılmıştır.
Dünya çapında adını taşıyan 50 adet enstitü bulunmaktadır.
Aynı anda hem psikoloji okurken hem de tıp fakültesini bitirdi. Bu
sayede hem American Psychological Association (Bizdeki Psikologlar
Derneği’nin karşılığı) hem de American Psychiatric Association (Amerikan
Psikiyatri Derneği) üyesi olabildi. Yani hem psikiyatrist hem psikolog
olan nadir bulunan özellikleri sahip bir bilim adamıydı.
Günümüzde Ericksonian hipnoz konusunda dünyada her ay en az bir kitap
yayınlanmaktadır. Erickson 150 Makale ve 6 kitap yayınlamıştır.
Türkiye'de ise konu hakkında ki en geniş ve ilk Türkçe kaynak şu anda
okuduğunuz sayfalardır. İşte size dünya ve Türkiye'nin karşılaştırması.
Ondan önce hipnotistler hipnozun "Hipnotistin otoritesini kabul eden
pasif durumdaki danışanın telkin alma kabiliyetini arttırarak ona
telkinler yağdırmak “olduğunu düşünüyorlardı. Onun metodu ise içsel
kaynakları (inner resources) öne çıkararak terapide kullanmaktı (Hammond,
1984). Erickson psikoterapi ve hipnozun bu içsel kaynakların yeniden
organize edilerek daha iyi kullanılması gerektiğini savunmuştur (Zeig,
1985 s.6). Erickson, hipnozu danışanın problemini çözmede danışanla
işbirliğini sağlamak amacı ile kullanmıştır.
Erickson Jay Haley'in (1973) Sıradışı Terapi isimli kitabının
basılmasından sonra kısa dönem stratejik psikoterapinin babası olarak
anılmıştır (Zeig, 1985 s.5). Öğrencisi ve yakın arkadaşı olan Haley
(1980) terapinin çözüm değil, problem olduğunu savunmaktadır. Problem
danışanların terapide olmasıdır. Çözüm danışanların bir an önce
terapiden yararlanmalarını sağlamaktır. Erickson, meslektaşının bu
görüşünü benimsemektedir.
O, hipnoz, öğretme, psikoterapi arasındaki sınırları
bulanıklaştırmıştır. Çünkü o öğretirken aynı zamanda hipnoz yapmaktadır.
Erickson'un konferanslarının bant kayıtlarını inceleyen Zeig, onun
konuşmalarının hipnoz yapıcı özelliğini (zamana yayılmış hipnotik
indüksiyon içerdiğini) fark etmiştir. Bu durumu Zeig Erickson’a
söylediğinde o, "İzleyicileri motive ediyordum" cevabını vermiştir (Zeig,
1985 s.6).
1980 yılındaki uluslararası Ericksonian hipnoz ve psikoterapi kongresine
2000’in üzerinde psikoterapist katılmıştır. Psikoterapi tarihinde bu
sayı bir rekordur. Erickson’un paradox, metaforlardan yararlanma ve
semptomu önerme gibi tekniklerini psikoterapistler artık yaygın olarak
kullanmaktadır. Semptom değiştirme tekniğini de ilk defa Milton Erickson
kullanmıştır.
Erickson kendisini bir hareket veya kültün lideri olarak tanıtmamıştır.
Psikoterapi ekolü kurmak gibi bir niyeti olmadığı gibi aksine
psikoterapistlere özgün olmayı telkin ederdi (Zeig,1985). Erickson’un en
küçük kızı olan Dr.Kristina Erickson babasının yaklaşımını “That which
works ( İşe yarayan ne varsa)” olarak tanımlamıştır. Erickson işe
yarayan her şeyi denerdi.
Şurası tüm dünyada tartışmasız bir gerçeklik olarak kabul edilmektedir
ki, Erickson nadir bulunabilecek en yenilikçi hipnoz ustasıdır.
Hipnoterapi ile ilgili bir çok fenomen keşfetmiştir.
YAŞAMININ SON DÖNEMLERİ
Erickson yaşamının son döneminde sesinin tonunu ayarlayamaz hale
gelmişti. Hayatını sinema filmi yapma tekliflerini sağlık sorunları
nedeniyle kabul etmedi. Erickson yaşamının son günlerini çizgi filmler
izleyerek ve komik kitaplar okuyarak geçirdi. Hastalıkları iyice
ilerlemişti ve yataktan kalkamıyordu. Erickson “Beklediğimden çok daha
fazla yaşadım zaten” diyerek öldü. Özellikle yaşamının son dönemlerinde
sabah kalktığında “Ben hala yaşıyor muyum yahu? Diye yataktan kalkardı.
Gerçekten de o bedende o yaşa kadar yaşayacak insan bulmak zordur.
O’na gelen hastalar kendi problemlerinin o’nunkinden daha büyük
olmadığını anlarlardı. O’nun mücadele ettiği hastalıkların listesini
öğrenen hastaları umutla dolardı ve otomatik olarak üretici bir hayata
yönlenirlerdi. Çünkü hastalar Erickson’un evine gittiklerinden
Erickson’un yaşamdan maksimum zevki alarak yaşadığını kendi gözleri ile
görürlerdi.
İlerlemiş yaşına rağmen hayatının son 6 yılında kendisini ziyaret eden
terapist guruplarıyla hemen hemen her gün 4-5 seans yaptı. Onlara beden
dilini okuma, alışkanlıkların yönünü değiştirme, telkin ve bilinçaltı
zihinlerindeki güçleri meydana çıkarmak için insanlara yardım etme
metotlarını öğretti.
Erickson ‘un bir çok hastalığı olmasına rağmen her zaman “ölmek en son
yapacağım iş olacak” derdi. Erickson 1980’ de 79 yaşında son işini de
yaptı. Ölümünden sonra cenaze töreni yapılmamasını, cesedinin yakılarak
küllerinin Squaw Tepesi’ne savrulmasını istedi.
Hipnoterapinin ve psikoterapinin pratiğini ve teoriğini Milton H.Erickson'
dan daha fazla etkileyebilen bir kişi bulmak gerçekten zordur. Bir
psikiyatrist ve aynı zamanda psikolog olan Profesör Erickson, dünyanın
en önde gelen hipnoz uygulayıcısı, teorisyeni ve öğretmeni olarak
bilinir. Modern medikal hipnozun babası olarak anılan tek isimdir.
Amerikalılar onu "bay hipnoz" olarak tanıdı. Hipnozun saygı duyulan
klinik bir araç haline gelmesinde çok önemli katkılarda bulunmuştur.
Yalnızca Phonix’teki ofisinde 30.000 civarında hasta ile çalıştığı
tahmin edilmektedir. Kendisi hakkında sadece Amerika’da 100 den fazla
kitap yazılmıştır. Günümüzde Ericksonian hipnoz ve psikoterapi konusunda
dünyada her ay en az bir kitap yayınlanmaktadır. Erickson 6 kitap ve 150
makale yayınlamıştır. Dünya çapında adını taşıyan 50 adet enstitü,
yüzlerce dernek ve vakıf bulunmaktadır. Amerikan Klinik Hipnoz
Birliği'nin (ASCH) kurucu başkanlığını yapmıştır. 1980 yılındaki
Uluslararası Ericksonian Hipnoz ve Psikoterapi Kongresi’ne 2000’in
üzerinde psikoterapist katılmıştır. Psikoterapi tarihinde bu sayı bir
rekordur.
O hipnoz, öğretme ve psikoterapi arasındaki sınırları
bulanıklaştırmıştır. Çünkü o öğretirken aynı zamanda hipnoz yapmaktadır.
Erickson'un konferanslarının bant kayıtlarını inceleyen Zeig, onun
konuşmalarının hipnoz yapıcı özelliğini (zamana yayılmış hipnotik
indüksiyon içerdiğini) fark etmiştir. Bu durumu Zeig Erickson’a
söylediğinde o, "İzleyicileri motive ediyordum" cevabını vermiştir (Zeig,
1985 s.6).
Erickson çok zor hastalarla çalışırken çok başarılı sonuçlar alarak
haklı bir ün sahibi olmuştur. Günümüzde tüm dünyanın sahiplendiği ve
saygı duyduğu ender bulunur bir bilim insanıdır.
2.BÖLÜM
İNDİREKT YAKLAŞIM
Lisede bir öğretmenimiz yaramazlık nedeniyle dışarı atmak istediği
öğrencilere şöyle davranırdı: İlk önce öğrencinin yüzüne güler ve
öğretmen kibar bir şekilde
-“Ayağa kalkabilir misiniz?” derdi. Öğrenci ayağa kalktığında öğretmen:
”Bu gün çok neşelisiniz, kapıya doğru yürüyebilir misiniz ?” derdi.
Öğrenci kapının yanına geldiğinde öğretmen: “Lütfen kapıyı açıp
dışarıdan örtebilir misiniz?” derdi. Az sonra sınıftakiler kahkaha ile
gülerken dışarı atılan bu öğrenci öğretmenin bu kibar konuşmaları ile
dışarı atıldığını çok sonradan öğrenirdi. İşte Ericksonian yaklaşım
bizim öğretmenimizin bu yaklaşımına çok benzemektedir. Benim lise
öğretmenim ve Milton Erickson indirekt yolla amaçlarına ulaşmaktadır.
İndirekt telkinler danışanın öğrenilmiş çaresizliklerini (işe yaramamış
problemi çözme girişimi bir öğrenilmiş çaresizliktir) bypass eder.
Direkt telkin hipnozda ne gelişirse gelişsin, telkinden kaynaklandığı
savı üzerine kurulmuştur. Direkt yaklaşım terapistin bir gücü olduğunu
ve danışanda değişimi meydana getirenin bu güç olduğunu varsayar. Bu
klasik yaklaşım terapideki sonuçların içsel bir yeniden sentezlemeden
dolayı danışanın kendisi tarafından elde edildiği düşüncesini hiçe
sayar. Direkt telkinler danışanın davranışlarında değişime yol
açabilirler ve semptomatik bir şifa sağlayabilirler. Ancak bu “şifa”
sadece telkine bir yanıttır.
Direkt telkin gerçek bir şifa için gerekli olan fikirlerin yeniden
sentezlenmesini, yeniden organize olmasını ve yaşam deneyimlerini
anlamayı sağlamaz (Erickson & Rossi, 1979 s.9). Direkt telkin danışanın
hipnoterapiden gerçekten yararlanması için gerekli olan fikirsel
değişiklikleri sağlamaz. Direkt telkinlerin hedefi semptomlardır. Oysa
indirekt telkinlerin hedefi içsel deneyim ve fikirleri değiştirmektir (Erickson
& Rossi, 1979 s.16).
Biri bize pencereyi kapatır mısınız dediğinde bu işi yapacak fiziksel
kapasitemiz varsa ve bu telkini kabul ediyorsak camı kapatırız. Eğer
bilinçli zihin benzer bir kapasiteye sahip olsaydı ve bu şekilde verilen
her direkt telkini yerine getirseydik, psikoterapi çok önemsiz bir iş
olurdu. O zaman terapistler tıpkı “camı kapatır mısınız?” der gibi
”fobinizden artık vazgeçer misiniz” derdi ve kimsenin fobisi olmazdı.
Veya depresyondaki insana “artık mutlu olmalısınız” derdik ve tüm mesele
çözülürdü. Ama böyle bir şeyin meydana gelmediği kesin.
Psikolojik problemin varlığını devam ettirmesinin nedeni bilinçli zihnin
psikolojik deneyimi (davranış değişimine neden olan) nasıl başlatacağını
bilmemesidir (Erickson, Rossi, 1979). Oysa insanda psikolojik
sorunlarını aşmaya yetecek bir çok kapasite mevcuttur. Bu kapasiteler
bilinçaltı süreçlerin yardımı ile daha kolay harekete geçirilebilir.
Örneğin bazen bir isim dilim ucunda deriz. Ama bir türlü hatırlamak
kolay olmaz. Biraz hatırlama girişiminden sonra vazgeçip hatırlama
girişimini bırakabiliriz. Genellikle beş dakika sonra isim aklımıza
geliverir. Burada sizce ne olmuştur? Açıkça belli ki bilinçli düzeyde
bir araştırma başlatılmıştır. Bu araştırma ancak bilinçaltı süreçlerin
yardımıyla tamamlanabilmiştir. Ve aradan beş dakika geçtikten sonra
bilinçaltı zihin ulaştığı bilgiyi bilince gönderdiği için
hatırlamışızdır.
İndirekt telkin yaklaşımı buna benzer araştırmaları bilinçdışı düzeyde
başlatan ve kolaylaştıran bir yaklaşımdır. Bilinçli zihin direkt
telkinleri yerine getiremediğinde, indirekt telkinlerle çözüme ulaşmak
ve bilinçdışı araştırmayı başlatmak için töropatik bir gayrete
girebiliriz. Bizim bakış açımıza göre telkin edilmiş davranışlar danışan
tarafından sentezlenmiş subjektif cevaplardır. Bu subjektif cevaplar
danışanın eşsiz yaşam deneyimleri ve öğrenmelerini (repertuarını)
kullanırlar.
Telkinin esas önemi terapistin ne söylediğinde değil, danışanın ne
yaptığındadır. İndirekt telkin danışana ne yapacağını söylemez. Bunun
yerine indirekt telkin danışanın yanıt sistemlerinin (response system)
özerk olarak neler yapabileceğini (bilinçli çaba olmadan) açıklar.
İndirekt telkinler bilinçaltı araştırmaları ve süreçleri bilinçli zihnin
isteminden bağımsız olarak başlatırlar (Erickson & Rossi, 1979 S.
18-19). Bilinçaltı araştırmalar konusu 3.bölümde detaylı olarak
açıklanacaktır. Kanıma göre Milton H.Erickson’u indirekt olmaya yönelten
şey psikolojik sorunların doğasıydı.
Erickson’un yaklaşımını tek bir prensiple özetlemek gerekseydi bu
prensip dolaylı yönlendirme (indirection) tekniği olurdu. Erickson’a
göre iletişimin etkili olabilmesi için mantıklı, somut, direkt olması
gerekmez. Aksine büyük değişmeleri meydana getiren iletişim paradoksal,
metaforik ve indirekt olabilir ancak mantıklı olması şart değildir.
Erickson’un indirekt iletişimi kullanma şekli efsaneleşmiştir ve bu
teknik aynı zamanda her insana samimi ve tanıdık gelir. Bu teknikler
hakkında en iyi kaynak Haley’in (1973) kitabıdır (Zeig & Lankton, 1985).
Bir insan açıkça sizin tutum ve davranışlarınızı kontrol etmeye
kalktığında bunu kolaylıkla kabul edebilir misiniz? Hem de hiçbir direnç
göstermeden.
Danışanlar Ericksonian psikoterapide değişime iştirak etmezler, onlar
değişimin hedefidirler. Erickson’un yaklaşımın kökeni hipnoz olmakla
birlikte Erickson etkili değişimi ve iletişimi sağlayabilmek için her
türlü aracı vasıta yapmasını bilmiştir (Zeig & Lankton, 1985).
İnderekt yaklaşımı bir hikaye ile daha iyi açıklayabilirim:
Bir gün hırsızlık yaparken yakalanan genç birini namuslu, bilge adamın
önüne getirirler. Fakat halk, hırsızı gençliğinden dolayı yasaların
gerekli gördüğü ağır cezayla cezalandırmak istemez. Halk, bilge adamdan,
gence yaptığının kötü sonuçlarını göstererek bu davranışından
vazgeçirmesini beklemektedir. Onların bu beklentisinin aksine bilge adam
hırsızlık hakkında vaaz vermek yerine gençle konuşarak onun güvenini
kazanır. Bilge adamın genç adamdan tek isteği daima doğru sözlü
olacağına söz vermesidir. Genç adam çalmak fikrinden vazgeçip bunu
yapacağına söz vererek rahatlamış bir şekilde evine döner. Fakat gece
boyunca çalmakla ilgili düşünceler ayı gölgeleyen bulutlar gibi aklına
gelir. Yeni bir hırsızlık için evin kapısından gizlice girerken bir
düşünceyle sarsılır "Eğer yolda birisi beni durdurur ve ne yaptığımı
sorarsa ne cevap vereceğim? Yarın ne söyleyeceğim? Doğru sözlü olmak
için verdiğim sözü tutarsam her şeyi itiraf etmem gerekir. Bunun sonucu
olarak hak ettiğim cezadan kurtulamam." Genç adam doğru sözlü olmaya
çalıştıkça kötü alışkanlığını yavaş yavaş terk etmeye başlamıştır. Doğru
sözlülüğü onun dürüst ve adil olmasını sağlamıştır (Nossrat, 1998).
Bu kitabın Milton, Erickson'un vakaları bölümünde akşam yemeği isimli
çalışması dolaylı yönlendirme tekniğine verilebilecek iyi bir örnektir.
Telkin hipnozdan ve psikoterapiden soyutlanamaz ama telkin ne hipnoz
demektir ne de psikoterapi. İndirekt telkin (indirect suggestion)
kavramı Erickson’un çalışmalarından sonra hipnoz terminolojide önemli
bir yer almıştır. Bernheim’e kadar hipnoz telkinle aynı anlamda
kullanılmıştır. O zamana kadar direkt telkinler emir verme şeklinde
yapılmaktaydı. Omniponent (her şeye gücü yeten) hipnoterapiste bu imkanı
veren yapının transferans veya psikolojik regresyon olduğu
düşünülmüştür.
Erickson’a göre telkin: var olan bilinçaltı olasılıkları, potansiyelleri
ortaya çıkarmak ve değiştirmek için bir araçtır. Erickson danışanında
daha önceden olmayan bir fikrin ortaya çıkarılamayacağını varsayarak
telkinin bir itaat değil, iyileşmek için bir “anımsatma” olması
gerektiğini savunmuştur. Şöyle bir düşünürsek iyileşmek istemeyen
hastayı hangi vasıta, hangi telkin iyileştirebilir? Danışanda olumlu
telkini ve şifayı isteyip istemediğimizi bilincin düzeyinde göremeyiz.
Bu tür düşüncelerin adresi bilinçaltıdır.
Bu bakımdan Rossi, hipnozun sadece hastanın kendine verdiği telkinleri
kuvvetlendirme süreci olduğunu savunmuştur (Erickson M.H.,& Rossi E.L.,&
Rossi,S.I.1976). Bundan dolayı telkin körü körüne kabullenme ya da itaat
değil, hipnoterapist tarafından etki edilen içsel düşüncelere danışanın
kendi tepkisini vermesidir. En derin hipnozda bile telkinin kabul
edileceği garantisinin olmadığını hepimiz biliyoruz. Ancak şurası
kesindir ki danışanın zihinsel süreçleri hipnoterapistle etkileşim
içindedir. Asıl telkin işte bu etkileşimdir. Bu etkileşim bazen
danışandan ve hipnoterapistten bağımsız olarak da gerçekleşebilir.
Erickson’un yaklaşımı, direkt telkinler verme yerine olumlu düşünceleri
bilinçaltına “anımsatma “yoluyla temellendirilmiştir. Böyle bir telkin
anlayışının aslında klasik hipnozdaki telkin ile pek bir bağlantısı
olmadığından bunu başka bir terimle adlandırmak gerekir (Zeig & Lankton,1988,S.7-8
). İndirekt telkinlerin başlıca özelliklerini aşağıdaki gibi
sıralayabiliriz.
İNDİREKT TELKİNLERİN ÖZELLİKLERİ
¤ İndirekt telkinler sağlığı ve şifayı hastaya çağrıştırıcıdırlar (evocative).
İndirect telkinler hastanın sahip olmadığı düşüncelere ona empoze
etmezler. Aksine hastada iyileşmek için zaten var olan potansiyelleri
harekete geçirirler.
¤ İndirekt telkinler görünmezler (invisible) ve algılanmazlar. Hasta
ilacın (telkinin) ne olduğunu bilmediği zaman ona direnemez. Direkt
telkinlerin “telkin” olduğunu danışan algılayabilir.
Bir danışanım bana ne zaman telkin vereceksiniz diye sormuştu ve elinde
kendisine vermemi istediği bir telkin listesiyle geldi. Durumunun iyiye
gitmesinin nedeninin hipnoz olduğunu, kendisine telkin de verirsem daha
hızlı yararlanacağını söylemişti. Oysa o zamana kadar birçok telkin
almış ve telkinleri zaten uygulamıştı. Sorunları da büyük oranda
çözümlenmişti. Ancak danışanın telkinden anladığı “iyileşeceksin,
yapacaksın, edeceksin” şeklinde ki sözlerim idi.”
¤ İndirekt telkinler hoşgörülüdür (permissive). Direkt telkinler
otoriterdir. Halk arsında körü körüne itaat klasik hipnozla
eşleştirilmiştir.
¤ Telkin danışanın zihinsel süreçlerini, onun genel kullanımından farklı
olarak kullanmaktır (Erickson & Rossi, 1979).
¤ İndirekt telkinleri hasta direkt telkinlerin aksine farkında olmadan
yerine getirir.
¤ Danışan direkt telkinleri yerine getirirken bir zorunluluk (obligation)
hissederken indirekt telkinlerde böyle bir zorunluluk hissetmez.
Telkinleri içinden gelerek yerine getirir.
¤ İndirekt telkinlerin etkisi zamana yayılabilir. Oysa direkt telkin
seanstan hemen sonra ya yerine getirilir ya da getirilmez:
Bulumia nevroza hastalığı olan bir danışanıma hipnozda iken zevkle yemek
yiyeceğini ve yediklerini dışarı çıkarmayacağını telkin ettim. İki
dakika sonra karnının acıktığını söyledi. Direkt telkinler genellikle
işte böyle anında yerine getirilir veya getirilmez. Oysa indirekt telkin
verdiğim aynı rahatsızlığa sahip başka bir danışanım seanstan 3 gün
sonra yolda yürürken bir lokanta gördüğünü, yemekleri görür görmez
acıktığını hissettiğini ve lokantaya girerek yemek yemesine rağmen
yemekleri dışarı çıkarmadığını söyledi. İndirekt telkinlerin etkisi üç
gün sonra ortaya çıkarak davranış değişikliği meydana getiriyordu. Her
iki danışana da telkinleri verirken herhangi bir zaman söylememiştim.
İkinci danışanım verdiğim indirekt telkinleri 3 gün boyunca iç
dünyasında değerlendirdi. 3 gün sonra yemenin ve yedikten sonra da
dışarı çıkarmamanın uygun olacağına karar verdi ve gerekeni yaptı.
İNDİREKT TELKİNLERDEN ÖRNEKLER
Şimdi klasik hipnoz ve Ericksonian hipnozun telkin anlayışı arasındaki
farkı örneklerle anlamaya çalışalım.
Klasik Hipnoz:Gözlerin kapanıyor; ben 5’ten geriye sayarken uyu.
Ericksonian Hipnoz:Belki şimdi, belki sonra gözleriniz kapanabilir ve
kendinizi çok gevşemiş ve rahatlamış olarak bulabilirsiniz.
Erickson bel ağrılarından (psikolojik nedenli) şikayetçi olan Archie’ye
şöyle söyler: “Archie uzun yıllar mutlu yaşadın. Why not happy feelings
back? (neden bu mutlu duyguları geri getirmiyorsun?)” Back İngilizce’de
aynı zamanda sırt ve arka anlamına gelmektedir. Erickson “Happy feeling
back” derken bu cümlenin iki anlamı olduğuna dikkat edelim. Bu cümlenin
gizli anlamı indirekt telkini oluşturmaktadır. Gizli anlam şudur: “Happy
feeling back” yani: “acı değil mutluluk hisseden sırtınız.”
Erickson birinin oturmadığını görürse "İnsanların daha rahat edebileceği
duruşlar vardır." şeklinde indirekt telkin verirdi. Veya "sandalyeler
rahatlık içindir ve bir fonksiyonu vardır." derdi. Aşağıda Erickson'un
bazı indirekt telkinlerinden örnekler bulacaksınız.
Ericksonian Telkin:Siz mi konuşmayı tercih edersiniz yoksa konuşmaya ben
mi başlayayım?
Saklı olan anlam: Fazla sesiz kaldınız.
Ericksonian Telkin:Hipnoza hemen veya derece derece girebilirsiniz.
Saklı olan anlam :Eninde sonunda hipnoza gireceksiniz.
Ericksonian Telkin:Her insan hipnoza farklı şekilde gider.
Saklı olan anlam:Siz de hipnoza gideceksiniz. Nasıl olduğunun bir önemi
yok.
Ericksonian Telkin:Burada öğrendiğiniz şeyleri ne zaman kullanacağınıza
karar verdiniz mi?
Saklı olan anlam: Verdiğim telkinleri benimsediniz ve kullanacaksınız.
Ericksonian Telkin:Bilinçaltı zihin çözümü bulmak için çalışmaya
başladığında bilinçli zihnin bundan haberi bile olmaz.
Saklı olan anlam:Çözümü bilinçaltı zihnininiz üretecek.
Ericksonian Telkin:Probleminizin anlamını bilip bilmediğinizi
bilmiyorum.
Saklı olan anlam:Probleminin anlamını bilinçaltın bal gibi biliyor.
Ericksonian Telkin: Eğer ayak ayak üstüne atarsanız ve ellerinizi
rahatça dizlerinizin üzerine koyarsanız hipnoza girmeye hazırsınız
demektir.
Saklı olan anlam: Danışan bu sözleri duymadan önce zaten ayak ayak
üstüne atmış vaziyetteydi ve elerlide dizlerinin üzerindeydi. Burada
Erickson’un ima ederek telkin ettiği şey “hipnoza başlıyoruzdur.”
Ericksonian Telkin: Ne zaman olduğunu şimdilik bilemiyorum fakat çok
yakın bir zamanda bilinçaltının halihazırda yapmış olduğu öğrenmeleri
fark edersiniz çünkü gevşeme ve rahatlama sürecine rahat bir şekilde
devam etmeden ve içsel zihnindeki diğer sizin hoşunuza gidecek yararlı
bir şeyi öğrenmesini sağlamadan önce öğrendiğinin farkında olmanız
önemli değildir.
Saklı olan anlamlar: Bilinçaltının yapmış olduğu öğrenmeleri fark
edersiniz. Öğrendiğinizin farkında olmanız önemli değildir.
Ericksonian Telkin:Bilinçaltı zihniniz bu olayı açıklarken gözleriniz
bir süre kapandığını hissedebilir (Erickson,M. & Rossi, E. 1979-1980
s.83).
Saklı olan anlam: Bilinçaltı zihniniz bu olayı az sonra açıklayacak.
Ericksonian Telkin:Bir süre sessiz olmanızı istiyorum. Bu süre içinde
bakalım bilinçaltınız bu konu hakkında bize ne tür bilgiler getirecek (Erickson,M.
& Rossi, E. 1979-1980 s.83).
Saklı olan anlam: Bilinçaltı zihniniz şimdi bize bazı önemli bilgiler
getirecek.
İNDİREKT OLMANIN NEDENLERİ
1. Danışan terapinin bir çok noktasında zaten indirekt bir iletişime
geçmek ister. Aslında indirekt telkinler danışanlara terapistin verdiği
bir yanıttır.
2. İndirekt telkinler danışanların öğrenilmiş sınırlılıklarını bypass
ederek, kullanılmamış potansiyelleri açık hale getirir (Rossi, 1980
s.97).
3. Direkt telkinlerin etkisi sınırlıdır.
4. Direkt telkinler şifa ve gelişim için çok gerekli olan fikirlerin
yeniden organizasyonlarını tetiklemedikleri gibi, yeni çağrışımlara da
yol açmazlar. Hipnoterapide etkili sonuçlara sadece danışanın aktivitesi
sonucunda ulaşılır. Terapist sadece danışanı hareket için stimule eder
(harekete geçirir) ve genellikle danışanlar bu aktivasyonun ne olduğunu
bilmezler (Erickson, 1948).
5. Direkt telkinlerin kendisi ve direk telkin vermekte kullandığımız
kelimeler danışanı gereksiz bir gerginlik içine sokabilir.
Örnek:
Ders çalışma ve öğrenme ile ilgili sorunları olan bir gence hipnoz
uygulamıştım. Danışanım her ne zaman “ders, öğrenme, okul” gibi
kelimeleri duysa gözbebekleri büyüyor mimikleri değişiyordu. Bu
kelimeleri direkt bir şekilde kullandığımda danışanımın beyninde bu
kelimelerle ilgili ne kadar olumsuz çağrışım varsa hepsini gündeme
getiriyordu. Bu kelimeleri kullanmadan da telkin verebilirdim. Danışanım
Bilgisayar Mühendisliği öğrencisiydi. Bende şöyle telkin verdim: Bundan
sonra konuları daha iyi capture (yakalama) yapacaksın. Gördüğün her
türlü yeni bilgiyi “save (kaydet)” yapacaksın. Ve bilgiler sana
gerektiğinde “search (ara)” mekanizmanı kullanarak bilgilere rahatlıkla
ulaşacaksın. Danışanım benim kullandığım indirekt telkinleri duyunca
gülümsedi ve gevşemesi arttı. Bir kaç gün sonra çalışmak için odasına
giderken balık yakalamaya gider gibi rahat olduğunu söyledi.
6. Hani bir söz vardır “en büyük komutan emretmeden yöneten komutandır”
diye. İşte Ericksonian yaklaşım bu felsefeyi benimsemiştir. Erickson
danışanından bazı çocukluk anılarını hatırlamasını istediğinde
ofisindeki bazı eşyalarla çocuk gibi oynamaya başlardı. Burada
danışanına verdiği gizli telkin: “ Hadi şimdi çocukluğa dönelim.”
7. İndirekt yaklaşımla verilen telkinler problemi çözmede danışanın
yaratıcılığını harekete geçirir. Tabi indirekt yaklaşımı benimsemiş bir
terapistin de kendi yaratıcılığını kullanması gerekir.
PORTAKAL (Telkinlerde hastanıza acı ilaç gibi gelebilir)
Bir hasta ilaçlarını almak üzere eczaneye gitmişti. Ancak alacağı ilacın
kastor yağı (3) içerdiğini görünce sıkıntıya düştü. Çünkü bu madde
hastanın midesini bulandırmaktaydı. Eczacı “Ben ilacınızı hazırlarken
bir portakal suyu içer misiniz ? dedi. Hasta portakal suyunu içtikten
biraz sonra ezacıdan ilacını istedi. Eczacı “İlacınızı portakal suyunun
içinde verdim ya zaten “dedi.
Portakal örneğinde olduğu gibi bazı telkinler danışanlara ne kadar
yumuşatılarak verilirse verilsin yine zor gelebilir. Bu bakımdan direkt
telkinlerden mümkün olduğu kadar uzak durarak indirekt bir yaklaşımla
telkinleri yumuşatmaya çalışmak yerinde olur.
Direkt telkinler ancak danışanın amaçları çok belirgin olduğunda
indirekt telkinlerden daha yararlı olabilir. İndirekt telkinlerin
kullanılması danışanların önyargılarını, öğrenilmiş sınırlılıklarını,
olumsuz setlerini (beklenen olumsuz inançlar) bypass eder (Lanakton,
1983.S 159). İndirekt telkinler danışanların telkinlerini sorgulamasını
bypass eder, bu yüzden de direkt telkinlere göre daha başarılı olurlar (Erickson
& Rossi, CP, p.455).
Bazılarında indirekt telkinlerin manipulatif (manipulative) olduğu
korkusu vardır ki bunlar indirekt telkinlerin birilerine bilinçli zihnin
haberi olmadan bir şeyler "yaptırıldığını" düşündürmektedir. Bu yanlış
anlaşılmanın merkezinde "yaptırmak" kelimesi bulunmaktadır. İndirekt
telkinler sadece danışana sunulan önerilerdir ki bu öneriler, danışanlar
tarafından kişiselleştirilebilen anlamlar yaratmaktır. Bu sayede
danışanın aslında terapistin talimatlarına bağlılığı azalmakta indirekt
telkinleri istediği gibi yorumlayabilmektedir. Bu açıdan indirekt
telkinler direkt telkinlere göre daha az manipulatiftir. Çünkü danışana
kendi istediği gibi anlama seçeneği verilmektedir (Lankton, 1983 S.160).
Oysa klasik hipnozda danışanların telkini seçme veya istediği gibi
yorumlama özgürlükleri olmamaktadır. Yani klasik hipnozda "Ya bu deveyi
güdersin ya bu hipnoterapiden gidersin" anlayışı hakimdir.
Erickson'un en yakın arkadaşlarından olan Dr.Ernest Rossi "Hypnotic
Realities and Hypnotherapy" adlı eserinde Erickson'un hipnotik
indüksiyon ve indirekt telkin verme metotlarını beş basamakta
incelemiştir.
¤ Dikkatin bir şeye toplanması (fiksasyon).
¤ Danışanın inanç sistemlerini ve alışkanlıklarını kesintiye uğratmak.
¤ Bilinçaltı araştırma.
¤ Bilinçaltı süreçlendirme.
¤ Hipnotik cevap
Bu basamaklardan her biri hipnotisti bir sonraki aşamaya götürüyordu.
Ayrıca bu kitapta Erickson'un sağ beyinle iletişime geçtiği konusu
tartışılmaktadır. Sağ beynin arkaik dil, duygular, yer, şekil ve imajdan
sorumlu olduğunu hatırlatmak gerekir.
AÇIK UÇLU TELKİNLER:
Terapistler hangi telkinin danışan için en iyi olacağını her zaman
bilemeyebilirler. Bu durumla karşılaşıldığında Ericksonian yaklaşımda
açık uçlu telkinler (open ended suggestion) kullanılır. Açık uçlu
telkinler danışan için en uygun sonuçları ortaya çıkarırlar. Danışanlar
hipnozda olduklarından, açık uçlu telkinler bilinçaltının en uygun
seçeneğe yönlenmesini sağlar.
Örnek:
”Şu anda mücadele ettiğiniz problemler hakkında aklınıza daha fazla his,
anı ve düşünce gelebilir. Fakat henüz hangisinin problemi çözmede etkili
olacağını bilmiyorsunuz? (Erickson & Rossi, 1979 s.26)”
KAÇINILMAZ VEYA DEVAM EDEN DAVRANIŞA BAĞLI TELKİNLER
Ericksonian Yaklaşımda telkinler, kaçınılmaz veya halihazırda devam eden
davranışlara (danışana yabancı olmayan) bağlanarak danışanlar için
telkinin yerine getirilmesi kolaylaştırılır.
Örnek: “Orada oturmaya devam ettikçe kendinizi daha rahatlamış ve
gevşemiş olarak bulursunuz.” (Erickson & Rossi, 1979 s.). Bu teknikte
rahatlama telkine oturmaya bağlanarak telkinin yerine getirilmesi
kolaylaştırılmaktadır.
DİĞER İNDİREKT HİPNOZ TEKNİKLERİ (5)
RATİFİKASYON (ONAYLAMA)
Ratifikasyon Erickson tarafından indüksiyonun erken aşamasında
uygulanırdı. Örneğin: Alfabenin harflerini bir yere yazarak danışanın
dikkatini çeker. (Çünkü hasta Erickson’un niye alfabeyi yazdığını
düşünmektedir). Sonra Erickson ” Beni seyrederken göz kırpmanız, nabız
atışınız, hareketleriniz ve tüm refleksleriniz azaldı” telkinini verir.
Burada danışana verilen gizli telkin hipnoza başlıyoruzdur. Ratifikasyon
meydana gelen değişikliklerin hastaya geri bildirimini kapsar.
İNKORPERASYON (İŞBİRLİĞİNİN KAPSAMINI GENİŞLETMEK)
Çevrede, hastanın davranışlarında ve hareketlerinde meydana gelen
değişikliklerin indüksiyonu kuvvetlendirmek için kullanımını kapsar.
Çevrede ve hastanın davranışlarında meydana gelen her türlü değişiklik
hipnoterapinin amacı doğrultusunda kullanılmasına denilir.
Örneğin seans odasındaki telefon çaldığı zaman “Şimdi aklınıza zil
çalmışçasına önemli bir fikir gelebilir” diyebilirsiniz. Başka bir örnek
: Danışanın el veya parmakları kendiliğinden hareket ettiği zaman “Şimdi
bilinçaltınız önemli ve güzel bir fikre işaret edebilir”
diyebilirsiniz.. Seans odasında olan her şey olumlu olarak
kullanılabilir..
Seans odama hipnoz esnasında musluktan “floşşşşş, blop blob, tıssss,furrrrrrrr”
diye sesler gelmişti. Hemen danışanıma şöyle dedim.
“ Musluğum size bazı şifreli mesajlar gönderdi. Bu seslerin bir anlamı
vardır. Bu anlamları çözebildiniz mi ? dedim. Danışanım şöyle cevap
verdi: Musluğunuz sanırım artık iyileşmem gerektiğini söyledi. “
POZİTİF ATRİBÜSYON (OLUMLU ATIFLARDA BULUNMA
Bu süreç ratifikasyona benzemekle birlikte ondan daha açık bir süreçtir.
Örneğin danışan başını, hipnoterapiste doğru çevirdiğinde hipnoterapist
şöyle diyebilir: “Başınızı bana çevirdiniz çünkü bilinçaltınız ne
söyleyeceğimle oldukça fazla ilgilendi ve dikkat ve konsantrasyonunuz
arttı.”
Ataköy’de eski çalıştığım yerin yakınlarındaki bir otelden (Crowne
Plaza) bir hipnoz seansı sırasında havai fişekler atılıyordu. Oldukça
fazla gürültü vardı. Gürültüyü danışanımın yararına nasıl kullanacağımı
düşündükten sonra danışanıma şöyle dedim: Bak hipnoterapinin güzel
sonuçlarını daha şimdiden havai fişekle kutlamaya başladın. Danışanım
güldü ve hipnozdaki gevşemesi arttı.
Yine başka bir seans sırasında yola yakın olan seans odamın penceresinin
önündeki çöpleri almaya gelen çöp kamyonunun çıkardığı gürültüyü
duyduğumda danışanıma şöyle dedim: “Bak hazır çöp kamyonu gelmişken
problemlerini çöpe at ve bir an önce onlardan kurtul”
YENİDEN TANIMLAMA (REDEFİNİNG)
Psikoterapistin problem veya şartlar hakkında yeni tanımlamalarda
bulunmasına yardımcı olarak danışanın tutumlarında değişikliğe yol
açmasıdır. Örneğin psikoterapist danışanına “ Fobilere sahip olmanız
oldukça iyi bir şey çünkü kocanız problemleri ile başa çıkmak zorunda
ancak bu güce sahip değil.” Bu sözden sonra probleme yeni bir değer
atfedilmiştir (redifining). Redifiye etmek probleme yeni anlamlar
kazandırmanın yanında, sembolik olarak kullanışlı bir duyum yaratır.
Redifiye etmek, yeniden çerçevelemeden (reframing) daha etkilidir.
SEEDİNG (DÜŞÜNCELERİN TOHUMLARINI ÖNCEDEN EKMEK)
Sizce az önce düşündüğünüz şeyler az önce kullandığınız kelimeler şu
anda nasıl düşüneceğiniz konusunda etkili olabilir mi? Araştırmalar
göstermektedir ki bir olayla karşılaştığımızda yaptığımız yorumlar daha
önce üzerinde düşündüğümüz konularla, olaylarla ve olgularla
ilintilidir. Bu etkinin boyutunu aşağıdaki deneysel araştırma daha iyi
gözler önüne serebilir: Psikolog Nisbett ve Wilson (1977) başlangıçta
iki grubun deneklerine ezberlemeleri için kelime çiftleri verirler.
Bunlar at-araba, sinema-oyuncu gibi kelime çiftleridir. Gruplardan
birinde okyanus-ay kelime çifti bulunmaktadır. Diğer grupta ise bu
kelime çifti bulunmamaktadır. Deneklere kelime çiftlerini ezberlettikten
sonra şu soru yöneltilir :” Aklınıza gelen ilk çamaşır yıkama deterjanı
nedir?” Daha önce okyanus-ay kelime çiftini ezberleyenler deterjan
markası olarak Tide (gelgit) ismini verirler. Yani az önce düşündükleri
okyanus-ay kelime çifti deneklere “Tide” ismini hatırlatmıştır.
Okyanus-ay kelime çiftini ezberlemeyen grup ise başka deterjan isimleri
vermişlerdir.
Erickson yukarıdaki deneyde bahsedilen insan beyninin “çağrışım”
özelliğinden yararlanır. Çünkü daha önce üzerinde kafa yorduğumuz
kelimeler sonradan hiç farkına varmadığımız bir anda dilimizin ucuna
gelebilir. Örneğin Erickson çiçekçilik yapan bir hastasına bitkiler
hakkında konuşurken gelişim, değişim, rahatlık, güzellik, renk gibi
kelimeleri bol bol kullanırdı ki gelişim ve değişim için hastanın beyni
önceden hazır olsun ve değişimi meydana getirecek düşünce tohumları
(kelimeler ve kavramlar) hastanın zihnine daha kolay atılsın.
Seeding Erickson’un en önemli ve etkili telkin tekniklerindendir.
Seeding edebiyattaki “foreshadowing” (önceden sezdirme) kavramına
benzer. Yazar bir fikri açıklamadan önce bu fikri ima eder. Üstü kapalı
olarak anlatır. Burada olduğu gibi insanlar seeding mekanizmasını günlük
yaşamda da farkında olmadan kullanırlar. Duygulanan ve içinden ağlama
isteği geçen birisi daha hiç gözyaşı gelmeden önce elleri ile gözlerine
dokunabilir, gözlerini işaret edebilir. Seeding bize bir sonraki
hareketin ne ya da nerede olacağı hakkında gizli bilgi verir (Zeig &
Lankton 1985).
SONUÇLAR
1. İndirekt yaklaşım bir kimsede değişimi meydana getirmenin en direkt
yoludur (Zeig, 1985 S.56)
2. Hipnoz hemen hemen her insana manipülasyonu çağrıştırır. Bir
Ericksonian
paradox. Manipülatörlerin en ustası en fazla özgürlük verendir. (Erickson,M.
&
Rossi, E. 1979-1980 s.13)
3.Bölüm
DİREKT VE İNDİREKT YAKLAŞIMI KARŞILAŞTIRIN
FİLOZOF DİYOJEN
Dünya nimetlerine ehemmiyet vermeyen yaşayışı ve felsefesiyle ünlü
filozof Diyojen, bir gün çok dar bir sokakta zenginliğinden başka hiçbir
şeyi olmayan kibirli bir adamla karşılaşır. İkisinden biri kenara
çekilmedikçe geçmek mümkün değildir. Mağrur zengin, hor gördüğü
filozofa: "Ben bir serserinin önünden kenara çekilmem" der. Diyojen,
kenara çekilerek gayet sakin bir şekilde şu karşılığı verir:
- Ben çekilirim!!
Diyojen “Sensin salak” diyerek yanıt verseydi direkt yaklaşımı
kullanırdı. “Ben çekilirim” diyerek indirekt yaklaşımı kullanmıştır.
AKIL VERGİSİ
İşte indirekt yaklaşıma başka bir örnek daha:
Dostlarından biri, Fransız kralı 15. Lui' ye:
- Majesteleri, akıl vergisi almayı hiç düşündünüz mü?
Hiç kimse budalalığı kabul etmeyeceğine göre, herkes böyle bir vergiyi
seve seve öder. Kral, alaylı alaylı gülerek:
- Hakikatten enteresan bir fikir, cevabını vermiş. Bu buluşunuza
karşılık, sizi akıl vergisinden muaf tutuyorum.
BÜYÜK KULAKLAR
İşte sevdiğim bir indirekt yaklaşım örneği daha:
Kulaklarının büyüklüğü ile ünlü Galile' ye hasımlarından biri:
- Efendim, kulaklarınız, bir insan için biraz büyük değil mi? Galile:
- Doğru, demiş. Benim kulaklarım bir insan için biraz büyük ama,
seninkiler de bir eşşeğe göre fazla küçük sayılmaz mı?
EL KALDIRMA İNDÜKSİYONU
Milton Erickson’un çok bilinen ve bir çok kaynakta yer alan el kaldırma
indüksiyonu (Hipnozu başlatma tekniği) aşağıdadır:
Sandalyenizin arkasına yaslanabilir ve dizlerinizin üzerine koyduğunuz
ellerinize dikkatinizi vererek gevşeyebilirsiniz (Hipnoterapist
pozisyonu gösterir. Her iki el bacakların üzerine konulmalıdır ve eller
birbirine değmemelidir.) Şimdi parmak uçlarınızdaki gevşemeyi
hissederseniz bu durum size daha önce yaşadığınız benzer duyguları
çağrıştırabilir.)
Bu noktada ilave edilebilecek opsiyonel telkinler: Şimdi elleriniz
dizlerinizin üzerinde dinlenirken 3-4 derin nefes alabilirsiniz. Bunu
yaptıkça ne olduğuna dikkat ediniz. (Danışan derin nefesler aldıkça
terapist konuşmasına ara verir. Nefes aldığınız sırada ellerinizin
kendiliğinden hafifçe yükseldiğini ve tüy gibi hafiflediğini fark
ediniz. Ellerinizi izlemeye devam ettiğinizde (Bu cümle nefes almayla eş
zamanlı söylenir) hangi elinizin daha fazla hafifleyeceğini merak
edebilirsiniz. Elinizdeki ilginç algılamaya dikkat ederken ellerinizden
biri hafifleyecek. (Nefes almayla eş zamanlı olarak söylenir).
Elbisenizin kumaşının dokusunu parmaklarınızla hissetmeye devam
ettiğinizde sanki elinizin daha da hafiflediğini hissedeceksiniz.
Gerçekten hangi elinizin daha önce hafiflemeye başlayacağını bilmiyorum.
(Hipnoterapiste açıklama: Sorduğunuz soru eğer eliniz hareket ederse
sorusu değildir. Sorduğunuz soru hangi parmak hareket edecek sorusudur).
Belki baş parmağınız belki işaret parmağınız belki de diğer parmaklar
hareket etmeye başladıkça bileğiniz yukarıya kalkmaya başlayacaktır.
Bileğiniz kalktığı sırada dirseğiniz de bükülebilir. Dirseğiniz
bükülürken bileğiniz yükseliyor………….ve daha da yükseliyor. (Bu cümle
nefes alış ile eş zamanlı olarak söylenir. Ve eliniz yükselirken göz
kapaklarınız elinizin yükselişiyle bağlantılı olarak düşmeye başlar. Ve
eliniz gittikçe yükselirken muhtemelen dirseğiniz yükselecek bu yüzden
eliniz yüzünüze yaklaşır. Eliniz yüzünüze yakınlaştığında siz derin bir
nefes alıp gözlerinizi kapatıp transa geçinceye kadar elinizin hareketi
yavaşlıyor.
Eliniz yavaşça yüzünüze doğru hareket edebilir ancak eliniz yüzünüze
dokunana kadar transa girmeyeceksiniz.
4.BÖLÜM
ERİCKSON YAKLAŞIMDA BİLİNÇALTI ve BİLİNÇALTI
ARAŞTIRMA
“Problemi yaratan da çözen de bilinçaltıdır.”
Milton H.Erickson
“Bir çok davranışımız bilinçaltımız tarafından belirlenir.”
Milton H.Erickson
"Hipnozu öğrenmek ve kullanmak istiyorsanız, kendi bilinçaltınıza tam
olarak güvenmelisiniz."
Milton H.Erickson
"Bir çok bilgi vardır ki, hiç bilmeden (farkına varmadan bilinçaltı
tarafından) öğrenilmiştir." (Lankton, 1983, s.149)
Milton H. Erickson
"Bilinçaltınız, çok geniş, öğrenmeleri ve kaynakları içerir."
Milton H. Erickson
"Bildiğinizi, düşündüğünüzden daha fazla biliyorsunuzdur. Bilinçaltınız
bilincinizi korur ve uygun bir zaman ve yerde, bilincinizin artık zaten
bildiği ama bildiğinizi bilmediğiniz bilgiyi size öğretir."
Erickson’un kişisel sohbetlerinden 1970)
“Ericksonian yaklaşım terapiyi hipnotik telkinlerle yürütmektense,
danışanın bilinçaltı potansiyellerini bilincin sınırlandırmalarından
kurtarmayı amaçlar”
Hypnotic Realities, Erickson & Rossi & Rossi, 1976
BİLİNÇALTININ İÇSEL ARAŞTIRMASI
Sternbergin 1975 yılındaki araştırması bilinçli düzeyde bir sorunun
yanıtı alındıktan sonra bile bilinçdışı olarak soruya yanıtın kapsamlı
olarak tüm hafıza sisteminde araştırılmaya devam edildiğini
göstermiştir. Bu bilinçdışı araştırma ve zihinsel süreçlerin otonom
düzeyde aktivasyonu endirekt yaklaşımımızın esasıdır (Erickson & Rossi,
1979 s.27).
Wilson ve Zajonc’ın (1980) frekans-cazibe etkisi adlı deneylerinin
sonuçlarına göre gördüğümüz, somut varlıklara görmediğimiz varlıklara
nispeten (geometrik şekiller-nesneler) daha fazla duygusal yakınlık
gösterme (sevme-tercih etme) eğilimindeyizdir. Bu araştırmada deneklere
taçhistoskop cihazı ile çeşitli geometrik şekiller gösterilmiştir.
Resimler çok hızlı değiştiğinden bilinçli çaba ile hangi geometrik
şekillerin geçtiğinin anlaşılması mümkün değildir. Ancak bilinç
algılayamasa da bilinçaltı elbette hangi geometrik şeklin ekrandan kaç
defa geçtiğini algılayabilmektedir. Her deneğe gösterilen geometrik
şekillerin frekansı farklılık göstermektedir. (Örneğin bazı deneklere
üçgen çok daha fazla gösterilirken bazılarına dikdörtgen daha fazla
gösterilmiştir.)
Deneyin diğer aşamasında deneklere sevdikleri geometrik şekillerin hangi
şekiller olduğu sorulur. Deney esnasında üçgen şekli daha fazla gören
denekler bu soruya çoğunlukla üçgen cevabını verirken, dikdörtgen
şeklini görenlerse ağırlıklı olarak “dikdörtgen “ yanıtını vermişlerdir.
Bir halk deyimi vardır “Sabah akşamdan daha akıllıdır” diye. Bir
problemle uyuduktan sonra sabahleyin çözümü daha kolay buluruz. Açıkça
belikli bilinçli zihin uyurken bilinçaltı zihin problemi çözmüştür (Erickson
& Rossi, 1979 s.27-28).
Uyku esnasında insanların sorularına yanıtlar bulabildiği ve yaşamla
ilgili alternatiflerin sentezlenebildiğine dair bilimsel kanıtlar
mevcuttur.
Erickson’a göre en önemli öğrenmeler bilinçaltı düzeyde gerçekleşir. O
bilinçli yaşantıları daha az güvenilir ve daha sınırlı olarak
değerlendirirdi. Bilinçaltı araştırmayı indirekt telkinler başlatır.
Danışanlar bu araştırmanın kendilerine ulaştırdığı cevaplar karşısında
genellikle şaşırırlar (Erickson & Rossi, 1976s.7).
Terapist problemi çözmek için danışanın bilinçdışının yaratıcılığına
güvenmelidir. Böylece töropatik hipnoz (Erickson kendi yaklaşımını
töropatik hipnoz olarak adlandırmaktadır) serbest psikolojik araştırma
periyodu olarak değerlendirilebilir. Bu araştırmada terapist ve danışan
işbirliği yapar ve hipnotik cevap danışanı töropatik değişime ulaştırır
(Erickson & Rossi, 1979 s.10).
Erickson hipnoz seansında “Muhtemelen bunun nedenini sonra
söyleyebilirsiniz” şeklindeki sözlerle içsel araştırmayı teşvik ederdi (Erickson
& Rossi, 1979 s.16).
Erickson bilinçli zihni, daha zayıf, daha az zeki, daha az güvenilir, ve
daha kolay aldatılabilir olarak değerlendirmiştir. Bir çocuk yürümeyi
öğrenirken bilinçdışı zihin nefes almayı düzenlemeyi ve kas
koordinasyonunu öğreniyordur. Bu esnada yürümeyi öğrenen çocuğun
bilinçli zihni hangi oyuncağın raftan alınacağını veya büyüklerin ne
diyeceğini düşünüyordur.
Bilinçaltı zihnin önemine sadece Erickson değinmemiştir. Örneğin Alfred
Adler "İnsan anladığından daha fazlasını biliyordur" yorumunu yapar (Lankton,
1938, S.258). Daha fazla bilgi her zaman, iç dünyamızda ve
bilinçaltımızda mevcuttur.
Erickson, danışanın bilinçaltıyla doğrudan iletişime geçmeyi amaç
edinirdi. Bunun için danışanının hipnoz esnasındaki kendiliğinden
meydana gelen bazı vücutsal değişiklikleri ve hareketleri bir aracı
olarak kullanırdı. Hatta bu araçları kullanarak hipnozu derinleştirirdi.
Hipnoz, bazı algısal ve zihinsel değişikliklerin meydana geldiği,
bilinçaltı süreçlere ulaşılabilirliğin sağlandığı, bilinçlilikle
karakterize edilen özel bir durumdur. Erickson hipnozdaki telkine
yatkınlığın artmasından (suggestibility) çok, hipnoz esnasında hastanın
bilinçaltı ile girdiği karşılıklı iletişim ve etkileşim sonucunda
tedavisini uygulardı.
Her düşünce mutlaka ve mutlaka bilinçaltından geçer. Ama her bilinçaltı
içerik bilinçten geçmez. Sadece bilinç alanında kalıp bilinçaltıyla
ilişkiler kuramayan bir düşünce; cılız, duygusuz ve sıradan bir
düşüncedir. Çünkü bilinçaltı; bilincin üstesinden gelemediği görevleri,
başarıyla gerçekleştirebilen gizli potansiyellerimizdir. Maalesef
bilinçaltının üzerimizdeki güçlü etkisinin yeterince bilincinde değiliz.
Erickson’un bir çok tekniği bilinçaltı ile ilgili düşünceleri üzerine
temellendirilmiştir: Bu düşüncelerin başlıcaları aşağıdaki gibidir:
1. İnsanların bilinçaltı aktiftir.
2. Bilinçaltı, düşünceleri ve davranışları bilinçten bağımsız olarak
yönlendirebilir.
3. Psikoterapide danışanın bilinçaltı ile iletişim kurabilmek, bilinci
ile iletişim kurabilmekten daha önemlidir.
4. Bilinçaltı insanı daha iyi temsil eder.
5. Bilgiyi insan hiç farkında olmadan (bilincin hiçbir çabası olmadan)
da öğrenir. Erickson‘un bu düşüncelerinin doğruluğu çok sonradan
deneylerle ispatlanmıştır. Bilinçaltının bilinçten gizli öğrenmesi (subliminal
learning) fenomeni günümüzde, bilimsel bir gerçekliktir.
Erickson hipnoz ve psikoterapide insanlara kendi problemlerinin
nedenlerini araştırma ve kendi çözümlerini üretme şansı verirdi. Çünkü
bilinçaltı kendi ürettiği çözümlere ve telkinlere direnç gösteremez. Bu
teknikte hipnoz esnasında problemlerin kaynağı hakkında." Problemlerin
hakkında aslında bildiğin ama belki de bildiğini bilmediğin fikirler,
sebepler, çözümler düşünebilirsin” telkini verilirdi. Danışan bu içsel
araştırmasını hipnozdayken daha rahat yapar. Çünkü düşünceleri
sözcüklere dökmek için herhangi bir çaba gerekmemektedir.
Hipnoterapi uygulayıcısı danışanını içsel araştırmaya yeterince teşvik
ettiğinde bazı soruların cevabı hemen alınamasa da zamanla cevapları
bilinçaltı mutlaka verecektir.
Bu durum bilinçaltından cevaplar (responses) alınırken zamanın
olduğundan kısa ya da uzun algılanması şeklinde bir tür zaman çarpıtması
"Time Distortion" meydana geldiğini göstermektedir. Elbette içsel
araştırmanın hemen yapılması beklenemez."Şimdi soruyorum şimdi cevap
vereceksin " telkiniyle içsel araştırmaya sevk etmek olmaz. Danışana
zaman vermek gerekir.
Gün içinde aklımızdan geçen bin bir türlü garip düşüncenin kaynağı
birkaç gün önce kendi kendimize sorduğumuz sorular olabilir. Soruları
algılayan ve içsel araştırmayı tamamlayan bilinçaltı bir şekilde
sonuçları yüzeye (bilince) ulaştırmaktadır. Bilinçaltı tepkisiz
olmadığına göre ona soru sormasını bilirseniz ve onunla iletişime
geçebilirseniz ondan istediğiniz sonuçları er geç alırsınız. O mutlaka
bir işaret gönderecektir. Bu bakımdan bilinçaltınız size en fazla 1-2
hafta uzakta duruyordur. Egzersizlerle bu mesafeyi kısaltmak mümkündür.
Yeterince içsel araştırmaya yönlendirilen danışan terapistine
"Probleminin çözümü hakkında bir rüya gördüm" diyerek gelebilir. Çünkü
Erickson’un dediği gibi "Psikoterapi sadece bilinçaltının öğrenmesini
sağlayan ve bu öğrenmeleri çeşitlendiren bir motivasyondur." Bundan
dolayı psikoterapide yapılamayanları hastanın bilinçaltı yapabilir.
Aslında her rüya sonuçta içsel sorunlarımıza çözüm arayışıdır.
Az veya çok, bilerek veya bilmeyerek her psikoterapi danışanı içsel
araştırmaya yöneltir. Erickson psikoterapide içsel araştırma
hızlandırılmıştır.
SONUÇLAR
Ericksonian yaklaşımda hipnoz öğretme ve psikoterapi arasında fazla bir
fark yoktur. Çünkü hepsi bilinçaltı üzerinden gerçekleşir.
5.Bölüm
METAFORLARLA PSİKOTERAPİ
Gizli telkinler vermekte bilinen en iyi hipnoterapist olan Erickson
bazen telkinleri çoğunlukla çeşitli hikaye ve mecazların içine gizlice
yerleştirirdi. Böylece hastanın tüm hastalık direnci kırılmış olurdu.
Çünkü gizli telkine karşı danışanın bilinçli direnci daha az olmaktadır.
Bu hikayeler çoğunlukla şaşırtıcı ve hastanın tüm dikkatini toplayıcı
özellikler taşır, arketipik örnekler içerirdi. Onun hikayeleri Amerikan
halkının ruhuna hitap ederdi. Belki de bundan dolayı kendisi "halk
kahramanı" olarak anılmıştır.
Şimdi kendi kendinize“yahu bir hikaye dinlemek (hipnozda bile olsa)
insanın yıllardır bilinçli çabalarıyla değiştiremediği özelliklerini
değiştirmesini nasıl sağlar!” diyorsunuzdur. Aslında hikayelerle
terapinin, etkisini sizi etkileyen güzel bir filmin hayat görüşünüzü
değiştirmesine örnek gösterebiliriz. Sevdiğiniz bir filmi defalarca
izleyerek adeta hipnotik bir konsantrasyona ulaştığınız zamanlar hiç
olmadı mı? Bu filmde ki kahramanlarla kendinizi hiç özdeşleştirmediniz
mi? Filmi seyrettikten yıllar sonra bile yeri ve zamanı geldiğinde çok
eskiden şöyle bir film seyretmiştim diye arkadaşlarınıza anlatmadınız
mı? Ne dersiniz belki bu film sizin bir çok tutum ve davranışınızı
değiştirmiştir de sizin haberiniz yoktur. İşte modern hipnoz bir anlamda
budur. Hipnoterapi bu bağlamda size uygun filmi yaratmanızı ve
hayatınızı değiştirmeyi sağlama işini de üstlenebilir.
Erickson’un hikayeler anlatarak balıkçılardan ödül olarak akşam yemeği
kazanmasını hatırlayalım. Hikayelerin insan davranışları üzerindeki
önemli etkisini Erickson genç bir öğrenciyken fark etmişti.
Erickson anlattığı hikayede hastasının hikayedeki kahramanlardan kiminle
özdeşim kurduğuna çok dikkat ederdi. Danışanının hikayeye verdiği
tepkilerden onların içsel durumları hakkında bilgiler edinirdi. Yani
hikayelerini yeri geldiğinde projektif bir test olarak kullanırdı.
Örneğin bir hikayedeki "aile" rehberi, sevgi kaynağını, desteği veya
irrasyonel (akıl dışı) rehberliği, zorlayıcı irrasyonel kuvveti temsil
edebilirdi. Bir “çocuk” tecrübesizliği, öğrenme isteğini; fakat nasıl
yapılacağını bilmemeyi, kendiliğindenliği, cahilliği, davranışlarımızın
sınırlandırılmış repertuarlarını temsil edebilirdi. Hikayeyi dinleyen
kişi eğer çocukla özdeşim kurmuşsa muhtemelen hikayede çocuğun büyüme ve
özgür olma yolundaki engelleri aştığını öğrenince sevinecektir ve bu
sevinme yüz ifadesine (facial expression) mutlaka yansıyacaktır.
Bandler ve Grinder'e göre Ericksonian iletişimi mikroskobik düzeyde
açıklamaya çalışmışlar, hikaye içindeki telkinlerin Erickson tarafından
duraklama, oturma pozisyonu veya ses tonunun değiştirilmesi şeklindeki
etkilerle de verildiğini bildirmişlerdir. Bana da bu yöntem son derece
mantıklı geldi çünkü bilincin algılayamadığı mimikleri bilinçaltının
rahatça algılayabilmesi doğaldır ve bilinen bir gerçekliktir.
Erickson psikoterapi sırasında, hikayede geçen “ayağa kalkmak, yolunu
bulmak, doğru gibi bazı kelime ve kavramları bilinçli olarak kullanırdı.
Psikoterapi sırasında bu kelimeleri algılayan danışanın bilinçaltına
gizli telkinler gönderilmiş olurdu. Ayağa kalkmak, depresyondaki
çökkünlükten kurtulmanın sembolü ve gizli telkini olabilirdi. Jeffry
Zeig Erickson ile ilgili bir seminerinde anekdotları kullanmanın
değerini şöyle açıklamıştır:
1. Anekdotlar tehdit etmez:
Bilinçaltı fikirlere, kelimelere, telkinlere ve cümlelere direnç
gösterebilir ama hikayelere direnç göstermesini bilmez. Bir atasözüne
yanlış fikirleri de savunsa genellikle kimse karşı çıkmaz ya da çıkmayı
akıl etmez. Böyle bir alışkanlığımız yoktur.
2. Anekdotlar telkinleri hoş hale getirir:
Acı bir ilacı daha tatlı olan başka bir şeyle veya şekerlemenin içine
koyarak daha kolay yutabiliriz. Bunun gibi bazı telkinlerde anekdotların
içine yerleştirilebilir.
3. İnsan anekdotlardan sonuç çıkarma eğilimindedir:
Anekdotlardan telkini kişi kendisi çıkarmış olur. Böylece telkinin sırf
telkin olmasından dolayı karşılaşılabilecek direnç daha baştan
kırılmıştır.
4. Anekdotlar değişime karşı insandaki doğal direnci bypass eder.
5. Anekdotlar ilişkileri kontrol etmede kullanılabilir.
6. Anekdotlar danışanı daha esnek hale getirebilir.
7. Anekdotlar danışanda şaşkınlık (konfüzyon) yaratarak telkine daha
açık ve hazır hale gelmesine yardımcı olur.
8. Anekdotlar fikirlerin ve telkinlerin hatırlanabilirliliğini arttırır.
Ayrıca, Erickson’ın mecaz anlamlı telkinleri ve anekdotları danışanın
aklına kendi tecrübelerini getirirdi. Hep söyleriz ya başkasından akıl
almak zordur diye. En değerli şey bizim için kendi aklımızdır. En çok
kaybetmekten korktuğumuz şeydir aklımız. Onun hikayeleri, anekdotları ve
mecaz anlamları telkin için kullanmasının en önemli nedeni de budur.
Danışan kendisini iyileştirecek aklı, düşünceyi ve iç görüyü kendi
üretebilir. Ancak psikoterapist bu aklı, düşünceleri ve içgörüyü
oluşturacak materyalleri danışana verirse, hem dirençle karşılaşmaz hem
de danışan zorlanmamış olur. Her ne kadar “Akıl akıldan üstündür”
şeklinde başkasından akıl almayı tavsiye eden bir atasözümüz olsa da
insan olarak hep “üstün akıl” olma eğiliminde olduğumuz bir gerçektir.
Mümkünse akıl veren olmak isteriz alan değil.
Örneğin ev ve eşya taşırken eşyanın nasıl taşınacağı konusunda herkesin
ayrı bir fikri vardır ve genellikle her kafadan bir ses çıkar.
Genellikle işin başkalarının önerileriyle değil, kendi önerilerimiz
doğrultusunda halledilmesi isteği içimizde gizlidir.
Metaforlar sayesinde danışanlar aynı kavramlar hakkında değişik
yorumlara rahatlıkla ulaşabilir, metaforların asıl anlamının gizli
olması nedeni ile kendi bilgi ve anlayışlarını rahatlıkla yeniden inşa
edebilirler. Böylece psikoterapi sürecinde danışanlara aktif bir görev
verilmiş olur. Psikoterapistin direktiflerine bağımlı hale gelmezler.
İnsanlar, her hikayeden, her mecazlı sözden, her anekdottan yani her
metafordan kendilerine özgü anlamları çıkarırken kendi psikolojik
yapılarını da ortaya koymuş olurlar.
Erickson ,”Bir insanın kendi kardeşi hakkında düşünmesini istiyorsanız
en iyi yol, kendi kardeşiniz hakkında bir anınızı ona anlatmaktır “der.(Zeig
1985 b). Erickson seanslarında sıklıkla kendi anılarından bahsederek
gizlice danışanın algılarına etkide bulunurdu.
Benzer şekilde benzetmeler ve mecazlar bir fikrin hatırlanabilme
ihtimalini yükseltir. Sürekli ailesinden aldığı olumsuz telkin ve
fikirlerden istemeye istemeye etkilenen bir bayan danışanıma :”Artık kuş
yuvadan uçtu “demiştim ve hipnoz esnasında bu kuşu hayal etmesini
istediğimde bu kuşun bir güvercin olduğunu söylemişti. Elde ettiğim
olumlu sonuç şaşırtıcıydı. Artık hiç bir şekilde ailesine kulak
asmadığını ne zaman olumsuz sözlerle karşılaşsa güvercini yuvadan
uçarken gördüğünü söylüyordu. Kuş metaforunu burada kullanmam iyi bir
sonuç vermişti.
Erickson klasik hipnozcuların aksine sadece hipnozdaki danışanın vücut
hareketlerine, nefes alışına, nabzına değil her türlü mimiğine ve
tepkiye (responsa) dikkat ederdi. Bir hikayeyi dinlerken danışan
herhangi bir sıkılma belirtisi göstermişse, danışanın bilinçaltı için
önemli noktaya gelindiğini hissederek başka bir hikayeye geçer ya da
aynı hikayede detaylara inip danışanın tepkilerini gözlemlerdi. Yani
Erickson’un hikayeleri (tales-stories) sadece terapötik değil aynı
zamanda diagnotistikti.
Erickson Hipnoterapi adlı eserinde hastanın dikkatini toplamak için
kullandığı teknikleri açıklamaktadır. Bunlar sürpriz, şok, şüphe,
şaşkınlık (kafa karışıklığı) saklı anlamları kullanmanın bir çok çeşidi,
soru sorma, sözcük oyunu, mizah, hikaye ve anekdot teknikleridir. Her
hikayenin bir yapısı ve gizli planı olmakta ve genellikle bir sürprizle
bitmektedir. Bazı hikayeleri yavaş bir ritim ile tekrar tekrar okuyarak
bir hipnoz hali yaratır. Bu tür hikayeler genellikle subliminal hipnotik
etkilere de sahiptir.
Bir terapist olarak metaforları ne amaçlarla kullanabilirsiniz? Hangi
metaforları kullanabilirsiniz? Bu konuların detayına Psikoterapide
Metaforlar isimli kitabımda inmeye çalıştım. Bu kitapta bir çok hikaye
metafor ve söz bulabilirsiniz. Bu kitabı hazırlarken nevrotik insanların
ihtiyaç duyduğu metaforlara öncelik vermeye çalıştım.
6.Bölüm
ERİCKSONİAN HİPNOZUNUN TEMEL ÖZELLİKLER
Erickson 1941’li yıllarda bile hipnoz konusunda zamanın anlayışından çok
daha farklı bir anlayışa sahip olduğunun işaretlerini veriyordu. Bunu
onun sözlerinden rahatlıkla çıkarabiliriz:
“Psikologlar hipnozun kişiyi garip, pasif ve hakim olunabilen bir
yaratık haline getirdiği şeklindeki yanlış inancı bırakmaktadırlar.
Aksine psikologlar hipnozun kişinin doğasında olan ve özünde bulunan
olumlu davranış ve tepkileri ortaya çıkarmada kullanılabileceğini ve
kullanılması gerektiğini anlamaya başlamışlardır.”
Dr.Milton H.Erickson yeni hipnoz anlayışıyla devrim yaratmıştır. Çünkü
klasik hipnoz anlayışına göre hipnozun en önemli iki unsuru;
1.Gözü sabitleme (eye fixation)
2.Kaslarda letarji (gevşeme) idi.
O bu görüşleri kabul etmeyerek hipnozun terapist ve danışan arasında
özel bir iletişim sayesinde meydana geldiği görüşünü savundu. Bu temel
düşünceden yola çıkarak bir çok yeni indüksiyon tekniği (hipnoza giriş
tekniği) geliştirdi. İnsanları odanın içinde dolaşırken veya insanları
kendi haberleri olmadan bile hipnotize edebiliyordu. Ona göre hipnoz,
fikirlerin iletişimi ve bir insanın diğerini anlamasıydı.
Ona göre " Psikoterapi kişilerin eşsiz olduğu ilkesine dayanarak her
birey için ayrıca formüle edilmelidir. Bundan dolayı indüksiyon tekniği
de psikoterapi gibi kişiye özel olmalıdır." Nasıl insan formüle edilemez
ise psikoterapi de hipnoterapi de indüksiyon da formüle edilemez.
O indüksiyon ve psikoterapi tekniğini her hastasında hastanın
semptomlarına göre belirlerdi. Ona göre her insanda karşılaşacağı
problemlerin üstesinden gelmesine yetecek bir içsel güç ve kaynak
vardır. Terapistin görevi, kişinin bu kaynaklara erişmesini ve
kullanmasını sağlamak olmalıdır.
Erickson, klasik hipnozu sadece 50 hastasında kullandığını belirtmek
gerekir. (Beahrs, 1971).
ERİCKSONİAN YAKLAŞIMINDA HİPNOZ TANIMLARI
Erickson yapılan tüm hipnoz tanımlarının objektif olamayacağı
düşüncesiyle hipnozu ayrı ve özel bir durum olarak değerlendirirdi.
Erickson içinde bulunduğu duruma ve ortama göre hipnozun bir çok
tanımını yapmıştır. Bir hipnoz seansında bulunan hipnoterapist, danışan
ve gözlemci doğal olarak hipnozu farklı farklı tanımlarlar. Her birey
kendi açısından olaya bakar. Gözlemci açısından hipnoz etkili bir
iletişim olabilir. Danışan odaklanmış bir farkında olma hali olarak
hipnozu tanımlayabilir (Zeig & Lankton 1985, S 356).
Erickson’un yaklaşımı geleneksel anlamdaki hipnozu indükte etmekteki
(hipnozu başlatmakta) güçlüklerin Erickson tarafından by-pass
edilmesinden ortaya çıkmıştır diyebiliriz. Erickson hipnozu: “İçsel
konsantrasyonun arttığı; dikkatin hatıralara, değerlere, düşüncelere, ve
inançlara odaklandığı değiştirilmiş bir durum” olarak değerlendirir. Bu
durumda hipnozu; çevredeki dünyanın gerçeklerinden uzaklaşılmasına bağlı
olarak ortaya çıkan, bilinçaltı fenomenlerin ön planda meydana geldiği,
“kişinin "kendisine girişi” olarak değerlendirebiliriz (Zeig & Lankton
1988,S 6-7).
Erickson’un hipnozu en kısa şekliyle tanımlaması şöyleydi:Hipnoz
bilinçaltının öğrenmesidir (Zeig & Lankton 1985 S.9). Erickson hipnozu
danışanın içsel öğrenme süreçlerini uyaran fikirlerin sunulması olarak
kavramlaştırmıştır.
ERİCKSONİN YAKLAŞIMIN TEMELLERİ
Ericksonian yaklaşımı oluşturan ve bu yaklaşımın temelinde bulunan
fikirleri S.G. Gilligan şu şekilde özetlemektedir:
1- Her insan eşsizdir. Erickson’a göre terapistler her danışana bir
teori bulmaktansa, danışanı kendi teorilerine uydurmaya
eğilimindedirler. Ona göre teoriler danışanın kendisi değildir (Lankton,1983
s.45).
2- Hipnoz fikirlerin iletişimi şeklinde meydana gelen bir süreçtir.
3- Her insan problemlerini çözebilecek kaynaklara sahiptir.
4- Hipnoz bu kaynakları ortaya çıkarır.
5- Hipnoz her insanda gözlemlenebilecek, aşk kadar, kızgınlık kadar
doğal bir fenomendir. Nasıl ki bir insan kızdığı zaman mutlaka bir yere
vurması gerekir diyemiyorsak, hipnozdaki kişi içinde mutlaka şöyle
hisseder veya mutlaka böyle yapar şeklinde kesin bir şey diyemiyoruz.
Bir insan kızdığında saldırganlaşıp bir yerlere vurmuyor diye bu insanda
"kızgınlık belirtileri" yoktur diyemiyorsak, aynı şekilde kişide hipnoz
yeteneği var ya da yok diyemeyiz.
6- Transformasyon (değişim) yanlışı düzeltmeden ziyade yönü değiştirme
şeklindedir.
7- Kişinin eşsizliği bir çok düzeyde ele alınabilir.
8- Bilinçaltı yararlı ve üretici olarak otonom bir şekilde
kullanılabilir.
Ona göre hipnoz öğrenmenin ve değişimin meydana gelme ihtimalinin en
yüksek olduğu noktadır ve hipnoz için indüksiyon şart değildir. Hipnoz
herkes tarafından mutlaka yaşanmış olan doğal bir durumdur. Bunun en iyi
örneği gündüz rüyası olgusudur. O’na göre hipnoz haline kayıtsız şartsız
her insan yaşayabilir. Ancak çoğumuz bunun farkında değilizdir. Zaten
Erickson’un danışanları çoğunlukla hipnoz halinde olduklarının farkında
bile değillerdi. Erickson farkında olmaları gerektiğini de zaten
düşünmüyordu. Klasik hipnoz anlayışında ise danışanlarımızı hipnozda
olduklarına inandırmak için oldukça vakit kaybederiz. Çünkü danışanlar
genellikle hipnoz halinde hiçbir şeyi hatırlamayacaklarına
şartlandırılmışlardır. Bunu da olumsuz bir hipnoz olarak görmek lazım.
HİPNOZUN DERİNLİĞİ
Erickson’a göre hipnozun derinliğinin istenilen amaçları
gerçekleştirmede pek bir önemi yoktur. Çünkü en hafif hipnoz bile
bilinçaltına az çok ulaşmaya yeterli olur. Hatta bunun için çoğunlukla
hipnoza bile gerek kalmaz. Bilinçaltının içeriğine bilinçliyken de
ulaşılabilir. Hipnoterapist ve danışanı, zihinlerini bilinçaltı
düzeyinde kullandığı her an hipnozdadır. Zihnin bilinçaltı düzeyini
kullanılması bilinçli düzeyin kullanılamaması anlamına gelmez.
Erickson’a göre insan bilinçliyken de bilinçaltından yararlanır. Örneğin
bir söz söylerken dilimizin ucunda pek fazla kelime yoktur. Dilimizin
ucunda bilinçlilik boyutunda bir kelime bulunuyorsa o kelimenin
arkasında bilinçaltı boyutunda binlerce kelime bulunmaktadır.
Bir çok hipnoterapist hipnozun laterji, katalepsi ve somnambul
safhalarından (derinlik düzeyleri) meydana geldiğini varsaymaktadır.
Geleneksel yaklaşıma göre laterji hafif bir hipnozdur. Katelepsi orta
bir hipnoz düzeyidir. Somnambul aşama ise en derin safhadır. Gerçekte bu
durum sadece bir varsayımdır. Çünkü bilimsel bakış açısı hipnozun
derinliğini danışanda meydana gelen somut değişikliklere göre ölçme
eğilimindedir. Oysa bir insanın hipnozu söz konusu olunca hemen hemen
her şey subjektifleşir. Geleneksel bilimsel anlayış vücutta meydana
gelen değişikliklere göre (örneğin katalepsi hali) hipnozun derinliğini
ölçme eğilimindedir. Benim düşünceme göre hipnozda meydana gelen tüm
somut ve vücutsal değişiklikler tek bir kavrama işaret eder. Bu kavram
soyut bir kavram olan “uyum” kavramıdır. Somut ve vücutsal değişiklikler
danışan ve hipnotist arasındaki uyumun sonucu olarak meydana gelir. Yani
asıl olan uyumdur. Ancak hipnotist ile danışan arasındaki “uyum” kolay
kolay ölçülebilecek bir kavram değildir. Uyum daha çok hissedilir.
Üstelik uyum sadece hipnoz seansında görülmez. Öyle danışanlar vardır ki
hipnoterapiye geldiği günün sabahında kalkar kalkmaz hipnozdadır
denilebilir. Çünkü uyum süreci başlamıştır. Ama öyle dirençli danışanlar
da vardır ki hipnoterapiye geleceği gün kendini güçsüz halsiz ve hasta
gibi hisseder. Çünkü hipnoz için gerekli olan zihinsel uyumu
yakalayamamıştır. Muhtemelen uyum sürecini bozan bir çok gereksiz,
mantıksız ve yanlış inançları vardır. Böyle insanlarda da ne yaparsanız
yapın kolay kolay hipnoza alamazsınız çünkü uyum süreci topallamaktadır.
Oysa ilk örnekte danışan seansa koşa koşa gelmektedir. Çünkü o insanın
zihni hipnotistle, hipnoterapiyle ve sağlıklı olmakla ilgili uyumu
gerçekleştirmiştir.
Tüm bu nedenlerden dolayı danışanın hipnozdaki derinliğini ölçmek bir
vatandaşın ne kadar koyu Beşiktaşlı olduğunu ölçmeye çalışmaya benzer.
Burada koyu Beşiktaşlı olmanın ölçütü nedir diye bir soru karşımıza
çıkar. Maçlara gitmek koyu Beşiktaşlı olmanın ölçütü olabilir mi? Veya
maçta daha fazla bağıran daha koyu Beşiktaşlıdır diyebilir miyiz? Veya
gece rüyasında Beşiktaş’ın maçlarını gören mi fanatik Beşiktaşlıdır? Tüm
bu sorular hipnozun derinliği içinde sorulabilir. Derin hipnozda olmanın
ne olduğuna kim karar verecek?
Ancak fanatik Beşiktaşlı olmak konusunda Beşiktaş takımı ile zihinsel
uyumu en fazla yakalayan insan en koyu Beşiktaşlıdır kavramı yanlış
olmaz. Ancak zihinsel uyum da dışarıdan kolay kolay gözlemlenebilen bir
şey olmadığı için bunu ölçmek öyle kolay bir şey değil.
Yukarıdaki mantığını hipnoza uygularsak “Hipnozun derinliğinin ölçütü
danışan ile hipnotist arasındaki uyumun derinliğidir.” diyebiliriz.
Neden bu şekilde düşünüyorum konusuna gelince. Bazı danışanlar vardır
hipnozda kolunuz ağırlaşacak diye telkin verirsiniz ama hiçbir şey
değişmez. Ama aynı danışana şimdi bazı rüyalar göreceksiniz dersiniz
müthiş güzel rüyalar gördüğünü söyleyebilir. Bunu nedeni şudur: Bazı
insanlar kinestetiktir ve bazı insanlarda görseldir. Kinestetik olanlar
hipnozu vücutlarında daha iyi yaşarlar. Görsel olanlar ise hipnozu
imajinatif olarak daha iyi yaşayabilirler. Bundan dolayı hipnozda bir
şey imajine edemeyen insana hipnoza girmedi diyemeyiz belki de o insan
bir şey görmüyor ama ağrıyı bloke edebilir. Çünkü kinestetikler hipnozun
etkisini vücutlarında yaşarlar.
Yukarıdaki nedenlerden dolayı hipnoz öncesinde bir insan görsel midir
yoksa kinestetik midir veya işitsel midir bunun farkına varmamız
gerekir. Görsel olduğunu anladığımız danışanın hipnoz indüksiyonu
esnasında bol bol imajları kullanarak hipnozu başarabiliriz. Ama
kinestetik biri karşımızda ise “Şimdi vücudunuz ne kadar ağır ve rahat.”
Sanki koltuk ile vücudunuz arasındaki ayrım kalkıyor ve koltukla
bütünleşiyorsunuz.” Gibisinden dokunma duyusu ile ilgili telkinler
vermek gerekir. İşitsel olan bir insanın hipnoz indüksiyonunda ise ”Şu
anda duyduğunuz müziğin sesi, sizde eşsiz güzel duyguların uyanmasına
neden oluyor” şeklinde işitsel telkinler verilebilir. Birkaç derin nefes
almakla hipnoza girebilen bir çok danışan gördüm. Onlar için hipnoz bu
kadar basittir çünkü onlar hipnotist ile zihinsel uyumu ve bağı
yakalamışlardır. Aslında en etkili sonuçları alanlar da uyumu en iyi
yakalayanlardır.
HİPNOTİZABİLİTE (HİPNOZA GİRME YETENEĞİ)
Erickson'a göre normal insanların yüzde yüzü hipnotize edilebilir.
Zihinsel özürlü birisi de hipnotize edilebilir ancak çok güçtür.
Nevrozların bir çok çeşidi hipnotize edilebilir ancak bazıları güçtür (CP
III, p.29). Sonuçta sosyalize olabilen her insanın hipnotize
olabileceğini söylemek yanlış olmaz (Lankton, 1983 s.131).
ERİCKSONİAN YAKLAŞIMDA İNDÜKSİYON
Erickson bir insanın dikkatini paradoks ve metaforlarla toplardı.
Dikkatin toplanması demek bilinçlilikte bir değişim demektir. (Bu
değişimde bilinçlilik sınırlarında meydana gelmektedir). Bu değişim
hafif trans belirtileri içermektedir. Erickson düşünceyi disosiye (dissociate-ayırmak)
etmede oldukça hızlıydı (Lankton,1983, s.131).
Erickson yaklaşımda, hipnoterapist, olumlu kaynak deneyimlerinin
danışanla ortaklaşa yaratıcısıdır. İndüksiyon değişimin önemli bir
ritüelidir. İndüksiyon aynı zamanda değişimin ta kendisidir. İndüksiyon
geleneksel hipnoterapinin aksine Ericksonian yaklaşımda aynı zamanda
terapinin de kendisidir. İndüksiyon teröpatiktir. Bundan dolayı
Ericksonian yaklaşım özel indüksiyon yöntemleri öğretmez. Belki sadece
örnek gösterir. Ericksonian yaklaşımda indüksiyonun terapiden ayrı
düşünülme zorunluluğu yoktur. Aynı zamanda indüksiyon terapiye giden bir
basamakta değildir. İndüksiyon deneyimlerde ve tepkilerde esnekliği
teşvik ederek danışana yeni seçimler teklif eder.
İLK ÖNCE HİPNOZLA BAŞLAMAK
Erickson öğrencilerine ilk önce hipnozu indükte etmelerini önerirdi.
Geleneksel hipnozcular hipnozdan önce bir ön görüşme yapma ve anamnez
bilgilerini alma alışkanlığı içindedirler. Yeni başlayanlar için daha
seansın başında hipnozu gerçekleştirmek kolay olmayabilir. Ancak
tecrübeliler için kullanışlı bir yöntemdir.
Erickson verdiği konferanslara bile tansiyonu yükselterek ve sonrasında
hipnozu indükte ederek başlar.
Erickson’un psikoterapiden önce hipnoza başlamasının bazı nedenleri
şöyledir.
1. Yoğunlaşılan konu değiştirilir.
2. İndüksiyon sadece psikoterapi için değil aynı zamanda tanıma içinde
kullanılabilir. Bu bakımdan danışanın indüksiyona verdiği cevaplarda
danışanı tanıma için önemli veriler oluşturulur.
HİPNOZ İNDÜKSİYONUNDA SORULAR
Erickson’a göre terapist bilincin yanıtlayamayacağı bir soru sorduğunda
danışanın bilinçdışı araştırma süreci başlıyordu. Bu tür sorular
bilinçaltı süreçleri aktive ederek hipnoz davranışının esası olan otonom
tepkileri aktive eder. Aşağıda bir seri soru ile hipnozun başlatılmasını
izleyeceksiniz.
Gözü Sabitleme Tekniği:
1-) Gözlerinizi rahatça sabitleyeceğiniz bir yer bulabilir misiniz?
2-) Bir süre için oraya sabit bakmaya devam ederseniz göz kapaklarınız
kırpışmaya devam eder mi?
3-) Göz kapaklarınız beraber mi kırpışacak yoksa ayrı ayrı mı?
4-) Yavaşça mı hızlı hızlı mı?
5-) Göz kapaklarınız birden bire mi kapanacaklar yoksa titreye titreye
mi?
6-) Siz rahatladıkça göz kapaklarınızda kapanmaya devam edecek mi?
7-) Bu iyi sanki farklı bir uykuya dalar gibi rahatlığınız arttıkça
gözleriniz kapalı kalmaya devam edecek mi?
8- Bu rahatlık daha devam edebilir mi ve bu yüzden gözlerinizi açmayı
deneyebilir misiniz?
9-) Veya gözlerinizi açmayı dener ve açamadığınızı görmeyi mi tercih
edersiniz? (Erickson & Rossi, 1979 s.29)
ŞAŞKINLIK YARATMAK
Erickson’un hipnozu elde etmede veya telkin vermede kullandığı başka bir
teknikte şaşkınlık yaratma tekniğidir. Erickson kelimelerle oynayarak,
danışanlara algılayamayacakları ve işleyemeyecekleri kadar bilgi vererek
ve danışanın sorularına alakası olmayan cevaplar vererek bir şaşkınlık
hali meydana getirirdi. Bunun bir çok amacı vardır. Başlıcaları
aşağıdaki gibidir:
¤ Rakibi şaşırtmak her zaman sporcunun işini kolaylaştırır.
Psikoterapide sonuçta bir mücadeledir.
¤ Bir konferans esnasında konuşmacı sürpriz ve şoklarla dinleyenlerin
dikkatini tam olarak toplayabilir. Şaşkınlık durumu danışanın tüm
dikkatini toplamasına yardım eder.
¤ Her şok ve sürpriz durumu danışanı bir içsel araştırma sürecine
yöneltir. Danışanın bilinçaltı yanıtı bulamadığında terapistin soru
sayesinde açılan boşluğu telkin ve yanıtla doldurma şansı olur.
¤ Şoklar ve sürprizler otonom tepkilerin başlatılmasına neden olur. (Erickson
& Rossi 1979 s.36). Bir şok veya sürprizle karşılaştığımızda acele ile
bir şeyler yaparken adeta bilincin kontrolü devreden çıkarak en doğal
tepkilerimizi otonom sistemlerimiz sayesinde veririz.
¤ Bu türde bir şaşkınlık, geçmişin o ana taşınmasının önüne set çeker.
¤ Az önce düşünülen ve konuşulan konu unutulur.
¤ Danışanda meydana getirilen şaşkınlık duygusu beraberinde uygunsuzluk
beceriksizlik duygularını da getirerek danışanın dirençlerini kırar.
¤ Şaşırmış insan beyni önüne ilk konulan teklifi kabul etme
eğilimindedir.
Erickson çocukları şaşırtmak için aşağıdakine benzer sorular sorardı:
- Bugün havanın rengi ne?
- Evli misiniz?
- Filler ne kadar yükseğe zıplayabilirler?
Sokakta ağlayan boyacı bir çocuk görmüştüm. Bu soruları sorduktan beş
saniye sonra çocuğun ağlaması kesilmiş, sinsi sinsi bana bakıyordu.
Herkesin muhtemelen yapacağı gibi bu çocuğa ağlama deseydim hiç bir
yararım olmayacaktı. En azından bir süre o çocuğun gözyaşlarını
dindirebilmiştim.
Erickson'un çocuklarından biri oynarken yere düşer ve bir yeri kanamaya
başlar. Erickson çocuğuna şöyle söyler, " Hadi kanının ne kadar kırmızı
olduğuna bakalım. OOOO senin kanının oldukça parlak kırmızı bir rengi
var. Demek ki sen çok sağlıklı bir çocuksun." Erickson'un bu konuşması
çocuğa o anki acısını unutturmuştur. Ayrıca bu sözler çocuğa düşmeden
dolayı önemli bir zarar görmeyeceği telkinini gizlice vermektedir.
Erickson şaşırtma yöntemine başka bir örnek verir. Ağlayan bir çocuk
gördüğünde "Hadi görelim bakalım hangi gözünden daha fazla yaş gelecek."
Tüm merakı gözlerine yöneleceğinden az sonra çocuk ağlamayı keser.
Yine yaralı bir çocuk gördüğünde Erickson " Çok merak ediyorum acı 40
saniyede mi yoksa bir dakikada mı yoksa hemen şimdi mi bitecek?" der.
Erickson'un bu sözlerinin içinde” acı şimdi duracak” şeklinde gizli bir
telkin vardır.
Erickson bütün bilgilerimizle anlayamadığımız durumlarda da hipnoz
durumuna geçildiğini söyler. Örnek olarak kolonya içmeyi alışkanlık
haline getirmiş ve bu alışkanlıktan kurtulmak için savaş veren birini
düşünün. Uzun süre kolonya içmediği için mutluyken, bir gün " Yine
kolonya içtim." diyerek büyük bir çöküntüyle karşınıza çıkar. Bu durumda
evet çok sevindim, kutlamalıyız bunu. Artık kurtuldunuz."cevabı,
karşısında kişi donup kalır. Erickson’a göre bu şaşkınlık, şok durumu
hipnozdur. Bu kişi telkine açıktır artık (Çoşkunur 1997,s.22).
İDEAMOTOR ve İDEASENSORY CEVAPLAR
Erickson'un Amerikan Klinik Hipnoz Dergisi'nde yayımlanan "Naturalist
Hipnoz Teknikleri" adlı tebliği hipnozda bir dönüm noktasını teşkil
eder. Dr Ernest Rossi ile birlikte yazdıkları hipnoz deneyleri ve
hipnotik realiteler adlı iki kitap modern klinik hipnoterapi ve
ideamotor teorisinin temelini oluşturur. Erickson, gelişmiş bir
ideamotor sinyal verme tekniği geliştirerek hipnozdaki bir kimseye
bilinçaltı zihni tarafından yönlendirilmek suretiyle "evet" ya da
"hayır" şeklinde cevaplar vermesini sağlamaktadır.
İdeamotor yanıtlar danışanların alışılmış şekilde sözel olarak yanıt
vermeleri değil yanıt verirken vücutlarını kullanmalarıdır. Örneğin
terapist ideamotor bir yanıt almak istediğinde şöyle sorabilir: “Eğer
yaşadığınız sorunların bu üzücü olayla bağı çok fazla ise sol elinizin
işaret parmağı havaya kalkacaktır.” Erickson’a göre “ideamotor cevaplar
bilinçaltının gerçek sesidir.” Sadece farklı bir yanıt sisteminden tepki
alınmaktadır (Erickson & Rossi, 1979). İdeamotor ve ideasensory cevaplar
danışanın iradi tepkilerini aşarak (çünkü) doğal cevapların ortaya
çıkmasını sağlamaktadır.
Ben bu şekilde bilincin dışında cevaplar danışandan alınabiliyorsa aynı
zamanda bilincin kontrolünde olmayan çözümler de danışandan alınabilir
diye düşünüyorum. Danışanımın bilinçaltının ürettiği çözüme şöyle bir
örnek verebilirim. Ölümden abartılı derecede korkan bir danışanım
hipnozdaydı. Sorunlarının nedenini bilinçaltının bildiğini ve az sonra
bazı sembolleri kullanarak ifade edeceğini danışanıma söyledim. Hipnoz
esnasında bir yol gördüğünü söyledi. Yol ölümün ve ayrılığın sembolüdür.
Danışanıma bilinaçaltın bu sorunun çözümünü de biliyordur ve şimdi sana
çözümü bazı semboller yardımı ile gösterecek dedim. Danışanım bir çam
ağacı gördüğünü söyledi. Çam ağacı dört mevsim sapasağlamdır. Kış
mevsiminde diğer ağaçlar gibi ölmez. Bana göre danışanın bilinçaltı
şöyle söylüyordu. Sen şimdi bir çam ağacı gibi sapasağlamsın.
HİPNOZUN DİLİ
"Psikoterapi hastaya göre ve probleme göre yönlendirilmelidir. Şunu
unutmayınız ki hepimizin ayrı bir dili vardır. Hastanızı dinlerken onu
sanki yabancı bir dil konuşuyormuş gibi dinleyiniz. Onu kendi
konuştuğumuz dilin terimleri ve kavramları ile anlayamazsınız."
Milton H.Erickson
Psikoterapinin aksine hipnozda kullanılan dil kolayca anlaşılır
olmayabilir. Çünkü hipnoz son mesajdır. Mesajın açık mı gizli mi
verildiğinin pek bir önemi yoktur. Erickson daha çok bilinçaltının
dilini kullanırdı. O kelimelerdeki ve mimiklerdeki gizli anlamları fark
eder yorumlar ve aynı gizlilikle danışanına geri gönderirdi.
Erickson sesinin tonunu, konuşma tarzını, hangi kelimeleri kullanacağını
ve aksanını karşısındaki insana göre değiştirirdi. Erickson bir gruba
konuşma yaptığı zaman belirsiz terimler kullanarak konuşur ; ancak
gruptaki herkes Erickson’un sadece kendisine hitap ettiğini düşünür.
Çünkü Erickson’un belirsiz terimlerini gruptaki her insan, kendi bakış
açısı ve ihtiyaçları doğrultusunda yorumlar;Erickson "Başka insanların
dilini, kendi dilimize çevirerek anladığımızı" söylerdi.
Erickson iletişimin bir çok elementi ve düzeyi olduğunu söylerdi. Ona
göre iletişimin başlıca elementlerini davranış, duygu ve düşünce
oluşturur. Ona göre bir çok terapistin yaptığı hata ise iletişimin
yalnızca bir elementi üzerinde saplanıp kalmaktır.
HİPNOZUN DİLİ OTORİTER OLAMAZ
1. Oraya sessizce otur ve gözlerini kapat.
2. Gevşemen üzerine konsantre ol ve sesimi dinle.
3. Kıpırdama.
Klasik hipnoz anlayışını benimsemiş bir hipnotiste gittiğinizde
yukarıdaki gibi otoriter emirler almanız doğaldır. Oysa Ericksonian
yaklaşımı bilen veya benimsemiş hipnotist bu isteklerini muhtemelen
şöyle ifade edecektir.
1. Oraya oturup gözlerinizi kapatabilir misiniz?
2. Gevşemeniz üzerine konsantre olmak mı istersiniz yoksa benim sesimi
dikkatlice dinlemek mi?
3. Hareket etmek istediğinizde son derece yavaş hareket edebilirsiniz.
Otoriter cümleler kullanmanın riski, danışanda direnç, şüphe ve
transferans yaratmasıdır. Transferans ile uğraşmak da başka bir sorun
tabi. Psikoterapi için transferans oluşması zorunlu değildir.
Örneğin kataleptik halde bulunan bir danışana Erickson "Ayağa
kalkamadığınız için çok şaşırabilirsiniz, isterseniz şimdi deneyiniz"
der. Burada her hipnotistin amacı danışanın ayağa kalkıp kalkamayacağını
anlamaktır ki katalepsi hali test edilmiş olsun. Otoriter bir şekilde
"Şimdi ayağa kalkamayacaksın" demek dirençlere davetiye çıkarmak olur (Lankton,
1983, s.136-137).
REVERSİBLE AMNEZİNİN(1) HİPNOTERAPİDE KULLANILMASI
1930 ‘lu yılların başında Dr.Erickson klinik bir araç olarak hipnozun
gücünü ispatlayarak bu alanda çalışma yapan profesyonelleri
heyecanlandırdı. Bu dönemde hipnozun psikoterapide kullanımı ile ilgili
çalışmalar yaparken, aynı zamanda kendine özgü yaklaşımının temellerini
oluşturacak buluşlar yapmaktaydı. Hipnozun psikoterapide kullanımı
konusunda dikkatleri üzerine çekmişti. Reversible amnezinin
hipnoterapide kullanılması yaptığı ilk buluşlardan birine örnek
gösterilebilir.
Sosyal fobisi olan bir doktor hayatı boyunca sözlü sınavlardan
kaçmıştır. Ancak akademik kariyeri için önünde onu bekleyen önemli bir
mülakat vardır. Bir uçak yolculuğu esnasında birdenbire irkilerek
Erickson’un yaptığı hipnozu hatırlar. Hipnozdan sonra Dr.Erickson’un
ofisinden çıkarak sınava girer ve başarılı bir şekilde sınavını geçer.
Tüm bu olan biteni bir oldu-bitti şeklinde eve dönüş yolunda uçakta
hatırlamaktadır. Erickson bir şekilde ona sınava gireceğini, sınavı
başarıyla geçeceğini ve tüm olup biteni sonradan hatırlayacağını telkin
etmiştir. Olaydan sonra kafasında bir şimşek çakmışçasına olanları
hatırlaması bunu doğrulamaktadır. Dr.Erickson reversible amnezi’nin
imajinatif tekniğinin klinik uygulamalarda da kullanılabileceğini bu
sosyal fobi sorununun çözümüyle ispatlamaktadır.
SONUÇLAR
1. Erickson hipnoterapi ile psikoterapi arasındaki gittikçe zayıflamakta
olan bağları kuvvetlendirmiştir.
2. Ericksonian hipnoz, insanın bilinçaltı vasıtası ile tedavi
edilmesidir. Bilinçaltına ulaşmak için insanın bilinçlilik halinden
uzaklaştırılması gerekmez.
3. Hipnoz kişileri veya yaşadığımız deneyimleri değiştirmez. Hipnoz
danışanın kendisi hakkında daha fazla öğrenmesini ve kendini daha uygun
ifade etmesini sağlar. (Erickson,M. & Rossi, E. 1979-1980)
4. Erickson, yaklaşımını anlama üzerine değil de, etki üzerine
kurmuştur. Erickson’a göre töropatik iletişimin indirekt, metaforik,
mantıksız olabilmesi mümkündür ancak somut olması şart değildir.
5. Bir çok psikoterapist iyi bir dinleyici olarak yetiştirilir. Erickson
kendini iletişimci olarak eğitmiştir (Zeig, 1985 S.33). Waltzlawick’e
göre (1985) iletişim sadece bilgi sağlamaz aynı zamanda dinleyicilere
“Bir şeyler yap” mesajını verir.
7.Bölüm
HİPNOZ ESNASINDA NELER GÖZLENİR
Erickson’a göre transın en önemli işareti danışanda duygusal, algısal,
duyusal, ve bilişsel değişiklikleri meydana getirebilmektir.
Kendiliğinden de meydana gelen hipnotik fenomenler (Amnezi, anestezi
vücut imajında meydana gelen değişiklikler, katalepsi, regresyon, time
distortion, vb.) hipnozun derinliğinin bir ölçütü olamaz (Erickson &
Rossi, 1979 s.11-12).
Sayın Hocam Ali Eşfer Müezzinoğlu’nun bakış acısı Milton Erickson’ın
bakış açısı ile bir çok noktada aynıdır. Ali Eşref Müezzinoğlu hocam
“hipnozun değil tedavinin derinliği önemlidir.” der. Hocamın bu
sözlerinden Türkiye’deki bilinçli hipnoz yaklaşımının kalitesinin Milton
Erickson kalitesine ulaştığını anlamak çok zor olmamalı. Kuruculuğunu
Opr.Dr. Hüsnü İsmet Öztürk’ün yaptığı bilinçli hipnoz yaklaşımı
gerçektende Milton Erickson’un yaklaşımı ile bir çok benzerlik
içermektedir. Yeri geldiğinde bu benzerlikleri işleyeceğim.
Eickson hastasının dikkatini içe, içsel araştırmalar yapmaya
yönlendirirdi. Hafif bir hipnoz sırasında hastada abartılı bir yüz
ifadesi ile birlikte, çok dikkatli bir bakış, göz kırpmama ve
hareketsizlik, nabız atışında azalma ve reflekslerde değişme gibi
durumlar gözlemlenirdi.
Hipnoz esnasında değiştirilmiş bir farkındalık ve yoğunluk halinden
dolayı zihinden geçen düşünceleri daha canlı olur. Ancak bir deneyim
olarak hipnoz kişiden kişiye farklılıklar gösterir.
Geleneksel hipnoterapistler danışana “Şimdi hipnozdasınız ya da şimdi
hipnoza gidiyoruz mesajını” direkt verirken, Erickson direkt olarak
hipnoza giriş işareti vermezdi. Örneğin danışanın hipnoza girişinden
sonra sesini ve konuşmasını yavaşlatarak, başını aşağıya indirerek veya
hastadan uzaklaşarak, sesinin yönünü ve tonunu değiştirerek hipnoza
giriş mesajını indirekt olarak verirdi. (Zeig & Lankton 1985). Danışana
bir şekilde hipnozda olduğunun mesajını vermek hipnoza daha derin
girilmesini sağlar. Kimse nereye gittiği belli olmayan bir yolda daha
fazla ilerlemek istemez. Bundan dolayı danışanın hipnozda olduğunu
hissetmesi bu açıdan önemlidir.
BEŞ HİPNOTİK CEVAP(4)
Çok düzeyli bir iletişimin sonunda beş subjektif tecrübe ortaya çıkar.
Hipnoz bu beş subjektif tecrübenin bir kombinasyonu yaşanıldığında
danışan tarafından bildirilir ve hipnoz danışan tarafından algılanır.
Doğal olarak meydana gelen bu hipnoz belirtilerini terapist hipnoza
atfederek hipnozu derinleştirebilir. Aslında bu belirtiler terapistin
elde etmek istediği amaçlardır. Hipnozun tanımlanması için beş
belirtinin de görülmesi gerekmez ve her danışanda farklı oranlarda
görülebilir. Genel olarak bu beş deneyim ne kadar artarsa hipnoz o kadar
derinleşir.
1. Modified Awarenes (Değiştirilmiş Farkındalık)
İndüksiyonun sonucu olarak danışanlar sıklıkla dikkat etme ve
konsantrasyon süreçlerinde değiştirilmiş bir farkındalıktan bahsederler.
Aslında farkındalıkta değişiklik bir çok şekilde meydana gelebilir.
Farkındalık bir şeye odaklanabildiği gibi dağılabilir de. Farkındalık
içe yönelmiş, dışa yönelmiş veya bölünmüş olabilir. Her şekilde danışan
tarafından bu durum hipnoz olarak rapor edilir. Bu yüzden danışanlar sık
sık “Sizi dinliyordum ama bir parçam başka bir yerlerdeydi” şeklindeki
farkındalığın bölünmesini de hipnoz olarak algılarlar. Burada önemli
olan nokta farkındalığın çok yönlü olarak değiştirilmiş olmasıdır.
Ericksonian hipnozda aslında dikkatin içe yöneltilmesi gibi zorunlu bir
kural yoktur.
2. Altered İntensity (Değiştirilmiş Yoğunluk)
Başarılı şekilde hipnoz uygulanmış kişilerin ikinci olarak belirttikleri
farklılık değiştirilmiş yoğunluktur. Bu yoğunlaşma etkisinden dolayı
bazı hatıralar hipnozda çok canlı yaşanılabilir.
3. Avolitional Experiences (İradi Olmayan Deneyimler)
İradi olmayan deneyimler fiziksel ve zihinsel olabilir. Fiziksel olan
deneyimlere örnek vermem gerekirse: Bir danışanım vücudunu iki kat
halinde algılamış, bir diğeri kollarının uzadığını hissetmiş, bir
başkası ise düz uzandığı halde yan yattığını söylemişti. Yine hipnoz
esnasında bir danışanımın çok özlediği babasını birden bire karşısında
gördüğünü söylemesi de zihinsel iradi olmayan deneyimlere örnek olarak
gösterilebilir.
Zihinsel ve fiziksel, iradi olmayan deneyimler telkine bağlı olmadan
kendiliğinden de ortaya çıkabilir. Oto hipnoz esnasında oluşmaları da
mümkündür. Bu tür deneyimleri ben mutlaka anlamlandırmaya çalışırım. Hiç
bir şeyin durduk yerde ortaya çıkmayacağını düşünüyorum. Bu tür
deneyimler tesadüfe bağlı değildir. Örneğin ellerinin uzadığını hisseden
danışan bazı şeyleri kontrol etmek istediğini vurguluyor olabilir.
Hipnoz esnasında bu tür deneyimler danışanları şaşırtır. Korkulacak bir
şey olmadığını bu tür deneyimlerin hipnozun belirtileri olduğu
vurgulanarak hipnoz derinleştirilebilir.
4. Avolitional Responsivenes (İradi Olmayan Tepkiler)
Bu konunun yukarıdaki iradi olmayan deneyimlerle benzerlikleri vardır.
Hipnoz esnasında danışanın terapiste verdiği irade dışı tepkiler
farklılıklar gösterebilir. Danışan sorulan sorulara vereceği cevapların
süresi çok uzayabilir, cevap verdiğinin de farkında olmayabilir,
sorulara çok kısık sesle cevap verebilir.
5. Durumu Hipnoz Olarak Tanımlamak
Danışan yukarıda anlatılan deneyimleri yaşarken bunun hipnozdan
kaynaklandığını tahmin edemeyebilir. Korkulacak bir şey olmadığını bu
tür deneyimlerin hipnozun belirtileri olduğunu vurgulayıp hipnoz
derinleştirebilir.
Tüm bu hipnoz belirtilerinin oluşmasının ya da hipnoterapist tarafından
telkinle oluşturulmasının nedeni nedir? Bu beş belirtiyi, yani hipnozun
oluşturulma nedenini klasik hipnozcular telkinler verebilmek amacına
bağlarlar. Ancak modern hipnoz anlayışına göre “neden” danışan ile uyum
ve işbirliğini geliştirmek, danışanın gizli yeteneklerini tedavide
kullanarak onu etkilemek ve olumlu davranışların ortaya çıkmasını
sağlamaktır.
BEN HİPNOZDA MIYIM Kİ ?
Bazı danışanlarımla seanslar bittikten sonra yaptığım telefon
görüşmelerinde şu soruyu sık sık duyarım: Ben gerçekten hipnozda mıydım
? Oysa hipnoterapi bitmiştir danışan problemlerinden çoktan
kurtulmuştur. Hipnoz konusunda bunca yanlış bilgi ve inanış varken
danışanın hipnoza girdiğini anlamasını beklemek oldukça zordur.
Amerikanın önde gelen hipnoterapistlerinden Psikolog Roberta Temes’e bir
danışanı gönderdiği mektubunda:
Sevgili Doktor,
Yanlış anlamayın ama benim hipnoz olduğumdan emin misiniz ? Bu arada
size iyi haberim var. Geçenlerde yoğun bir şekilde sigarayı bırakma
düşüncesi gelmeye başladı. Bu düşüncelerin ardından artık sigara
içmiyorum.
Roberta’nın bu danışanı hipnoterapiye zaten sigarayı bırakmak için
gelmişti. Roberta hipnoz esnasında kendine yoğun düşünceler oluşturacak
şekilde bir hafta sonra sigarayı bırakacağı telkinlerini danışanına
vermişti.
Bir danışanım;
- Hipnozda olduğumu anlayabileceğim deliller var mı,varsa nedir ?"
demişti. Aramızdaki diyalog şöyle devam etti:
Ben: Bana bahsettiğiniz konulardan daha önce gittiğiniz terapistler
dahil kimseye söz edebilmiş miydiniz ? Seansta kazandığınız içgörünün
bir benzerini daha önce kazanmış mıydınız?
Danışan: Hayır.
Ben: Hipnoza girmeden önce her şey hakkında sayısız soru soruyordunuz.
Hipnoz esnasında hiç soru sordunuz mu ?
Danışan: Hayır.
Ben: Daha önce hiç böyle bir deneyim yaşamış mıydınız ? Hiç bu kadar
gevşemiş miydiniz?
Danışan: Hayır.
Ben: Hipnoza girdiğiniz konusunda bundan daha güzel deliller olabilir mi
?
Danışan: Hayır.
Hipnoz hızlı etkili ve hoş bir teknik olmasına rağmen mitleri ve yanlış
inançları bol bir konudur. Hipnozu zaman zaman hipnozu uygulayan hekim
ve psikolog arkadaşlara uygularım. Yıllardır uygulayan insanlar bile
hipnoza girip girmedikleri konusunda tereddüt yaşayabilirler.
8.Bölüm
HİPNOZ ESNASINDA NELER GÖZLENİR
Erickson’a göre transın en önemli işareti danışanda duygusal, algısal,
duyusal, ve bilişsel değişiklikleri meydana getirebilmektir.
Kendiliğinden de meydana gelen hipnotik fenomenler (Amnezi, anestezi
vücut imajında meydana gelen değişiklikler, katalepsi, regresyon, time
distortion, vb.) hipnozun derinliğinin bir ölçütü olamaz (Erickson &
Rossi, 1979 s.11-12).
Sayın Hocam Ali Eşfer Müezzinoğlu’nun bakış acısı Milton Erickson’ın
bakış açısı ile bir çok noktada aynıdır. Ali Eşref Müezzinoğlu hocam
“hipnozun değil tedavinin derinliği önemlidir.” der. Hocamın bu
sözlerinden Türkiye’deki bilinçli hipnoz yaklaşımının kalitesinin Milton
Erickson kalitesine ulaştığını anlamak çok zor olmamalı. Kuruculuğunu
Opr.Dr. Hüsnü İsmet Öztürk’ün yaptığı bilinçli hipnoz yaklaşımı
gerçektende Milton Erickson’un yaklaşımı ile bir çok benzerlik
içermektedir. Yeri geldiğinde bu benzerlikleri işleyeceğim.
Eickson hastasının dikkatini içe, içsel araştırmalar yapmaya
yönlendirirdi. Hafif bir hipnoz sırasında hastada abartılı bir yüz
ifadesi ile birlikte, çok dikkatli bir bakış, göz kırpmama ve
hareketsizlik, nabız atışında azalma ve reflekslerde değişme gibi
durumlar gözlemlenirdi.
Hipnoz esnasında değiştirilmiş bir farkındalık ve yoğunluk halinden
dolayı zihinden geçen düşünceleri daha canlı olur. Ancak bir deneyim
olarak hipnoz kişiden kişiye farklılıklar gösterir.
Geleneksel hipnoterapistler danışana “Şimdi hipnozdasınız ya da şimdi
hipnoza gidiyoruz mesajını” direkt verirken, Erickson direkt olarak
hipnoza giriş işareti vermezdi. Örneğin danışanın hipnoza girişinden
sonra sesini ve konuşmasını yavaşlatarak, başını aşağıya indirerek veya
hastadan uzaklaşarak, sesinin yönünü ve tonunu değiştirerek hipnoza
giriş mesajını indirekt olarak verirdi. (Zeig & Lankton 1985). Danışana
bir şekilde hipnozda olduğunun mesajını vermek hipnoza daha derin
girilmesini sağlar. Kimse nereye gittiği belli olmayan bir yolda daha
fazla ilerlemek istemez. Bundan dolayı danışanın hipnozda olduğunu
hissetmesi bu açıdan önemlidir.
BEŞ HİPNOTİK CEVAP(4)
Çok düzeyli bir iletişimin sonunda beş subjektif tecrübe ortaya çıkar.
Hipnoz bu beş subjektif tecrübenin bir kombinasyonu yaşanıldığında
danışan tarafından bildirilir ve hipnoz danışan tarafından algılanır.
Doğal olarak meydana gelen bu hipnoz belirtilerini terapist hipnoza
atfederek hipnozu derinleştirebilir. Aslında bu belirtiler terapistin
elde etmek istediği amaçlardır. Hipnozun tanımlanması için beş
belirtinin de görülmesi gerekmez ve her danışanda farklı oranlarda
görülebilir. Genel olarak bu beş deneyim ne kadar artarsa hipnoz o kadar
derinleşir.
1. Modified Awarenes (Değiştirilmiş Farkındalık)
İndüksiyonun sonucu olarak danışanlar sıklıkla dikkat etme ve
konsantrasyon süreçlerinde değiştirilmiş bir farkındalıktan bahsederler.
Aslında farkındalıkta değişiklik bir çok şekilde meydana gelebilir.
Farkındalık bir şeye odaklanabildiği gibi dağılabilir de. Farkındalık
içe yönelmiş, dışa yönelmiş veya bölünmüş olabilir. Her şekilde danışan
tarafından bu durum hipnoz olarak rapor edilir. Bu yüzden danışanlar sık
sık “Sizi dinliyordum ama bir parçam başka bir yerlerdeydi” şeklindeki
farkındalığın bölünmesini de hipnoz olarak algılarlar. Burada önemli
olan nokta farkındalığın çok yönlü olarak değiştirilmiş olmasıdır.
Ericksonian hipnozda aslında dikkatin içe yöneltilmesi gibi zorunlu bir
kural yoktur.
2. Altered İntensity (Değiştirilmiş Yoğunluk)
Başarılı şekilde hipnoz uygulanmış kişilerin ikinci olarak belirttikleri
farklılık değiştirilmiş yoğunluktur. Bu yoğunlaşma etkisinden dolayı
bazı hatıralar hipnozda çok canlı yaşanılabilir.
3. Avolitional Experiences (İradi Olmayan Deneyimler)
İradi olmayan deneyimler fiziksel ve zihinsel olabilir. Fiziksel olan
deneyimlere örnek vermem gerekirse: Bir danışanım vücudunu iki kat
halinde algılamış, bir diğeri kollarının uzadığını hissetmiş, bir
başkası ise düz uzandığı halde yan yattığını söylemişti. Yine hipnoz
esnasında bir danışanımın çok özlediği babasını birden bire karşısında
gördüğünü söylemesi de zihinsel iradi olmayan deneyimlere örnek olarak
gösterilebilir.
Zihinsel ve fiziksel, iradi olmayan deneyimler telkine bağlı olmadan
kendiliğinden de ortaya çıkabilir. Oto hipnoz esnasında oluşmaları da
mümkündür. Bu tür deneyimleri ben mutlaka anlamlandırmaya çalışırım. Hiç
bir şeyin durduk yerde ortaya çıkmayacağını düşünüyorum. Bu tür
deneyimler tesadüfe bağlı değildir. Örneğin ellerinin uzadığını hisseden
danışan bazı şeyleri kontrol etmek istediğini vurguluyor olabilir.
Hipnoz esnasında bu tür deneyimler danışanları şaşırtır. Korkulacak bir
şey olmadığını bu tür deneyimlerin hipnozun belirtileri olduğu
vurgulanarak hipnoz derinleştirilebilir.
4. Avolitional Responsivenes (İradi Olmayan Tepkiler)
Bu konunun yukarıdaki iradi olmayan deneyimlerle benzerlikleri vardır.
Hipnoz esnasında danışanın terapiste verdiği irade dışı tepkiler
farklılıklar gösterebilir. Danışan sorulan sorulara vereceği cevapların
süresi çok uzayabilir, cevap verdiğinin de farkında olmayabilir,
sorulara çok kısık sesle cevap verebilir.
5. Durumu Hipnoz Olarak Tanımlamak
Danışan yukarıda anlatılan deneyimleri yaşarken bunun hipnozdan
kaynaklandığını tahmin edemeyebilir. Korkulacak bir şey olmadığını bu
tür deneyimlerin hipnozun belirtileri olduğunu vurgulayıp hipnoz
derinleştirebilir.
Tüm bu hipnoz belirtilerinin oluşmasının ya da hipnoterapist tarafından
telkinle oluşturulmasının nedeni nedir? Bu beş belirtiyi, yani hipnozun
oluşturulma nedenini klasik hipnozcular telkinler verebilmek amacına
bağlarlar. Ancak modern hipnoz anlayışına göre “neden” danışan ile uyum
ve işbirliğini geliştirmek, danışanın gizli yeteneklerini tedavide
kullanarak onu etkilemek ve olumlu davranışların ortaya çıkmasını
sağlamaktır.
BEN HİPNOZDA MIYIM Kİ ?
Bazı danışanlarımla seanslar bittikten sonra yaptığım telefon
görüşmelerinde şu soruyu sık sık duyarım: Ben gerçekten hipnozda mıydım
? Oysa hipnoterapi bitmiştir danışan problemlerinden çoktan
kurtulmuştur. Hipnoz konusunda bunca yanlış bilgi ve inanış varken
danışanın hipnoza girdiğini anlamasını beklemek oldukça zordur.
Amerikanın önde gelen hipnoterapistlerinden Psikolog Roberta Temes’e bir
danışanı gönderdiği mektubunda:
Sevgili Doktor,
Yanlış anlamayın ama benim hipnoz olduğumdan emin misiniz ? Bu arada
size iyi haberim var. Geçenlerde yoğun bir şekilde sigarayı bırakma
düşüncesi gelmeye başladı. Bu düşüncelerin ardından artık sigara
içmiyorum.
Roberta’nın bu danışanı hipnoterapiye zaten sigarayı bırakmak için
gelmişti. Roberta hipnoz esnasında kendine yoğun düşünceler oluşturacak
şekilde bir hafta sonra sigarayı bırakacağı telkinlerini danışanına
vermişti.
Bir danışanım;
- Hipnozda olduğumu anlayabileceğim deliller var mı,varsa nedir ?"
demişti. Aramızdaki diyalog şöyle devam etti:
Ben: Bana bahsettiğiniz konulardan daha önce gittiğiniz terapistler
dahil kimseye söz edebilmiş miydiniz ? Seansta kazandığınız içgörünün
bir benzerini daha önce kazanmış mıydınız?
Danışan: Hayır.
Ben: Hipnoza girmeden önce her şey hakkında sayısız soru soruyordunuz.
Hipnoz esnasında hiç soru sordunuz mu ?
Danışan: Hayır.
Ben: Daha önce hiç böyle bir deneyim yaşamış mıydınız ? Hiç bu kadar
gevşemiş miydiniz?
Danışan: Hayır.
Ben: Hipnoza girdiğiniz konusunda bundan daha güzel deliller olabilir mi
?
Danışan: Hayır.
Hipnoz hızlı etkili ve hoş bir teknik olmasına rağmen mitleri ve yanlış
inançları bol bir konudur. Hipnozu zaman zaman hipnozu uygulayan hekim
ve psikolog arkadaşlara uygularım. Yıllardır uygulayan insanlar bile
hipnoza girip girmedikleri konusunda tereddüt yaşayabilirler.
9.Bölüm
ERİCKSONİAN YAKLAŞIMDA GÖZLEMİN ÖNEMİ
“Konuşmalarımızın çoğunu dilimizle değil bedenimizle yaparız.”
Milton H. Erickson
Ronald Havens (1985) Erickson’un çalışmalarında göze çarpan önemli
özelliğin “gözlem ve pragmatizm” olduğunu söyler. Havens ayrıca
Erickson’un yaklaşımını başka ekollerle bağdaştırmaya çalışmanın çok
yanlış olacağını vurgulamaktadır.
Erickson, danışanları iyi gözlemleyerek hipnoterapi konusunda birçok
gerçeğe dikkatimizi çekmiştir. Ancak o üstün gözlem gücünü teorilere
ulaşmak için kullanmamıştır. Teorilerle uğraşmanın umutsuz bir uğraşı
olduğunu vurgulayarak asıl dikkatimizi vermemiz gereken noktanın,
danışanlardan elde ettiğimiz sonuçlar olduğunu vurgular. Bu özelliği
herhangi bir psikoterapistte görmek oldukça güçtür.
GÖZLEMİN GÜCÜNÜ GÖSTEREN BİR VAKA
Sol elini sürekli ağzında tutarak ağzını gizleyen bir kadın Erickson’a
gelir. Sokakta bile bu şekilde yürümekte, lokantada eli ağzında yemek
yemektedir. Adeta eli ağzına yapışmış durumdadır. 10 yaşındayken bir
trafik kazasında ön camdan dışarı fırlamış. Bu 10 yaşındaki bir kız için
korkunç bir tecrübe. Ağzı cam parçaları tarafından kesilmiş ve çok kan
kaybetmiştir. Ağzının hep kesik olduğu düşüncesiyle büyümüş, kimsenin
ağzına bakmasını istemediğinden, sürekli ağzını kapalı tutmuştu.
Erickson kadına cilt bakımı ile ilgili bir kitap verir. Kitapta yüzdeki
güzel kıvrımlar ve noktalar adlı bölüm dikkatini çeker. Erickson
danışanın yüzünde olduğunu sandığı yara izine dikkat çekeceğini
düşünmüştür. İnsanın yüzünde böyle güzel küçük nokta ve kıvrımların
olması fikri ona oldukça çekici gelmiştir. Erickson danışanından kendi
yüzündeki yara izini yani güzel bölgeyi çizmesini ister. Sonra da
danışanından bir erkek arkadaşı ile çıkmasını ister. Ancak buluşmaya iki
elinde çanta ile giderse, partnerinden iyi geceler öpücüğü alacağını,
hem de öpücüğün tam yara izinin, o güzel kıvrımın üzerine geleceğini
anlatır. İyi geceler öpücüğüne izin verdiğinde erkeğin her zaman
saklamaya çalıştığı yerinden, yaralı tarafından öptüğünü fark eder.
Çıktığı altı erkeğin hepsinin de yüzünün yaralı tarafını öptüğünü
hayretle görür ve artık yüzünü eliyle saklamaktan vazgeçer.
Erickson’un açıklamasına göre kadının farkında olmadığı şey; meraka
kapıldığı anlarda kafasını istem dış olarak hep sol tarafa çevirmesidir.
Erkek şimdi beni yara yerimden öpecek mi diye her merak ettiğinde
bilinçdışı olarak kafasını sola çevirir ve böylece adam sağ taraftan
öpmek zorunda kalır. Yara izi de oradadır.
Erickson “Ne zaman danışımın bu durumunu bir toplulukta anlatsam
kadınların yüz kaslarını hareket ettirdiklerini, yüz ifadelerini
değiştirdiklerini görüyordum.“ diyor. Buna subliminal etki diyoruz.
Erickson'un bu vakada yaptığı en önemli şey: danışanının yüzünü saklamak
şeklinde kullandığı savunma mekanizmasından kurtarmak ve devamında
bilinçdışı otomatik bir davranışın yardımıyla beraber olduğu erkeklerin
küçük ve önemsiz bir yara izini öpülecek nokta haline getirmekti.
Erickson bunu bayanın kendi kendine keşfedeceğini tahmin ediyordu (Rosen,
1982).
Ben bu vakayı okuduktan sonra evde küçük bir mola verip biraz televizyon
izledim. TV kanallarımızdan atv de H.G isminde ünlü bir manken bir
programa konuk olmuştu. Yaklaşık yarım saat H.G’nin mimiklerini çok
dikkatli şekilde takip ettim. H’nin aklına ne zaman alternatif bir
düşünce gelse kafasını baktığı yönün aksi istikamete çok hızlı bir
şekilde çeviriyordu. Sonra tekrar aynı istikamete bakıyordu. Soru
sorarken kaşlarını yukarı kalkıyordu. Şüphe içindeyken kaşlarını yine
yukarı kaldırıyordu. Gözlerinin aldığı şekli ile konuşmanın duygusal
içeriği arasında da bağlar olduğunu gördüm.
İnsanların mimikleri ile konuşmanın duygusal içeriği arasında bağlar
olması fikri kimseyi şaşırtmayacaktır. Ama bu bağlar Erickson yönteminde
büyük önem taşımaktadır. Geleneksel hipnozcular genellikle işe gözlerini
uzun süre kırpmadan bakma egzersizleri yapmakla başlarlar. Oysa
Ericksonian hipnoza başlamak için işe insanların mimiklerini aylarca
gözlemlemek gerekir. Bazen mimikler terapistlere danışanları hipnozda
iken elde edecekleri bilgiden kat kat daha fazlasını verebilir.
TV spikerleri “Şimdi kısa bir reklam arası veriyoruz.” derken onları
dikkatlice hiç gözlediniz mi? Bu cümleyi her söylediklerinde mimikleri
aynıdır. Kabul eder misiniz gibisinden kafalarını yukarıdan aşağıya
hareket ettirirler. Çünkü hissedilenler aynıdır.
Gözlem gücümü geliştirmek için ben de evde kedilerimi gözlemlemeye
başladım. İşe en küçük kedimiz Lara ile başladım. Lara daha önceleri sık
sık çalışma masama gelir kitap okuyorsam kitabın üzerine, bilgisayarda
çalışıyorsam klavyenin üzerine otururdu. Kafamı çevirirsem omuzlarıma
çıkardı. Miyavlamalarına dikkat ettim. Bir miyavlaması oldukça uzun
sürüyordu. Yaklaşık 5 saniye. Sonra mutfağa gidip mamasını verdim.
Yedikten sonra masama çıkıp önümde kuyruğu havada başı yerde kısa kısa
yaklaşık 0.5 saniye miyavlamaya başladı. Kısa miyavlamaların anlamı:
“Doydum bir sorunum kalmadı teşekkür ederim” demek olmalıydı. Peki ama
başını neden yere yaklaştırıp önümde kıçını havaya kaldırarak duruyordu
ki? Biraz düşündüğümde bunun anlamının da “ Bak başımı sana uzatıyorum
beni sevmene izin veriyorum” demek olduğunu anladım. Öyle ya bir canlı
başını yukarı kaldırıp etrafa bakınıyorsa bir şeye ihtiyacı var
demektir. Bunun tersini yapıyorsa artık bir şeye ihtiyacı olmadığından
emin ve rahattır. Daha sonraki günlerde Lara’nın ihtiyaçlarının
aciliyetine göre miyavladığını anladım. Yani ihtiyaçları ne kadar acil
ise miyavlamaları arasındaki süre de o kadar kısalıyordu. Artık Erickson
sayesinde kedilerimle konuşmayı da öğrendim dermişim.
Eyvah ! kedim Lara yine geldi ve klavyeye basıyorrrrrrrr
yedfffdfggdfslkmğlkkkkkkkkklaaamdfkgafdkgmuuuıpdaflöbvslkrrrrrrrrrrrrrr.
Aylarca insanları Erickson gibi gözlemledikten sonra şöyle dedim kendi
kendime:”Teşekkürler Erickson yine senden bir çok şey öğrendim. Meğer
ben de insanlara bakan körlerdenmişim. İnsan mimikleri tahmin
ettiğimizden çok fazla anlam yüklü.”
NELER GÖZLEMLENMELİDİR ?
Erickson danışanın her türlü doğal ve otomatik hareketlerini
gözlemlerdi. Başlıcaları aşağıdaki gibidir.
1. Danışanın baş ve el hareketleri,
2. Göz kırpmasının hızlı mı yavaş mı yoksa sık mı olduğu,
3. Ayakların hareketi, ellerin pozisyonu ve hareket yönü (örn:eller
birbiri üzerinde durduğunda danışan savunma pozisyonunu almıştır),
4. Dudak ıslatmaları, yutkunmaları, kaşların hareketi, ağzın etrafındaki
gerilme ve gerilim.
5. Ofise nasıl gelirler. (Bazıları etrafına bakınır, bazılarının ise
etraflarındaki hiçbir şey umurunda değildir.)
6. Danışanın oturuşuna. Otururken vücudunun duruşuna .Örneğin başı ya da
vücudu bir yana yatma eğiliminde olup olmaması v.b.
7. Giysileri için seçtikleri kumaşın cinsi. Ayakkabıları.
8. Nefes alma hızları.
9. Gözbebeğinin büyüyüp küçülme hareketleri ve her iki göz bebeğinin
eşit şekilde hareket edip etmediği.
10. Bedenin ajitasyonuna.
Diyebilirsiniz ki tüm bunları gözlemlemenin bir terapiste ne yararı
olabilir ? Erickson bu soruya şu cevabı verir: “ Anormalin ne olduğunu
anlayabilmek (gözlemleyebilmek) için önce normalin ne olduğunu bilmemiz
gerekir. Bundan dolayı o her zaman herkesi gözlemlerdi.
Lankton, Erickson’a göre tüm davranışlarımızın ideamotor (hipnozda
insanların sorulara vücut hareketleri değişiklikleri veya işaretleri ile
yanıt vermesi) davranışlar olduğunu söylüyor (Lankton, 1983 s.125). Bu
doğrultuda beden dilinin tüm şekilleri ideamotor işaret sistemi olarak
anlaşılabilir (Erickson & Rossi, 1981, s.19).
Erickson konuşmalardaki duraklamaları düşüncenin içe yönelmesi ve
derinlemesine düşünme olarak değerlendirirdi. İçsel konsantrasyon varsa
beden dilimiz hipnozdaki beden dilinin özelliklerini kazanmaya başlar (Erickson
& Rossi, 1979 s.16).
Erickson danışanın beden dilini okuduğunu danışana gerektiği kadar
hissettirerek töropatik bir hipnoz oluştururdu. Terapisti tarafından
anlaşıldığını (beden dilinin okunduğunu) hisseden danışan gevşer ve
rahatlardı. Bu durumda danışanların ideamotor olarak verdikleri
yanıtların sayısı artardı.
Erickson danışanın beden dilini okuduğunu danışana gerektiği kadar
hissettirerek töropatik bir trans oluştururdu. Terapisti tarafından
anlaşıldığını (beden dilinin okunduğunu) hisseden danışan gevşer ve
rahatlardı. Bu durumda ideamotor olarak verdikleri tepkilerin sayısı
artardı.
ZİHİN OKUMA (MİND READİNG)
Erickson'un en önemli ve kullanışlı tekniklerinden biri de zihin okuma (mind
reading) olarak adlandırılabilir. Teknik danışanın dikkatli bir şekilde
gözlenmesi ve davranışlarının bir aynada yansıyormuş gibi taklit
edilmesiyle başlar. Bu tür bir ilişki samimi bir ilişkiye (Rapport)
zemin hazırlamaktadır. Rapport tüm psikoterapilerde zorunludur.
Hipnoterapide rapport diğer terapilere nazaran çok daha kısa sürede
olumlu sonuçlar vermektedir. Psikoterapi bağlamında rapportun önemine
ilk defa Anton Mesmer değinmiştir. Tüm psikoterapilerde bu tekniğin
merkezi bir öneme sahip olduğu bilinmektedir. Kimse olumlu ilişkiler
kuramadığı, iyi şeyler hissetmediği bir terapistle yola devam etmek
istemez.. Güçlü bir teröpatik ilişki danışana anlaşıldığını ve güvende
olduğunu hissettirir. Ancak bu güvenle danışan içsel yaşamının
kapılarını terapistine açabilir.
Romans, rapport fikrini ne kadar çarpıcı cümlelerle ifade
ediyor;"Danışan o anda zevk alıyorsa, terapistte zevk almalıdır, seans
esnasında iki beden olmasına karşılık bir zihin bulunmalıdır."
Bu konuda başka bir çarpıcı ifade de Scheeflen ‘dir:"Danışanınız ve siz
sigara içiyorsanız sigaranızın dumanını onunla aynı anda
üfleyebilirsiniz. Onunla aynı yüz ifadesini göstermelisiniz. Bazen aynı
kelimeleri ve mimikleri kullanmalısınız."(1973,p146)
Ancak danışanı taklit etmeyi çok abartırsanız bu tehlikeli olabilir. Bu
teknik danışanın kızgınlık duygularını ortaya çıkarmayacak şekilde
dozunda kullanıldığında yararlı olur.
Erickson iyi bir rapport sağlamak amacıyla:
1. Danışanın kullandığı önemli kelimelerin aynısını kullanırdı.
2. Danışanın yüz ifadesini takınır ve onun oturduğu gibi otururdu.
Sesini ve nefes alışlarını danışanınkine benzetirdi.
3. Metaforları kullanırdı.
Tüm bunlardan sonra bilinçli ve bilinçaltı rapport sağlanmış olur.
Erickson'un kendi terapisinin etkili sonuçlar vermesini, rapportun çok
çabuk sağlamasına böylelikle danışanın tüm dikkatini toplayabilmesine
bağladığını bildirmiştir (Lankton, 1983).
BAYKUŞ GİBİ ÖTMEYECEĞİM
Erickson bir algı ustasıdır. Bir grup öğrencisi onun üstün algılama ve
çevreyi gözlemleme gücünü test etmek ister. Bu amaçla öğrencileri
ofisindeki çok kalabalık bir raftaki küçük bir baykuş heykelini hafifçe
farklı yöne çevirirler. Kendisinin bu küçük değişikliği fark edip
edemeyeceğini merak ederler. Acaba Erickson nasıl tepki verecektir?
Erickson gün boyunca heykelcikteki değişiklik hakkında hiçbir şey
söylemez. Günün sonunda herkes ofisten ayrılırken “Zamanı gelmişken,
konuşmamı istediğiniz diğer konu var ya, işte o konuda baykuş gibi
ötmeyeceğim” der.
PSİKOLOG ARTHUR
Psikoloji öğrencisi olan Arthur, Erickson’u çok sevmekte ona hayranlık
duymaktadır. Onun teşvikleri ile Arthur Tıp Fakültesine girer. Fakültede
yine çok sevdiği bir profesör, Arthur’a sınavdan korkup korkmadığını
sorar. "Sınavdan neden korkayım hocam, çıkacak on sorunun hepsini
biliyorum" Hoca, çıkacak soruların ne olduğunu sorduğunda Arthur
soruların hepsini bilir. Genç bunun üzerine dekanın odasında bulmuş
kendini. Oysa yıl boyunca hocasının mimiklerini çok iyi gözlemlemiş,
hoca için hangi konunun önemli olduğunu anlamıştır. Arthur’un soruları
bilmesi bilinçli ve zekice yapılmış bir gözlemdir sadece. Defterine
sınavda çıkma ihtimali olan soruları özel bir işaretle de
işaretlemiştir. Arthur’un defterini sınıfa getirten dekan incelemeleri
sonucu gencin söylediklerinin doğru olduğunu, yani soruları çalmadığını
sadece hocasıyla iyi empati kurarak, çok iyi gözlemlediği için sınavda
çıkabilecek soruları tahmin ettiğini anlamıştır.
Burada yeri gelmişken bir anımı nakletmeliyim: Üniversitede en zor
derslerimizden bir tanesi Prof.Dr Yılmaz Özakpınar’ın hafıza dersi idi.
O kadar zor ki hayatımda hiçbir sınavdan yüz üzerinden yedi aldığımı
hatırlamam. Notu duyunca içimde oluşan o koskocaman bir boşluk hissi
anlatılmazdı. Ne kadar çalışırsan çalış bu dersi geçmek için bir türlü
yeterli olamayabiliyordu. Sınav kağıdına sayfalarca yazı yazan en
çalışkan öğrenciler bile hayal kırıklığına uğrardı. Hocanın sözlerini
aynen ezberle, sınavda cevap olarak yaz, yine geçer not almak imkansız
gibi bir şeydi. Bölümümüzde bu dersten kaldığı için okulu üç dört yıl
uzatanlarla sık sık karşılaşıyorduk. Derse çalışırken bilinçaltım
gizliden gizliye faaliyet halindeydi. Hoca bizden acaba ne istiyor ?
diye düşünürken gözlerim hocanın fotokopi olarak verdiği notların
üzerinde takılı kalmıştı. Tesadüf o ki tam o esnada koyu siyah harflerle
yazılmış bir paragrafı okuyuverdim. Bilinçaltım hemen orada bir patlama
yaptı. Evet dedim kendi kendime. Kendimi hamamda suyun kaldırma
kuvvetini keşfeden zat-ı muhterem gibi hissediyordum . Elimde hocanın
geçen yıllarda sorduğu sorular vardı. İnceleyince hocanın sınavda soru
olarak koyu siyahla yazdığı yerlerden sorduğunu anlayıverdim.
Her sorunun cevabı dolaylı yoldan da olsa bu paragraflarla ilgiliydi.
Ben de final sınavında cevaplarımı paragraflardan yola çıkarak
veriyordum. Nihayetinde final sınavından yanlış hatırlamıyorsam 70 gibi
bir not almıştım. Bu hoca için için bu not inanılmazdı ve daha önce
aldığım notun tam on katıydı. Diğer öğrenciler hocanın yarattığı korku
dolayısı ile hocanın kitabını ezberleseler de dersi geçemiyorlardı.
GÜNEY AVRUPALININ EL YAZISI
Bir kadın Erickson’a gelir. Erickson kişisel bazı bilgilerini (telefon
adres vs.vs.) yazması için danışanına bir kağıt verir. Erickson araya
girerek “Avrupa göçmenisiniz değil mi?” der. Kadın “evet” der ve yazmaya
devam eder. Yazmayı Avrupa’da öğrenmiş olanların yazısı ile Amerika’da
öğrenmiş kişilerin metinlerinde ne gibi bir farklılık olduğunu Erickson
bilmektedir. Erickson daha sonra “Muhtemelen Güney Avrupalısınız, İtalya
veya Yunanistan olabilir” der. Erickson bilmiştir. Sonra Erickson “
Çocukken kiloluydunuz değil mi?” der. Oysa şu anda bu insan oldukça
zayıftır. Danışan çok şaşırmış bir vaziyette nasıl bildiğini sorar.
Erickson “Kalemi kilolu insanlar nasıl tutuyorsa öyle tutuyorsunuz” der.
FREUD NE DİYOR?
Bakınız Sigmund Frued gözlemin gücünü nasıl açıklıyor:
" Kendimi hipnozun zorlayıcı gücüne başvurmaksızın, sadece ne
söylediklerini ve ne yaptıklarını gözlemleyerek insanların kendi
içlerinde sakladıklarını gün ışığına çıkarmayla görevlendirdiğimde, bu
görevin çok zor olduğunu düşündüm. Görmek için gözlere işitmek için
kulaklara sahip olan kimse, hiç bir faninin bir sır saklayamayacağı
konusunda kendi kendini ikna edebilir. Eğer dudakları sessizse, parmak
uçlarıyla sohbet eder; her bir gözenekten kendini ele verecek şeyler
çıkar. Ve bu nedenle ruhun en çok saklanmış gizli yerlerini bilinçli
hale getirme görevinin başarılması mümkündür” (Freud,1901/1905a,ss.77-78).
SONUÇLAR
1- Bilinçaltımız benzemek ister. Esneme bu yüzden bulaşıcıdır. Tanışmak
istediğin birinin yanına oturur ve aynı şekilde nefes alırsanız sizinle
tanışacaktır.
2- Oturan bir kişiye ayakta durarak konuşmalar yaparsanız büyük
olasılıkla rahatsız olacaktır ve oturmanız için ısrar edecektir. Uyum
iletişimin kalitesini arttırır. İletişimde Ericksonian uyum bir taklit
değildir, ritmi yakalamaktır. Tıpkı dans etmek gibi. Dansçılar birbirini
kopyalamazlar bütünlerler. Beden dilinde uyumu sağlamak karşınızdaki
kişinin size kapılarını açmasını sağlayabilir.
3- Albert Mehriban 1981 yılında yaptığı çalışmada, beden dili ve ses
tonunun kişilerin güvenilirliği üzerindeki etkisini araştırmıştır. Bunun
ardından yapılan araştırmalar da, kelimeler ile beden dili çeliştiğinde,
bilinçli dikkatimizi kelimeler üzerinde yoğunlaştırsak bile, sözsüz
mesajı hemen her zaman en önemli unsur olarak algıladığımızı
göstermiştir. Bazen neden bir kimseye güvenemediğimizi anlayamayız, oysa
bunun nedeni karşımızdaki kişinin beden dilinin bilinçdışımızda
bıraktığı intibadır (O’Connor & Mc Dermot, 1996).
4- Eğer beden dilindeki uyumun gücü hakkında kuşkunuz varsa, şu deneyi
yapınız. Öncelikle konuştuğunuz kişinin beden diline uyun. Aynı beden
duruşunu alın. El ve kol hareketlerinizin sıklığını ve hızını
karşınızdaki kişiye uydurun. İletişiminizin nasıl ahenkli olduğunu fark
edeceksiniz. Daha sonra uyumu bozun. Beden dilinizi tümüyle farklı hale
getirin. İletişiminiz kopma noktasına gelecektir.
10.Bölüm
ERİCKSONİAN PSİKOTERAPİ
Erickson hipnozdan aldığı teknikleri indüksiyon ritüeline gerek olmadan
başarılı bir şekilde psikoterapiye uygulamaktaydı. Yani “hipnoz
yapmadığında” bile hipnoz yapan bir insandı (Zeig, 1985 S.5). Bu
bakımdan Ericksonian Hipnoz ve Ericksonian psikoterapi arasında fark
yoktur bile denilebilir. Zaten onun yaklaşımı töröpatik hipnoz olarak
isimlendirilir.
DANIŞAN DEĞİŞİME ZORLANMAZ
Ericksonian Psikoterapinin en belirgin özelliklerinden birisi danışanın
değişime zorlanmamasıdır. Bu özelliği bakınız Erickson nasıl vurguluyor.
"Psikoterapide ilk anlamanız gereken şey; danışanın düşüncelerini
değiştirmeye zorlamamanız gerektiğidir. Danışanınızın düşüncelerini
değiştirmeye zorlamaktansa o düşünce ile birlikte yol alınız (o
düşünceye eşlik ediniz) ve danışanınızın düşüncelerini kendi isteğiyle
değiştirmesine olanak sağlayan durum ve fırsatlar yaratınız." (Erickson
& Zeig, CP, p.335)
PSİKOTERAPİDE TECRÜBE Mİ ÖNEMLİDİR YENİLİKÇİLİK Mİ?
"Her hasta için yeni bir teori geliştiririm."
Dr. Milton. H. Erickson
Kısa dönem terapileri uygulamada bazı araştırmalar (Frank,1973, S.167)
göstermiştir ki henüz üniversite sıralarındaki öğrenciler,
psikiyatristlerle aynı oranda başarılı sonuçlar elde edebilmektedirler.
Çünkü psikiyatristlerin elindeki "tecrübe" öğrencilerin elindeki
yenilikçiliğe ve dinamizme galip gelememektedir. Prof.Dr.Sidney Rosen
Ericksonian terapide öğrencilerde bol miktarda bulunan merakın,
gayretin, şevkin, yenilikçiliğin her zaman olumlu sonuçlar getirdiğini
vurgular ( Zeig & Lankton 1985 S. 8).
TERAPİST AKTİF OLMALIDIR
Erickson eğer siz yapmazsanız ben yaparım diyecek kadar terapide
aktiftir. Terapist sadece konuşan ya da telkin veren kimse değil
gerektiğinde organize eden, yaparak gösteren bir rehberdir. Erickson
terapiyi rahatlıkla seans odasının dışına çıkarabilirdi. İnsanlara kaba
davranmakla ilgili sorunu olan bir hastası ile akşam yemeğine çıkarak
hastasının garsonlara davranışları üzerine psikoterapi yapabilirdi.
Ericksonian psikoterapi esnek ve stratejiktir. Erickson "Psikoterapide
tüm yaptığınız ilk önce hastanızın dünyasını örneklemek, sonra hastanın
dünyasına örnek olmaktır." demektedir.
ÇOK BOYUTLU (MULTİ LEVEL) İLETİŞİM GEREKTİRİR
Ericksonian psikoterapi, hastayla multilevel (çok taraflı, çok yanlı)
iletişim gerektirir. Tüm psikoterapistler bilir ki hasta bir çok şekilde
ve çok boyutlu olarak terapisti ile iletişime geçebilir. Erickson bunun
bilincine varmamızı sağladı. Bir bayan danışanım duygularını resim
çizerek ifade etmeyi seviyor, eve kapanıyor ve dışarı çıkmıyordu. Her
seanstan önce bana karanlık canavarlarla dolu, cehennem tasvirli
resimler getirirdi. Çünkü evin dışındaki dünyayı adeta bir cehennem
olarak görüyordu. Ben de getirdiği cehennem manzaralı resmin hemen
kenarına iki yumurta, iki kedi bir tava, çatal-bıçak, yatak-yorgan, çöp
kovası gibi nesnelerin resmini çizdim. Danışanıma verdiğim gizli telkin
şuydu:"Evden dışarı çıkmazsan hayatın bu ev eşyaları gibi basit ve
anlamsız bir hale gelir”
Erickson’a göre psikoterapi "İyi fikirlerin, kötü fikirlerle yer
değiştirmesidir." (Erickson’un sohbetlerinden alınmıştır ,1978).
Erickson psikoterapi, patolojiye odaklanmayan bir öğrenme yaklaşımıdır.
Erickson nevroz ve psikoz gibi yaşam sorunlarını "Defolu bir öğrenmenin
ürünü" olarak görürdü. Ericksonian yaklaşımda hipnoz terapistin
danışanıyla en iyi kontağı kurabilmesi ve onu anlayabilmesi için bir
vasıtadır (Zeig & Lankton, 1985).
İHTİYAÇ DUYDUĞUMUZ KAYNAKLAR İÇİMİZDE MEVCUTTUR
Erickson’a göre psikoterapi ortamında danışanın ihtiyaç duyabileceği her
türlü kaynak bilgi, danışanın özgeçmişinde ve içinde mevcuttur.
DANIŞANIN RUH HALİ DEĞİŞTİRİLMELİDİR
Tüm psikoterapilere şöyle bir göz attığımızda değiştirilmiş bilinç
hallerinde değişimin meydana gelme ihtimalinin yüksek olduğunu görürüz.
Psikoterapistlerinde tatile çıkmayı önermelerinin önemli bir nedeni,
tatilde danışanın her zamanki alıştığı bilinç halinden çıkarak daha
farklı bir bilinç haline girmesine yardımcı olmaktır.
Rossi hipnotik indüksiyonun basamaklarını açıklarken ikinci basamakta
danışanın alışılmış zihinsel olumsuz kurulumlarını (Erickson’un ifadesi
ile mental setlerini) kesintiye uğratmak gerektiğini belirtmektedir (Erickson
& Rossi, 1979). Erickson’a göre danışanın algı ve davranışlarında
meydana getirilecek her yumuşama yararlıdır.
PSİKOTERAPİ SAMİMİYET VE YAKINLIK (RAPPORT) İÇERMELİDİR
Erickson’a göre teröpatik ilişki samimi ve yakın olmalıdır. Terapist ile
danışan arasındaki kalın duvarlar yıkılmalıdır ki danışan telkine açık
olsun ve terapistinin telkinlerini kendi doğal düşünceleriymiş gibi
kabul etsin.
SELF KONCEPT’İN (BENLİK SAYGISI) DEĞİŞTİRİLMESİ GEREKİR
Tüm başarılı psikoterapiler gizli veya açık şekilde danışanın kendilik
kavramı hakkındaki imajlarını değiştirirler. Danışanın içsel senaryoları
ve içsel diyalogları trans durumunda değiştirilmeye çok yatkındır.
DENEYİM DAHA ÖNEMLİDİR
"Psikoterapi kitaplardan öğrenilmez. Psikoterapi tecrübe ile öğrenilir."
(Erickson’un kişisel sohbetlerinden)
From ve Reichman’in dediği gibi "Hastanın tecrübeye ihtiyacı vardır,
açıklamaya değil. "Danışan doğal olarak kendisi hakkındaki bir çok şeyi
terapistinden daha iyi bilebilir. Yüksek konsantrasyonun bulunduğu
hipnoz halinde danışana elbette olumlu deneyimler yaşattırmak daha
kolaydır. Erickson bu bakımdan fantezileri ve geçmiş deneyimleri gündeme
getirir.
TERCİHLERİ ÖĞRETİNİZ
Erickson’a göre insanlar hasta ve sorunlu iken bile kendileri için en
iyi tercihi yapmışlardır. Semptomlar danışanların kendi tercihleridir.
Bu tercihler bilinçli ya da bilinçdışı yapılabilir. Terapist, danışanın
seçeneklerini arttırmanın yollarını aramalıdır.
Erickson’a cinsel sorunları ve kusma şikayeti olan bir bayan gelir.
Bayanın annesi ölmüştür. Anne kızına "Erkekler ne isterse, senden zevk
almak için istiyorlardır. Onların isteklerini yerine getirmemelisin.
Onların isteklerini ancak kötü kirli kızlar yerine getirir." demiştir.
İşte bu anne kızına kötü cinsel telkinlerde bulunmuş, olumsuz bir
hipnozla kızın hastalanmasına neden olmuştur. Kızını cinsel sorunlara
sahip olacağı bir yola sokmuştur. Bu kötü telkin erkeklerle yakınlaştığı
anda kusmak şeklinde ortaya çıkar. Kız aldığı bilgileri doğrultusunda
doğru davranmaktadır. Erickson'a göre insanlar her durumda kendileri
için en doğru olanı tercih ederler. Tercihleri değiştirmek istiyorsak
bakış açısını değiştirmeliyiz. Buradan da anlaşılacağı gibi henüz
kognitif (bilişsel) terapilerin ortaya çıkmadığı dönemde Erickson
bilişsel terapi uygulayabilmekteydi.
TEORİLER DEĞİL AMAÇLAR ÖNEMLİDİR
Psikoloji “niçin” sorusu ile ilgilenmeye adanmakla birlikte “nasıl”
sorusu neredeyse tamamı ile gözden kaçırılmıştır (Zeig, 1985). Bekli de
bundan dolayı Avrupa geleneğine uygun psikoterapi yaklaşımları teorileri
yüceltmiştir. Erickson psikoterapiyi teoriler yerine sonuçlara
yönlendiren en önemli isim olmuştur.
Psikoterapi normalden sapmaların nasıl meydana geldiğini anlamaya
çalışırken anlamanın tek başına değişime yol açacağını gizliden gizliye
varsaymıştır.
PSiKOTERAPİYİ ZARAFET HALİNE GETİRMEK
Ericksonian yaklaşımda beklide en önemli fark telkinlerin gizli de
verilebilmesidir. Telkinin ne oranda gizli olacağını belirleyen şey
hastanın telkine direncidir (Zeig 1980). Telkinleri bazı anekdotların,
cümlelerin, kelimelerin içine saklamak bazı hastalar için telkinin kabul
edilirliliğini arttırmaktadır. Ayrıca telkinleri bu şekilde gizli vermek
psikoterapinin zarafetini arttırarak psikoterapiyi hasta ve terapist
için daha ilginç ve eğlenceli hale getirmektedir.
Bir danışanıma neden daha önce psikoterapiye gitmediniz diye sormuştum.
Danışanım şöyle yanıt verdi: “Sorunlarımı deşerek kanatmak istemedim”
İşte psikoterapi denilince akla gelen çağrışımlar.
Oysa Ericksonian psikoterapiden sonra bu konuşmalar. "Yahu bir
psikoterapiste gittim çok enteresan bir adam ! Oldukça hoş sohbeti var
!"şeklinde değişir. Ruhsal gerginlikler ve sorunlar içindeki hastayı bir
de sıkıcı psikoterapi ortamıyla bunaltmaya gerek yoktur.
Erickson mizahın psikoterapide her şekilde kullanılmasını teşvik ederdi.
Mizahın iyileştirici gücünün keşfi yaklaşık yirmi yıl öncesine
dayanıyor. Mizah, danışan ve terapiste kavramları perspektife oturtmakta
yardımcı olur. Psikoterapi ortamında yapılan mizah, danışana “Çok kısa
olan yaşamımızda bazı amaçları gerçekleştirirken yaşamımızdan zevk
almalıyız” telkinini verir. Yaşamda bir çok şeyi ölüm kalım meselesi
haline getirmiş danışanlara risk almayı ve değişime cesaretli olmayı
öğretebilir.
Ben Erickson’u biraz da Amerikalı psikoterapistlerin Nasrettin Hocası
olarak değerlendiriyorum. Erickson terapi esnasında şok ve sürpriz
şeklinde ortaya çıkan esprilerin danışanının katı zihinsel setlerini
kırdığını düşünürdü.
Her psikolojik sorunun doğasında üzüntü mevcuttur. Danışanı sorunun
doğasından ne kadar uzaklaştırabilirsek, tedavinin süresini o kadar
kısaltmış oluruz.
ERİCKSONİAN PSİKOTERAPİ KISA DÖNEM STRATEJİK PSİKOTERAPİDİR
Kısa dönem stratejik psikoterapinin kurucusu Erickson’dur. R.Sherman ve
Anderson (1978) ilk defa psikoterapiye başlayan danışanlardan bir gruba
psikoterapinin dört seansta sonlanacağını söylerken diğer gruba hiç bir
bilgi vermemiştir. Psikoterapinin dört seansta biteceği söylenilen grup
gerçekten psikoterapiden daha fazla yararlanmış, terapiler daha erken
sonlandırılmıştır.
TERAPİSTİN AMAÇLARI NE OLMALIDIR ?
1. Hipnoterapistin amacı danışanın uyum (compliance) gücünü arttırarak
geliştirilen işbirliği sayesinde teröpatik amaçlara ulaşmaktır. Başka
bir deyişle danışanın potansiyellerini uyandırarak iyileşmesine yardımcı
olmaktır. Geleneksel hipnoz ise bir anlamda hastayı verilen her emre
itaat etmeye davet eder. Geleneksel hipnozculardan Kroger’e göre (1963)
hastaya öneri sunmak bile telkin sayılamaz çünkü böyle bir öneri kibar
kalır. Geleneksel anlamdaki hipnotik telkin otoriterdir.
2. Danışanların yaşamları için hakimiyet duygusunu geliştirmelerini
sağlamak.
3. İyimserlik duygusunu geliştirmek.
4. Benlik saygısını (self esteem) arttırmak.
5. Rahatlık duygusunu danışanın tüm yaşamına yaymak.
ERİCKSONİAN YAKLAŞIM NEDEN ETKİLİDİR?
Ericksonian terapinin tanınmış isimlerinden ve Erickson’un
öğrencilerinden olan Prof.Dr. Sidney Rosen Erickson terapisinin etkili
olduğu konusunda şu önemli açıklamayı yapmaktadır:
1. Ericksonian terapi yeniden çerçevelemenin önemini vurgular.
2. Patoloji üzerine odaklanmaktansa sağlık ve şifa üzerine odaklanır.
3. Hastalığın başlangıcına odaklanmaktansa terapinin amaçlarına
odaklanır ( Zeig & Lankton 1985 )
11.Bölüm
HİPNOTİK TELKİNLERİN ÖZELLİKLERİ
Field ve Kline (1974), Amerikan Klinik Hipnoz Dergisindeki bir
makalelerinde semptomun altında yatan nedenleri önemsemeden ve semptomun
hasta için önemini anlamadan hipnotik telkinle semptomu yok etmenin
tehlikeleri konusunda uyarıda bulunurlar. Örnek olarak 27 yaşında aşırı
kilolarından hipnotik telkinle kurtulmak için müracaat eden bir erkek
hasta, aşırı yeme sorunundan bir seansla kurtulabileceğine inanarak
tedaviye gelmiştir. Bu inancın nedeni iki yıl önce hipnozla tek seansta
bruxism (diş sıkma) tedavisiyle bundan kurtulmasıdır. Hastanın kilo
sorunları da iki yıl önce başlamıştır. Field ve Kline bu hastanın
bruxizm ve kilo sorunlarının altında depresyon ve ajitasyon bulunduğunu
söylemektedirler. Aynı şekilde Kline (1978) el paralizisi için direkt
hipnotik telkinler alan bir adamın da hipnozdan sonra karısını boğduğu
bir vakayı bildirmişlerdir.
30 yaşında bayan akrabama hipnoz uygulamıştım. akınım olduğu için hiç
analize girmeden tek bir telkin vererek seansı bitirdim. Verdiğim “Mutlu
olacaksın” telkiniydi. Kendisi hipnozdan sonra çok daha mutluydu. Ama
nasıl ? Hipnozdan sonra alış veriş yapma isteği artmıştı. Artık sevgili
yakınım, alış veriş yaparak “mutlu oluyordu” Öyle ya hipnotik telkin
olarak “mutlu ol” dedim ama nasıl mutlu olunur açıklamadım ki. Akrabam
kendi kişilik yapısına uygun olarak mutlu olma yollarını bulmuştu. Bir
sonraki seansta” nasıl mutlu olunabilir” konusuna açıklık getirdik.
Zaten kendisi mutlu olan birine "daha mutlu olacaksın" demek bile
sakıncalı olabiliyordu. O günden sonra her seansımı bitirmeden önce şu
konuşmayı mutlaka danışanlarıma yapar oldum. Bu telkine ben tedbir
telkini diyorum.
Burada kendi kendinize yaptığınız programlar ve aldığınız her türlü
telkin asla size zarar veremez. Eğer dilimiz sürçmüşte yanlış bir
program yapmış isek bu program ve telkinler uygulanmayacaktır. Yani
sizin sağlığınız mutluluğunuz huzurunuz ve başarınız için zararlı
olabilecek programların iptal edilmesi için kendi kendinize program
yapmalısınız. Şu anda yapıyor musunuz?
Bu telkin sayesinde hipnoterapinin yanlışlıkla danışana bir zarar
vermesinin önüne geçmiş oluyoruz. Sosyal fobisi olan bir danışanım ile
çalışıyordum. 3 Seans boyunca sosyal fobi artık yoktu. Yalnız
hipnoterapinin bir türlü etkili olamadığı bir problem vardı: Bu problem
dalgınlık, dikkat ve konsantrasyon güçlüğü idi. Oysa bu konularda da
danışanım telkinler almıştı. Sonradan öğrendim ki eğer hipnotik
telkinler danışanım tarafından yerine getirilseydi ona büyük zararlar
verebilirdim. Çünkü danışanımın eşinin bana bildirdiğine göre danışanım
bir iş bağımlısı idi. İş bağımlısı birsinin konsantrasyonunu hipnotik
telkinlerle arttırırsanız ona zarar vermiş olursunuz. Çünkü iş bağımlısı
biri aşırı çalışarak kendine zarar vermektedir. Bende tatile gitmesini
danışanıma önerdim. Tatil dönüşü dalgınlıktan eser kalmamıştı. Eğer
yukarıda bahsettiğim tedbir telkinini danışanıma vermeseydim onun
çalışırken dikkatini arttırarak ona zarar verebilirdim. Tedbir telkini
hipnoterapist ve danışanın sigortasıdır.
Direkt yaklaşımla semptom yok etmenin dışında kullanılabilecek
yaklaşımlar da vardır. Örneğin çocuklara, semptomun tedavisinde,
terapistin elinde sihir olduğu için siğillerin yok olacağı şeklinde
telkin vermektir. Çocuklar için fanteziler önemlidir. Tedavide
çocukların sihir yapma fantezilerinden yararlanabiliriz. Şu da var ki
fantastik dünyalarından yararlanarak yapılabilecek telkinler
yetişkinlerde işe yaramayabilir . Onlara daha gerçekçi açıklamalar
yapmak gerekir. Örneğin siğillere kan akışı engelleneceği için siğiller
kuruyacak şeklinde telkin verilebilir. Kısaca her yaş döneminin kendine
özgü telkinleri bulunmakta, bu ayrıntı gözetilerek kullanıldığında daha
olumlu sonuçlar alınabilir.
Barber (1978 ) semptom yok etmede pozitif düşünceleri vurgulamanın
negatif düşünceleri vurgulamaktan daha etkili olacağını söylemektedir.
Psikoterapinin esası : algısal, duygusal, entelektüel ve davranışsal
değişmelerin danışanda terapistle iletişimi sonucunda meydana
gelmesidir. Sacerdote (1972) bu bakımdan hipnoterapide “değişimden” önce
“gelişim” amaçlanmalıdır fikrini savunur. Bu bakımdan her hipnotik
telkin için söylenebilecek tek zorunluluk danışanı geliştirmesi
zorunluluğudur.
Psikanaliz dahil tüm psikoterapiler telkinden yararlanır. Telkinlerin
gücü derin pozitif “transferans” ve “rapport” (terapist ile danışan
arasındaki olumlu, uyumlu, anlayışlı ilişki) ile arttırılabilir.
Psikanalitik hastalar bir tür transa, içsel araştırma (inner searching)
sürecinin ve serbest çağrışımın bir sonucu olarak girebilirler. Aslında
psikanaliz, hipnoterapinin yavaş işleyen bir türüdür denilebilir. Bazı
durumlarda terapinin yavaş ilerlemesi elbette yararlıdır (Zeig & Lankton,
1985 ).
Kişisel görüşüme göre aslında her düşünce bir telkindir. Gün içinde
kendi kendimize yaptığımız yüzlerce düşünsel telkinlerimizin gerçekleşme
ihtimali çoğunlukla, düşünebilme ve hayal edebilme gücümüz ile
orantılıdır.
OTO TELKİN
İnançlarımız ve yaşam senaryolarımız kısa ve uzun vadeli oto telkinler
olarak değerlendirilebilir. Erickson’un naklettiği bir olay oto telkinin
gücü konusunda oldukça kayda değerdir (Rossi, Ryan, & Sharp,
1983).Colorado Psychopatik Hospital‘da bir hasta “ Ben önümüzdeki
cumartesi sabahı saat 10.00 da öleceğim” diye duyuru yapar. Duyurudan
sonra hasta iyi yemekler yer,uykusunu iyice alır. Sağlık durumu kontrol
edilmiş, hiçbir sorun ile karşılaşılmamıştır. Cumartesi sabahı saat
10.00’ dan önce tüm hastane personeli hastanın başında toplanır ve
hastanın ölümünü seyretmek için beklemeye başlar. Hasta daha önce
söylediği saatte ölür. Sonrasında yapılan otopside hastanın ölümüne
neden olacak hiçbir belirti bulunamamıştır. Erickson’un bu olay
hakkında; “Düşüncelerin, duyguların, hislerin, tutumların ve inançların
insan vücudu üzerine olan güçlü etkisini gösteren bir olay” yorumunu
yapar. Hipnoz sırasında tedavi için kullandığımız mekanizma bu hastayı
öldüren mekanizma ile aynıdır.
12.Bölüm
ERİCKSON’UN ÇALIŞMALARINDAN ÖRNEKLER VE
ÖZETLER
SON ATIŞ
21 yaşında genç bir kız Erickson'a gelerek yardım ister. Bir eş bir ev
ve çocuk sahibi olmak istediğini ancak şu ana kadar hiç erkek arkadaşı
olmadığı için evde kalmaya mahkum olduğunu söyler. Genç kız ardından
“Sanırım yaşamayı hak etmeyecek kadar aşağılık bir insanım. Hiç bir
arkadaşım yok, ailem öldü, yapayalnız yaşıyorum. İntihar etmeden önce
bir terapiste gitme ihtiyacı duydum. Üç ay daha bekleyeceğim ve
hayatımda hiçbir şey değişmez ise bu sonum olacak."der.
Genç kız bir inşaat firmasında sekreter olarak çalışmaktadır ve hiçbir
sosyal yaşantısı yoktur. O güne kadar hiç bir erkekle çıkmamıştır. Bir
gün şantiyede genç bir erkek onunla ilgilenir ve ona bir öneride
bulunur. Kız genç erkeği çekici bulmasına rağmen önerisine hayır der ve
bir daha asla onunla konuşmaz.
Kız aslında çekicidir ancak itici olmak için elinden geleni yapmaktadır.
Saçları dağınık ve dengesiz kesilmiş, kıyafetleri oldukça özensiz ve
uyumsuzdur. Eteği yırtık, ayakkabıları aşınmış ve boyasızdır. Oysa genç
kız en önemli fiziksel dezavantajının ön dişlerindeki gedik olduğunu
düşünmektedir. Ancak Erickson kızın dişlerindeki gediğin fark
edilemeyecek kadar küçük olduğunu görür. İntiharı düşünen, aynı zamanda
amaçlarına ulaşmayı sağlayacak her türlü değişmeyi kabul etmeyen bu genç
kıza " Nasıl olsa öleceksin son atışını yapmalısın.”der. Kız bankadaki
bütün parasını çekip üstüne başına harcayarak hayata karşı son atışını
yapacaktır. Kızdan bol bol alış veriş yapmasını ister. Kız Erickson’un
önerilerini bir bir yerine getir. Erickson bu öneriyi kıza kendini
geliştirmek şeklinde değil de "son atışı yapma" şeklinde sunduğu için (reframing)
genç kız öneriyi çok çabuk kabullenmiştir.
Ardından kıza bir görev daha verir: Erickson kızdan eve gidince banyoda
ağzını su ile doldurmasını ve suyu dişlerindeki gedikten mümkün
olduğunca uzağa fışkırtmak için egzersiz yapmasını ister. Kız güzelce
giyinip bakımlı bir vaziyette doktorun ofisine geldiğinde dişleri ile
uzağa su fışkırtma konusunda ustalaşmıştır.
Erickson kızdan pazartesi günü işe gittiğinde, reddettiği delikanlıyı
çeşmenin başında gördüğünde, ona dişlerinin arasından su fışkırtıp
kaçmasını ister. Kız Erickson'un önerdiği bu şakayı nasıl olsa öleceğim
düşüncesiyle yapmayı kabul eder. Pazartesi günü delikanlı çeşmeye doğru
yaklaştığında kız ağzını su ile doldurur ve delikanlıya ağzındaki suyu
fışkırttığı gibi kaçmaya çalışırken delikanlı birden kızı yakalayarak
öper. Ertesi gün delikanlı çeşmenin başına su tabancasıyla gelmiştir.
Birbirlerini ıslatma oyunuyla daha da yakınlaşırlar ve olan olur bir
sonraki gün çıkmaya başlarlar.
Olayı Erickson’a anlatan genç kızın artık kendisi hakkındaki olumsuz
düşünceleri yavaş yavaş değişmeye başlamıştır. Dişlerinin arasındaki
küçük boşluğu artık bir beceri unsuru olarak görmekte, önceden kötü
giyindiğini ve bakımsız olduğunu kabul etmektedir. Kendindeki olumlu
değişimlerin meyvesini almıştır. Aradan bir kaç ay geçtikten sonra
doktora kızın düğün davetiyesi gelir. Hatta bir yıl sonra da çocuğunun
resmini Erickson’a gönderir.
Erickson genç kızın erkek düşmanlığını fark etmiş bunu yok etmek için
erkeklerin üzerine tükürmek(su fışkırtmak) şeklinde herkese garip
gelebilecek bir tedavi yolu izlemiştir (Haley, 1973 s.71).
ÜLSER
Bir kadın ülser rahatsızlığıyla Erickson'a gelir. Hastalık kadını işte,
evde ve sosyal yaşamında zor duruma düşürmektedir. Kadının en önemli
sorunu, kocasının akrabalarının haftada 3-4 defa eve ziyarete
gelmeleridir. Üstelik bu akrabalar habersiz gelmekte ve dahası
düşüncesizlik ederek uzun süre evde oturup kalmaktadırlar. Erickson
kadına " Akrabalarınızı gerçekten sevmiyorsunuz. Onlar ne zaman evinize
gelse mideniz ağrıyor. Ancak bu mide ağrısını gelin birlikte kullanışlı
hale getirelim; akrabalarınız kapıya geldiğinde eğer siz kusarsanız
nasıl olsa sizden paspası temizlemenizi bekleyemezler" şeklinde garip
bir öneride bulunur.
Kadın bu öneriye uyar ve akrabalarının her gelişinde paspasa kusuverir.
Kimi midesini yatıştırmak amacıyla onu bahçeye çıkarırken bir diğeri de
buzdolabından getirdiği sütü kadına içirmeye çalışır. Tabi paspası
temizleme işi akrabalara kalmıştır. Kusma nedeninin midesindeki ülser
olduğunu söyleyerek misafirlerden özür dilemeyi de ihmal etmez. Fakat
bir süre sonra tekrar kusmaya başlar.
Artık akrabalar gelmeden önce telefon açarak "İyi misin?" diye sormaya
başlamışlardır. Kadın "Hayır. Bu gün iyi değilim" diyerek 1-2 hafta
durumu kurtarır. En sonunda telefon açan akrabalarından birine "Bu gün
iyiyim gelebilirsiniz" diyerek davet eder. Ancak akrabalar geldiklerinde
yine aynı manzarayla karşılaşırlar. Tabii paspası temizlemek zorunda
kalırlar.
Zamanla kadının hayatını zehir eden hastalıktan eser kalmaz. Aynı
zamanda istenmeyen, davetsiz misafirleri geri çevirecek bir bahanesi de
vardır artık. Akrabalar bir kaç ay hiç uğramazlar. Sonra bir gün
akrabalarını davet eder. Misafirler bir süre sonra çok oturmadan "artık
biz kalksak iyi olur" diyerek gitmek isterler. Kadın artık ne zaman
akrabalarını göndermek istese yüzünü buruşturarak karnını tutması
yeterli olur. Herkes oturduğu yerden fırladığı gibi soluğu kapının
dışında alır (Haley, 1973).
UZUN AYAKLAR
Erickson'a gelen bir anne kızının ayaklarının çok uzun olduğuna
inandığını bu düşüncesi yüzünden kızının utancından üç aydır sokağa
çıkmadığını, okula ve kiliseye gitmeyi istemediğini söyler. Kız herkesin
ayaklarına bakmasından korkmaktadır. Bu yüzden terapiye gitmek de
istememektedir.
Erickson kadına "Yarın ben evinize geleceğim. Kızınıza sizi muayene
etmeye geleceğimi söyleyeceksiniz. Siz de gribe yakalanmış gibi
davranacaksınız Sizi muayene eder gibi yaparken kızınızla da
ilgileneceğim" sözünü verir.
Eve geldiğinde anneyi muayene etmeye koyulan Erickson genç kızdan bir
havlu ister. Havluyu getirdiğinde bir yere ayrılmamasını yakınında
kalması gerektiğini çünkü her an bir şey gerekebileceğini söyleyerek
kızın ayaklarını yakından görme fırsatı bulur. Erickson kızın
ayaklarının hiç de uzun olmadıklarının farkına varır. Kaza süsü vererek
ayaklarına basınca kız acıyla feryat eder. Sonra Erickson genç kıza "
Eğer ayaklarını bir adamın görebileceği kadar uzun olsaydı, ayaklarını
görebilirdim ve basmazdım." der.
Aynı gün genç kız annesiyle bir oyunu izlemek için tiyatroya gitmek
istemektedir. Sonra okula ve kiliseye de gitmeye başlar. Üç ay süren
yalnızlık artık sona ermiştir. Erickson daha sonra anneyle görüşmesinde
kızının düzelmesiyle ayağına basması arasında bir bağ kuramadığını,
kızına hiç de kibar davranmadığını düşündüğünü öğrenir (Rosen, 1982).
MARANGOZ İSA
Erickson’un çalıştığı bir hastanede İsa olduğunu sanan şizofren bir
erkek hasta bütün uğraşılara rağmen uğraşı terapisine
götürülememektedir. Hastalara uğraşı tedavilerinde çeşitli el işleri
yaptırılmaktadır. Tüm hastane personelinin hastayı uğraşı terapisine
götürme çabaları sonuçsuz kalmıştır. Erickson hastanın yanına gelerek “
Efendim siz marangozdunuz değil mi” (İsa bir marangozdu). Hasta “evet”
cevabını verir. “ Lütfen gelir misiniz? Marangozhanede size ihtiyacımız
var.” Bunu duyan hasta hiç direnmeden marangozhanenin yolunu tutar (Rosen,
1982).
OBSESİS KOMPULSİF BOZUKLUK
Mr. Simith elli yaşında bir restoran işletmecisidir. Ancak adamın
problemi, nişanlandıkları ilk gününden beri karısının restoranın
işleyişi hakkında günde yüzlerce soru sormasıdır. Sonunda Erickson' a
kocasıyla gelen kadın her gün restoranın gidişatı hakkında soru sormadan
yapamadığını, bu davranışının kocasını her gün küplere bindirmesine
rağmen evliliklerinin uzun yıllar boyunca zar zor devem edebildiğini
anlatır. Kadın her gün iki saatini restoranda geçirmekte ve her şeyi
kontrol etmektedir. Aslında bu rahatsız edici davranışının amacının
kocasına baskın çıkmak olmadığını bu davranışından vazgeçmek için her
şeyi yapmaya hazır olduğunu belirtir. Bu problem konusunda kendisine
kimsenin yardım edemediğini ve içinden bir kuvvetin restorandaki her
şeyi kontrol etmeye kendisini zorladığını söyler. Erickson kadına: Her
gün restorana her şeyi kontrol etmeye devam edebileceğini söyler. Ancak
sorularını bir listesini çıkarmasını soruları sadece restoranda kocasına
değil evde kendi kendine de sormasını ister. Örneğin restoranda
stokların durumunu kocasına sorar gibi yanıtlayacaktır.
Kadın istenilenleri yapınca, artık kocasına soru sormaktan vazgeçmiştir.
Kadın bir gün Erickson ile karşılaştığında kocasının restoranına sadece
arkadaşları ile ara sıra yemek yemek için gittiğini söyler (Haley,
1973).
MİGREN
Bir defasında Philadelphia'dan migren baş ağrıları olan bir hasta,
doktoruyla beraber Erickson'un Phoenix'deki kliniğine getirilmiştir.
Hasta bir iş adamıdır. Kısa bir görüşme sonunda adamın son derece
muhalefetçi ve rekabetçi bir mizaçta olduğunu fark eder. Adam her an
rekabet edebileceği bir fırsatı beklemektedir. Hafif bir hipnoz yapan
Erickson hastaya: "Sizi her geçen gün ölüme götüren migren baş
ağrılarını dokuz yıldır çekiyorsunuz. Baş ağrılarınız için güvendiğiniz
bir doktor tarafından üç yıldır tedavi ediliyorsunuz ve hiç bir gelişme
gösteremediniz." şeklinde adamın itirazda bulunamayacağı, münakaşaya
giremeyeceği bir gerçeğini ifade eder. O bu basit gerçeği sadece
algıladığı şekilde ifade etmekle yetinmiştir. Konuşmasının devamında da
"Şimdi doktorunuz ilgilenmem için sizi bana getirdi ve ben sizinle
çalışmayacağım. Ama bu işi başaracağım. Ellerinizi dizlerinize koyun ve
önce sol elinizin mi, yoksa sağ elinizin mi yüzünüze yükseleceğine
bakın."der. Burada Erickson hastanın direncini bertaraf etmek için ona
yardım etmeyeceğini söylemekte, adamın mizacındaki rekabetçi, özelliği
kullanarak iki eli arasında bir yarış ortamı yaratmaya çalışmaktadır. Bu
özel seansta, bir elin yükselmesi yarım saati bulur. Hastanın eli yüzüne
dokunurken, migren ağrılarını kendi kendine iyileştirmesine yardımcı
olacak telkinler vermektedir. "Gerginlik kaslardadır... ve onlar
yarışırken sen bu gerginliği ellerinde tutuyorsun. Şimdi baş ağrıların
olsun istiyorsan, neden bu boynundaki omuzlarındaki kasların
rekabetinden kurtulmuş bir baş ağrısı olmasın ? "Daha sonra, hangisinin
daha çabuk gevşeyebileceğini görmek için eller arasında bir yarışma
düzenler. Böylece hasta savunmaları engellenmiş, trans halindeyken, baş
ağrılarını durdurmamak ama kaslarındaki gerginliği gevşetmeyi öğrenmek
için basit bir telkin almaktadır.. Onun görünüşteki bu basit
metodolojisi aslında hipnotik telkin yoluyla şifanın güçlü bir
örneğidir. Bu tek seans hastanın kendi kendisini iyileştirmesiyle
sonuçlanan yeni bir inanç sistemi yaratmıştır.
ISLAK RÜYALAR
Cinsel isteksizlik yüzünden eşinden boşanan bir bayan Erickson’a gelir.
Kocası “bu tepkisiz kadınla daha fazla yaşamak istemiyorum” demektedir.
Kadın boşandıktan sonra bir erkeğin metresi olarak yaşamaya devam eder.
Yalnız adamla da normal bir cinsel ilişkiye giremez. Seksin kendisi için
mekanik bir şey olduğunu hiçbir zevk almadığını düşünmektedir.
Erickson hipnoz halindeyken danışanına erkek cinselliği ile ilgili
olarak bir penisin yumuşaklıktan sertliğe doğru gidişini ve alınan hazzı
anlatır. Gece rüyada erkeklerin nasıl orgazm olduklarını ayrıca
atalarından yarısının kadın olduğu için, her erkeğin bunu yapabildiğini,
aslında kadının da yapabileceğini anlatır. Bundan sonra hem de her
istediğinde ıslak rüyalar görebilecektir artık. Bu sözleri duyar duymaz
yüz ifadesi birden değişen kadın, az önce hayatının ilk orgazmını
yaşadığını söyleyerek Erickson’a teşekkür eder.
Erickson danışanından birkaç mektup alır. Metresi olarak yaşadığı
erkekten ayrılmış, şimdi genç bir erkekle beraber yaşamaktadır. Her
defasında iki veya üç orgazm yaşayabilmektedir. Artık hastanın cinsel
hayatı normale dönmüş, sekste mutluluğu yakalamıştır.
Burada uyguladığı teknikle Erickson, bilinçaltında kendini seks ve
mastürbasyon sırasında cinsel bir obje olarak kullanıldığını düşünen
danışanına erkek cinselliğini anlatmış, erkeğin cinsel anlamda
yapabildiğini kadının da yapabileceği indirekt telkinini vermiştir (Rosen,
1982).
SALATA
Erickson Michigan'da psikotik bir hastayla çalışıyordu. Bu hastanın
konuştuğu tek kelime "Salata" kelimesidir. Erickson uzun süre bu hastayı
izleyerek onu mükemmel bir şekilde taklit etmeyi öğrenir. Erickson
sesini de aynı hastasının sesi gibi çıkarmayı başarmıştır. Bir kaç hafta
boyunca Erickson hasta ile salata kelimesini onun gibi taklit ederek
iletişime geçer. En sonunda hasta "Mantıklı ol doktor" der.
Erickson şöyle yanıtlar:"Tabi memnun olurum. Soyadınız nedir?
Hasta:"O'Donovan" der. (Haley, 1973)
AKŞAM YEMEĞİ
Seksüel problemler yüzünden evlilikleri sallantıda olan bir çifti
gözlemleyen Erickson çiftin yemek alışkanlıklarının cinsel yaşamları ile
paralellik gösterdiğini keşfetmiştir. Yemeklerde ve sekste erkek hep
önce başlayıp hızlı bitirmekte, kadın ise aheste aheste yemeğin tadını
çıkarmaya çalışmaktadır. Çiftin seks terapisi için Erickson çorbadan
çereze kadar sürecek bir akşam yemeği ayarlar. Tabii eşler böyle bir
akşam yemeğinin bir seks terapisi olduğundan haberdar değillerdir. Ancak
ikisi de bu güzel akşam yemeğinden sonra seksüel yaşantılarının
düzeldiğini hayretle görmüşlerdir.
VİCİOUS PLEASURE
Hipnotik realiteler adlı eserinde Erikson Saldırgan Zevk (Vicious
Pleasure) isimli bir vakasını aktarır. Otuz yaşlarında bir kadın
Erickson’un ofisine gelerek "Beni görmek isteyeceğinizi hiç sanmıyorum.
Beni görmek istemeyeceğinizi düşündüm çünkü: Babam beni altı yaşımdan 17
yaşıma kadar cinsel bir obje olarak kullandı. Hem de düzenli olarak ve
haftada bir iki kez. Bunu her yaptığında kendimi kirlenmiş, aşağılık,
utanmış, korkmuş ve saldırıya uğramış olarak hissederdim. Yaşım 17
olduğunda liseyi bitirmenin kendime olan saygımı geri getireceğini umdum
ama olmadı. Edebiyat fakültesi diploması, yüksek lisans aynı şekilde işe
yaramadı. Daha sonra da saygıyı asla hak etmediğimi ve etmeyeceğime
inandım. Doktora eğitimime devam ederken bir adam bana sürekli sevişme
teklif ediyordu. Eğitimimden vazgeçip fahişeliğe başladım. Sonra bazı
adamlar bu işi bırakıp kendileriyle birlikte yaşamamı istediler. Bir
bayanın korunmaya ihtiyacı olduğunu düşünerek bu tekliflerden bir
tanesini kabul ettim. Seks her zaman dehşet bir tecrübe olmuştur benim
için. Bir penis her zaman sert ve tehdit edici gelmiştir bana. Bu adam
benden sıkılmaya başlayınca bende başkasıyla yaşamaya başladım ve benzer
şeyler tekrar tekrar yaşandı. Şimdi size geldim çünkü kendimi bir pislik
olarak görüyorum. Ereksiyonda olan bir penis gördüğümde içimden imdat
diye bağırmak geçiyor, kendimi zayıf ve aciz görüyorum. Bir adam cinsel
ilişkiyi bitirdiğinde kendimi çok mutlu hissediyorum çünkü benim için
işkence bitmiş oluyor. Ancak hala yaşamak ve geçinmek zorundayım ve
kimse için hiç bir değerim olduğuna inanmıyorum.” sözlerine karşılık
Erickson : "Bu çok üzücü bir hikaye ancak en üzücü olan yanı sizin
"APTAL."olmanız. Çünkü bana erekte olan bir penisten korktuğunuzu
söylüyorsunuz! İşte en aptal olan düşünce bu. Biliyorsunuz ki bir
vajinanız var. Bir vajina en büyük penisi bile sarkmış, yardımsız,
zavallı bir objeye çevirebilir. Sizin vajinanız da penisi bu hale
getirmekten katı bir zevk alabilir” sözü karşısında danışanın yüz
ifadesindeki değişim inanılmazdır. Sonra bu danışan cinsel sorunlarını
çözerek üniversitede doktora eğitimine devam eder (Rosen, 1982).
PİPO
Erickson’un yakın çevresinden şu anda Amerikan Ericksonian Hipnoz
Derneğinin başkanı olan Psikolog Jeffrey Zeig pipo kullanmaktadır.
Erickson Zeig’in piposundan rahatsız olmakla birlikte hiçbir zaman bunu
doğrudan Zeig’e söylememiştir. Erickson ve Zeig bir gün arabada beraber
giderlerken Zeig’e “ Jeffrey, biliyor musun bir arkadaşım pipoyu
bıraktı” der. Zeig şaşır ve “niye ki” ? der. “ Bu arkadaşım zaten pipoya
başlarken de başlayıp başlamamak konusunda oldukça kararsızdı. Pipo
içerken sağ eliyle mi tutması gerekir yoksa sol eliyle mi diye karar
vermekte zorlanmıştı. Bu konuya karar verdikten sonra dumanı aşağı mı
yoksa yukarı mı üflemesi gerektiğini uzun uzun düşündü. Buna karar
verdikten sonra bu sefer pipoyu yan mı yoksa dik mi koyması gerektiğini
uzun uzun düşündü.” Yaklaşık 1 saat süren buna benzer konuşmaların
ardından Zeig bir daha asla pipo içmez (Zeig, 1985 S.65)
APARTMAN VE CADDE FOBİSİ
Apartman ve cadde fobisi olan bir genç görüşme esnasında ne kadar
çabaladıysa da Erickson’a apartman ve caddelerden bahsetmekten kaçınır.
Bunu fark eden doktor edindiği ipuçlarıyla önce gencin kendi fiziksel
görünüşü konusundaki yanlış düşüncelerini değiştirmeyi başarır.
Delikanlının asıl kaçmak istediği şey apartman ve caddeler değildir.
Asıl korku kaynağı, annesine benzeyen kadınlardır . Genç kusurlu olarak
değerlendirdiği vücudunu kadınların görmesinden korkmaktadır. Kendi
fiziksel görünüşü konusundaki yanlış inançlarından uzaklaştıkça fobi
ortadan kalkmıştır (Haley, 1973).
SEDEF
Bir bayan sedef hastalığının ağırlaşması üzerine Erickson’a müracaat
eder. Bayan yaz günü uzun kollu giysiler giymektedir. Erickson bayanın
kollarına bakar ve ;
- Sedef hastalığınız sizin düşündüğünüz kadar ağır değil hatta sizin
düşündüğünüzün üçte biri anca olur” der. Bayan Erickson’un bu sözlerine
oldukça kızmıştır ve;
-Ben size yardım almaya geliyorum çünkü siz doktorsunuz. Oysa benim
vücudumda görebildiğim sedef hastalığının izlerini siz göremiyorsunuz
indirime gidiyorsunuz der. Bunun üzerine Erickson;
-Evet doğru;indirime gidiyorum. Çünkü bir çok duygunuz olursa daha az
sedef hastalığınız olur. Bir çok duygu kollarınızda, vücudunuzda
oluşabilir. Bayan;
-Bir daha görüşmek istemiyorum sizinle” der ve ofisten çıkar gider.
Aradan iki hafta geçtikten sonra bayan telefon açar özür diler ve
randevu ister. Bayan Erickson’un muayenehanesine gelir gelmez kollarını
gösterir ve şöyle der;
-Artık sedef hastalığım yok. Ama iki haftadır size olan kızgınlığım
yüzünden neredeyse çıldıracaktım.
Erickson bu vakada danışanın kızgınlık duygularını kendi üzerine
yönlendirmektedir. Bunun doğal sonucu olarak sedef hastalığı yok olma
düzeyine yaklaşmaktadır.
ENUREZİ (ALT ISLATMA)
"Yatağını ıslatma" şikayeti ile getirilen 12 yaşındaki oğlan çocuğu ile
Erickson'un diyaloğu kayda değerdir. Çocukla yaptığı kısa sohbet boyunca
Erickson "Yatak ıslatma" problemine hiç mi hiç değinmez. Yerine havadan
sudan konuşmaya başlar. Laf arasında çocuğun beyzbol kardeşinin ise
futbol oynadığını öğrenen Erickson, beyzbol'da kas kontrolünün futbola
nazaran ne kadar kolay olduğu konusunu konuşmaya başlar. Çocuğun ilgi
dolu bakışları altında doktor, tam zamanında eldiveni açıp topu
yakalamak için hangi kasların hangi sırada çalıştığını en ince detayına
kadar anlatır. Bununla da kalmaz, topu öbür ele alıp geri fırlatmak için
de kasların nasıl kontrol edildiğini anlatır. Koordinasyon çok
önemlidir; zira topun elden rasgele değil, tam zamanında çıkarılması
gerekir yoksa top hedefe doğru gitmez. Bu buluşmadan kısa bir süre sonra
çocuk hipnoz altına alınmamış da olsa iyileşir ve yatağı ıslatması
durur. Erickson'un beyzboldaki kas kontrolünden bahsederken tuvalet
alışkanlığı ile ilgili olarak çocuğa telkin vermekteydi.
TEK BİR EREKSİYONUM OLMADI
Bir adam Erickson’a gelir ve ilk defa cinsel ilişkiyi bir randevu evinde
denediğini ama çok iğrendiğini söyler. Bundan sonra geçen 20 yıl içinde
yüzlerce fahişe ile beraber olarak onlara bir çok para ödediğini ancak
bir sefer bile erekte olamadığını anlatır. Adam sonra,”Şimdi uygun bir
kız buldum ve evlenmek istiyorum. Fakat hala erekte olamıyorum” der.
Erickson “Önce evlenmek istediğiniz bayanla özel bir görüşme yapmak
istiyorum. Sonrasında her ikinizle bir görüşme yapacağım “ der. Erickson
gelin adayı bayana “Her gece onunla yatağa gidiniz ancak çok soğuk bir
bayan olmalısınız. Vücudunuzun herhangi bir yerine bile dokunmasına 3 ay
kadar (balayı süresince) müsaade etmeyiniz.” der.
Erickson hemen ardından kızla yaptığı konuşmayı adama anlatır ve tatil
sonrası gelişmeleri görüşürüz der.
Adam üç ay sonra gelir ve ilk defasında eşine kaba kuvvet kullanarak
sahip olduğunu erekte olabildiğini sevinçle anlatır.
Adamın ilk tecrübesi sırasında ereksiyonda başarısızlık meydana
gelmişti. Sonrasında adam her defasında parayla ilişkiye geçmek
isteyerek (aynı şeyleri yaparak) başarısızlığını takviye etmişti.
Erickson burada “Seks rahatlıkla ulaşılabilecek bir şeydir” şeklindeki
düşünceyi “Seks yasaktır” şeklinde yeniden çerçevelediğinde istenilen
yönde değişim meydana gelmiştir.
PARMAK EMME
15 yaşında bir kız Erickson’a getirilir. Kız gün boyunca parmağını
ağzından çıkarmamaktadır. Kızın okulundaki herkes bu durumdan
rahatsızdır. Kız Erickson’un ofisine getirildiğinde sesli sesli ve
keyifle parmağını emmektedir. Erickson danışanına “Ben ailenle görüştüm,
artık parmak emdiğin için sana hiçbir şey söylemeyecekler. Gönül
rahatlığıyla akşam yemekten sonra babanın yanına oturarak parmaklarını
keyifle emerken babanı rahatsız edebilirsin. Sonrada sıra annene gelir.
Okula gittiğinde arkadaşlarının yanında da parmaklarını emmelisin ki tüm
dikkatler senin üzerinde olsun ve aynı zamanda arkadaşlarını da rahatsız
edebilesin. Biliyorsun ki farklılıklar rahatsızlık yaratır” der .
Bir aydan daha az bir süre sonra kız artık parmak emme dışında başka
davranışlara yönelir. Çünkü Erickson parmak emme davranışını kıza
verdiği telkinlerle bir zorunluluk haline getirmiştir (Symptom
Prescription). Kızın yapmak zorunda olduğu şeyleri yapmama eğiliminde
olduğunu Erickson fark etmişti. Duygularını ifade etmek için artık başka
yollar bulmuştu. Artık bu davranış Erickson’un bu sözlerinden sonra
kontrol edilemeyen kötü alışkanlık olma özelliğini yitirmişti. Erickson
parmak emme davranışını yeniden çerçevelediği gibi semptomu önerme
yöntemini de bu vakada kullanmıştır. Bu şekildeki semptomu önerme
yöntemi Alfred Adler’ in şu sözü ile ilintilidir. ”Terapi bir insanın
çorbasına tükürmeye benzer. Yemeye devam edebilirler ama, zevk
alamazlar.” Erickson zaten danışanın yapmakta olduğu davranışı (parmak
emme) önermekle bir anlamda danışanın çorbasına yabancı bir madde
koymuştur. Bundan dolayı aynı davranışı sürdürme ihtimali çok zayıftır (Rosen,
1982).
BAŞ AĞRISI
Bir adam Erickson'un ofisine gelir ve "Korkunç şiddetli bir baş ağrım
var. Bu baş ağrısına yedi yaşımdan beri sahibim. Bu baş ağrısına sahip
olmama rağmen tahsilimi tamamladım ve kendi işimi kurabildim. İşimi iyi
yapıyorum ama gün boyunca bu baş ağrısına sahibim. Yüzlerce doktora
gittim, yüzlerce röntgen çektirdim ve binlerce dolar ödedim. Ve tüm
doktorlar baş ağrısının sadece başımın içinde olduğunu söylediler.
Başımın içinde olduğunu bende biliyorum ancak o doktorlar bu sözlerle
benim çılgın olduğumu ima etmeye çalışıyorlardı. En sonunda size gelmeye
karar verdim çünkü bir aile danışmanısınız ve bir aile bir çok probleme
sahip olabilir. Bu bakımdan en azından bana hakaret etmeyeceğiniz
umudunu taşıyorum. Aynı zamanda sizin madde bağımlılığı konusunda
çalıştığınızı biliyorum. Ben aynı zamanda madde bağımlısıyım.
Erickson adamın sonra anlattıkları şeyleri yine adamın kendisine şöyle
özetler." Yedi yaşından beri bu baş ağrısına her gün sahipsiniz.
Yatağınıza bu baş ağrısı ile gidiyorsunuz ve sabah aynı baş ağrısı ile
uyanıyorsunuz. Evlendiğiniz gün bu baş ağrınız vardı. Çocuklarınız
doğduğu gün aynı baş ağrısı sizinleydi. Her çocuğunuz yürümeyi
öğrendiğinde bu baş ağrınız vardı. Ve siz dürüst bir iş adamı olduğunuzu
söylüyorsunuz? Gerçekten etik ve dürüst bir iş adamı olduğunuzu
düşünüyor musunuz?" Adam çok şaşırır. Erickson dürüstlüğün sadece para
ile ilgili olmadığını söyler. Erickson adama "Eğer her şeyde dürüst
olsaydınız yetişkin bir insan olarak yedi yaşındaki bir çocuğun baş
ağrısına sımsıkı sarılmazdınız."
Adam için Erickson'un bu sözlerini kabul etmekte, kabul etmemekte çok
zordu. Dürüst olmak adamın yaşamında en önemli şeydi. Erickson da
terapide bu en önemli şeyi kullanıyordu aslında. Elbette insanları çok
kızdıracak sözleri söylemek Erickson'un özelliği değildi.
Adam kızgınlıkla ofisi terk eder. Adam akşam yemeğinde baş ağrısı
olmadığına şaşırır. Yatağa gidince baş ağrısının tekrar başlayacağını
bekler ancak yatakta da baş ağrısı gelmez. Sabah kalktığında da baş
ağrısı yoktur.
Adam Erickson'un ofisine utana sıkıla gelir ve "Korkarım siz
haklıydınız" der. Bir küçük çocuğun baş ağrısına sımsıkı sarılmıştım.
Sizin sözlerinizden sonra baş ağrım olmadığına ve madde bağımlısı
olmadığıma karar verdim.
Erickson adama "peki bu konuyu artık aştık. Bana ailenizin mutlu
olmadığını söylemiştiniz. Bana ailenizden bahseder misiniz?" der.
Adam "En büyük oğlan ele avuca sığacak biri değil. Onun küçüğü kızımın
aşırı kilo sorunu var. Üçüncü çocuğum 14 yaşında bir erkek ve hala
ilköğretim birinci sınıfta. Oğluma okumayı öğretmek için binlerce dolar
ödedik" der. Erickson adamdan karısını ve çocuklarını odaya göndermesini
söyler.
Erickson adamın karısına "Kendinizden utanıyorsunuz" der. Kadın afallar
ve kendini savunmaya başlar. Çocuklardan annenin savunmasına yardım
etmeye çalışırlar. Kız Erickson'un bazı sözlerine kızar ve ofisi terk
eder. Erickson 14 yaşında olan ve okuma yazmayı bilmeyen erkek çocuğuna
döner ve "Eve gittiğinde bir gazeteden yüz adet kelimeyi defterine
aktarmasını ister. Yalnız her kelime gazetenin farklı yerlerinden
alınmış olmalıdır ve birbirine yakın kelimelerden oluşmamalıdır. " der.
Erickson anneye döner ve "Az önce şirin tatlı güzel bir kız iken dır dır
yaparak kocasının başının etini yiyen, her zaman tartışan ve çığlık atan
bir kadın haline nasıl geldiğinizi düşünüyordunuz" der. Bende bu
düşüncelerinizden dolayı kendinizden utandığınızı tahmin etmiştim. Dört
saatlik bir tartışmadan sonra kadın Erickson'un ofisini terk eder. Kadın
arabasına binip gaza hızla bastığında lastiklerden siyah dumanlar çıkar.
Aradan biraz zaman geçtikten sonra Erickson'a kadından telefon gelir.
Kadın nefes nefese konuşmaktadır. Kadın "garajdan telefona gelene kadar
koştuğu için nefes nefese kaldım. Yolun yarısına geldiğimde arabamda
anladım ki benim hakkımda söylediğiniz her şey doğruydu. Sizden ne zaman
randevu alabilirim?" der.
Erickson kadından kocasını ve okuma yazma bilmeyen çocuğunu da
getirmesini ister ve ertesi gün için randevu verir.
Aile gelir. Erickson "Bakalım çocuk defterine gazeteden bakarak hangi
kelimeleri yazmış" der. Erickson defteri inceledikten sonra "Hımmm
çocuğun büyük harfleri ve küçük harfleri hatırlaması garip değil mi?
Hatta cümlenin sonunda nokta olması gerektiğini de biliyor. Benim
gördüğüm kadar ile çocuğunuz okuma yazma biliyor ancak bunu sizden
saklıyor. Bu çocuk ileride liseye girmeyi başarır.
Not:Erickson'un bu vakasının orjinali oldukça uzun olduğu için
özetlenmiştir.
KAKTÜS
Erickson alkolik danışanlarını kendisine ait olan botanik bahçesine
gönderirmiş. Bu bahçe bazen Erickson’un yaptığı işten daha iyisini
yaparmış. Yine bir gün bir alkolik kendisine gelmiş ve sülalesinde
herkesin alkolik olduğunu, eşinin sülalesinin ve bizzat eşinin de
alkolik olduğunu söylemiş.”Sizin için çok zor bir hasta olmalıyım ? Ne
dersiniz ?” demiş. Erickson ne iş yaptığını sormuş. Adam “Ayık olduğum
zamanlar bir gazetede çalışırım ancak gazetecilikte alkol almadan da
çalışmak pek mümkün değildir” demiş.
Erickson “Pekala şimdi botanik bahçeme gidip özel bir çeşit kaktüse
bakmanızı istiyorum. O kaktüsler su ve yağmur olmadan 3 yıl
yaşayabilirler.” demiş.
Aradan yıllar geçtikten sonra bir delikanlı Erickson’u görmek istemiş.
Erickson neden görmek istediğini sormuş ve genç “Yıllar önce botanik
bahçenize gönderdiğiniz alkolik gazetecinin oğluyum ve sizi görmek
istedim. Çünkü hem annem hem babam artık alkol kullanmıyorlar.” demiş.
Erickson babasının şimdi neler yaptığını sormuş. Genç:”Sizinle
görüştükten sonra gazeteciliği bırakıp bir dergide çalışmaya başladı”
demiş. (Danışan gazetecilik mesleğinde alkolü bırakmanın imkansız
olduğunu düşünüyordu. Erickson bir şekilde gizlice iş değiştirmesi
telkininde bulundu.)
ENUREZİ (ALT ISLATMA)
Sekiz yaşındaki erkek çocuğu Erickson'un ofisine ailesi tarafından
sürüklene sürüklene getirilmiştir. Çocuğun problemi yatağını
ıslatmasıydı. Ailesi son çare olarak çocuğu kaçık (crazy) doktora
götürebileceklerini düşünmüştü.
Çocuğun kızgınlığı açıkça belli oluyordu. Erickson çocuğa ailesinin
yanında şöyle der: "Sen delisin ve deli gibi davranmaya devam edeceksin.
Sanıyorsun ki yapabileceğin hiç bir şey yok, ama yapabileceğin bir
şeyler var. Benim gibi deli bir doktoru (Erickson) görmek hoşuna
gitmiyor ancak şu anda buradasın, bir şeyler yapabilirsin ancak ne
yapabileceğini bilmiyorsun. Pekala neler yapabileceğini görebilmen için
önce şöyle aileni bir dışarı atalım. “Ailesi bu sözleri duyunca dışarı
çıkar."
Sonra Erickson şöyle devam eder:"Aileni dışarı attık ancak sen hala
delisin, tabi ki bende deliyim, çünkü ailen seni bana yatak ıslatma
sorununu çözmem için getiriyor. Ailen sana emrettikleri gibi bana
emredemez !"
Erickson mimiklerini daha karmaşıklaştırarak ve dikkati daha fazla
üzerine çekecek şekilde ve yavaş bir tonla çocuğa "Dışarıdaki şu küçük
köpek yavrularına bak. Ben en çok kahverengi olanı seviyorum, ancak
senin siyah ve beyaz olanı seveceğini sanıyorum çünkü, patisi beyaz,
eğer çok dikkatli olursan benim köpeğimi de sevebilirsin, küçük köpek
yavrularını severim. Ya sen sevmez misin?" der.
Çocuk bunca sürprizin etkisi ile hipnoza girer. Çocuk yavaşça yerinden
kalkar ve köpekleri sevmeye gider. Patisi beyaz olanı daha fazla sever.
Çocuk Erickson'a baktığında Erickson " Artık deli olmadığın için ben
memnunum, sen ve ben ailene burada konuştuklarımız hakkında bir şey
söylemeyeceğimizi sanmıyorum. Zaten ailenin seni buraya getirmesine
gerek yoktu çünkü okullar açıldığında yatak ıslatman zaten bitecekti.
Bir şey kesin ki ailenle bir ay kuru kalktığında sana bir köpek alınması
üzerine bahse girebilirsin. Karşıdaki benekli olan gibi bir köpek
alabilirsin, onlara bir kelime söylemesen de. Şimdi gözlerini kapat,
derin bir nefes al, ve çok acıkmış olarak tekrar gözlerini aç.."
Çocuk kendisine söylenenleri yapar. Erickson çocuğu ailesine teslim
eder. Çocuk ailesiyle köpek üzerine bahse girmiştir ve ailesine "Artık
şimdiden hazırlamaya başlasınız (köpeği) iyi edersiniz. Siyah beyaz olsa
daha iyi olur ha" der. Bir ayın sonunda artık yatağını ıslatmadığı için
babası köpeği getirir. Çocuk 18 ay sonra dahi hala hiç altını
ıslatmamıştır (Rosen, 1982)
İKİ İSA
Psikotik hastalarda Erickson “ Hastanın dilinin konuşulması hatta
hastaya terapistin katılması” gerektiğini vurgular.
Erickson’un çalıştığı hastanede iki tane kendini İsa zanneden ve bunu
her zaman söyleyen hasta varmış. Erickson her gün bu iki hastayı karşı
karşıya oturtur ve birbirlerine “Ben gerçek İsa’yım” diye
tekrarlamalarını istermiş. Yaklaşık bir ay sonra John adındaki hasta
“Ben gerçek İsa’yım, ama o çılgın Alberto İsa’nın kendisi olduğunu
söylüyor yahu “ demiş. Erickson “ John biliyorsun ki sende Alberto’nun
söylediğinin aynısını söylüyorsun. Alberto da senin söylediğinin
aynısını söylüyor. Bu durumda sanırım ikinizden birisi gerçekten
saçmalıyor çünkü, gerçek İsa sadece bir tane. “ der.
Jhon bir hafta sonra Erickson’a gelir ve ” Ben o aptal Alberto’nun
söylediği saçmalıkların aynısını söylüyorum. Demek ki bende aptalım veya
saçmalıyorum, ve artık saçmalamak istemiyorum” der. Sonrasında Erickson
Jhon’a hastanenin kütüphanesinde bazı görevler verir. Altı ay sonra Jhon
taburcu olmuştur.
ÇOCUĞU OLMAYAN ÇİFT
Öğretim üyesi olan bir karı koca Erickson’a gelirler. Sorunları uzun
zamandır evli olmalarına rağmen çocuklarının olmayışıdır. Konuşmalar
sırasında kullandıkları dil Erickson’un dikkatini çeker. Üreme
organlarından, evlilik görevlerinden, üremek gereğinden söz
etmektedirler. Cinsellikle ilgili kullandıkları dil bilimin soğuk
dilidir. Cinsellik toplumun, doğanın yüklediği bir sorumluluktur sanki.
Erickson sorunun bir hafta sonra çözümlenebileceğini söyler. Ama
kullanacağı metodun çok rahatsız edici olabileceğini söyler ve ailenin
onayını ister. Bu bilgin çift hemen razı olur. Ama Erickson metodun çok
rahatsız edici olduğunu ve bir hafta süreyle düşünmelerini istediğini
söyler. Yapacağı şok etkiye hazır olmalıydılar. Bir hafta sonra Erickson
birden, “Karını neden zevk için si….miyorsun ?” der adama…Birkaç ay
sonra eşi hamile kalmıştır (Çoşkuner 1997,S.40) .
DENTAL FOBİDE ANESTEZİ
Hipnoza oldukça yatkın bir kişinin dental fobisi vardı. Bu kişi daha
önce hipnozla ilgili bazı bilimsel araştırmalarda gönüllü olmuştu.
Hipnoza oldukça yatkın olduğunu bu araştırmalardan biliyordu. Dental
fobi de hipnoterapiyi kullanmak istedi. Diş hekiminin odasında derin bir
hipnoza girdi ve elde yoğun bir anestezi sağlandı. Ancak anestezi ve
analjezi tüm çabalara rağmen bir türlü ağız bölgesine transfer
edilemiyordu. (Hipnozda elde meydana getirilen hissizlik ve anestezi
ağız bölgesine transfer edilmeye çalışılır. Bu teknik anesteziyi
doğrudan ağız bölgesinde oluşturmaktan daha kolaydır.) Sonra diş hekimi
durumu bir mektupla Erickson’a bildirir. Erickson mektubu yanıtlar.
Diş hekimi ikinci sefer hipnoza başlar. Ancak Erickson’un önerileri
doğrultusunda bu sefer şu şekilde telkinler veriler: “Sol eliniz tüm
uyaranlara karşı aşırı hassaslaşacak. Sol eliniz müthiş derecede ağrılı
hale gelecek.” Bu telkinden sonra hastanın ağız bölgesinde kendiliğinden
herhangi bir telkin vermeye gerek kalmadan anestezi ve analjezi elde
edilmiştir. (Erickson,M. & Rossi, E. 1979-1980 s.77)
ENUREZİ (ALT ISLATMA)
12 yaşında bir çocuk olan Jhony yatak ıslatma sorunu yüzünden
Erickson'un ofisine getirilir. Anne çocuğu için bir tedavi gerektiğini
düşünüyordu ancak baba çocuğun bir tedaviye ihtiyacı olmadığını
düşünüyordu. Baba anneyi "Veletleri çok şımartan bir anne" olarak
suçluyordu ve kendisi ailede herkese sert ve soğuk davranıyordu. Baba
altını ıslatan çocuğuna "Benim babam her çocuğun altını ıslatmasının
normal olduğunu, 16 yaşına doğru alt ıslatmanın doğal olarak
kaybolacağını söylerdi. Ben de altımı ıslattım ve 16-17 yaşlarında
bıraktım" diyordu.
Tabi anneyi ıslak yataklar bıktırıp usandırmıştır ve anne bir şeyler
yapılması gerektiğini düşünmektedir.
Baba Erickson'un ofisine geldiğinde Erickson sanki 60 adım uzaktaymış
gibi bağırarak konuşmaktadır. Baba Erickson’a " Doktor bey çocukların 16
yaşına kadar yatak ıslatmalarının normal olduğunu bilmiyormuşsunuz öyle
mi? Benim babam da ben de 16 yaşına kadar yatağımızı ıslattık."
Adam tokalaşarak Erickson'un odasından ayrılır. Anne Erickson'un odasına
gelince "Kocam size çocukların 16 yaşına kadar yataklarını
ıslatmalarının normal olduğunu izah ettiğini söyledi bu doğru mu?" diye
sorar.
Erickson " Evet bu doğru. Ancak şu anda kocanızın söylediği her şeyi
unutmuş durumdayım. Çünkü onun ne düşündüğünün hiç bir önemi yok. Jhony
siz ve benim ne düşündüğümüz daha önemli. Şimdi Jhony ve siz de babanın
söylediklerini unutacaksınızdır." der.
Erickson çocuğun yatak ıslatma sorunundan dolayı annesine karşı düşmanca
duyguları olduğunu fark eder. Erickson'un çocukta fark ettiği başka bir
şey çocuğun el yazısının çok kötü olmasıydı.
Erickson çocuğa "Senin için bir terapim var. Ama bu terapi hoşuna
gitmeyecek. Ancak bu annenin daha fazla hoşuna gitmeyecek."
Jhony bu durumda ne yapabilirdi ? Eğer bu tedavi annesinin daha çok
hoşuna gitmeyecekse Jhony'nin buna hayır diyemeyeceğini Erickson tahmin
etmişti.
Tedavi şu şekilde olacaktı: Anne her sabah saat 4 veya 5' te uyanacaktı
Yatak kuru olursa annesi çocuğu uyandırmayacaktı. Ancak yatak ıslanmışsa
Jhony annesi tarafından uyandırılacaktı. Uyanmadan sonra Jhony el
yazısını düzeltmek amacıyla herhangi bir ders kitabından 2 saat boyunca
defterine yazı geçirecekti. Bu esnada annesi de çocuğu seyrederek el
yazısının gelişmesini takip etmeliydi.
Çocuğa erken kalkmak oldukça zor gelmişti. Ancak annesi ondan daha önce
kalkmak zorundaydı!
Jhony’nin yatak ıslatması azaltmaya başlar. Artık haftada iki sefer
altını ıslatmaya başlamıştır. Sonra on günde bir altını ıslatmaya
başlar. En sonunda ayda bir yatak ıslanır olmaya başlayınca annede artık
erken kalkmayı bırakır.
Çocuğun okuldaki başarısı artmaya başlar ve çocuk altını ıslatmayı
tamamen bırakır.
Sonrasında anne ve çocuk Erickson'u ziyarete gelirler. Anne çocuğun el
yazısındaki gelişmeden onur duymaktadır. Çocukta kendisiyle gurur
duymaktadır. Annesi ve çocuk birlikte bir işi başardıkları için
aralarındaki buzlar artık erimiştir.
Bu arada baba ne yapıyordu? Baba çocuğun artık yatağını ıslatmadığını
duyunca çocuğuna " Sen altını ıslatmayı benden önce bıraktın. Sanırım
sen benden daha zekisin" der.
Baba Erickson'un ofisine gelir ve şöyle der:
-Bak doktor ! oğlum yatağını ıslatmayı bıraktı. Ben sana söylememiş
miydim bu sorun kendi kendine geçer diye? Çocuğum babasından miras kalan
süper zekası ile bu sorununu kendi kendine çözdü işte.
Baba çocuğun yatak ıslatma sorunu ile geceleri el yazısını düzeltme
çabası arasındaki bağları görememiştir.
YATAĞIN ALTINDAKİ KAPLAN
Terminal dönemde (ölümü yakın) bulunan bir kanser hastası, Erickson’un
ofisine ambulans ile getirilir. Getirilen bayan yoğun acılar içindedir
ve ilaçlar artık acısını dindirememektedir. Gelen bayan hipnozun faydalı
olacağı konusunda şüpheliydi ve bu şüphesini Erickson’un ofisine
girerken belirtti. Erickson şöyle yanıt verdi. “Madam, sanırım sizi ikna
edebilirim. Şimdi benim arkamda ağzını açmış size doğru kükreyen bir
kaplan görseniz ne kadar acı hissedersiniz?” Bayan bu beklenmedik soru
karşısında şok oldu ve şöyle yanıt verdi: “Hiiiiç. Aslında şu anda
gerçekten hiçbir ağrı hissetmiyorum.” Kükreyen aç bir kaplan fikri
bayana kanser ağrısını unutturmuştu. Erickson sonra şöyle dedi: “Bu
acıkmış kükreyen aslanı yanınızda bir yerlerde bulundursanız kanser
ağrılarını hiç hissetmezsiniz.” Hastanedeki doktor ve hemşireler acısını
hafifletmek için iğne yapmaya geldiklerinde bayan gülümseyerek “Hayır
teşekkür ederim, ihtiyacım yok. Yatağımın altında çok acıkmış bir kaplan
var” diyordu. Hastane personeli hastanın yoğun acılardan dolayı
hallüsünasyonlar görmeye başladığını ve gerçekle bağını koparmaya
başladığını düşündüler. Bayan yaşamının son anlarını ağrı kesici ilaçlar
olmadan rahat bir şekilde geçirdi (Erickson,M. & Rossi, E. 1979-1980
s.138).
DÜŞMANLAR HER YERDEN GELEBİLİRLER
Aşağıdaki vakayı Erickson’un kendi açıklamaları ile dinleyelim.
Sanıyorum ki psikoterapide ilk ve gerçek deneyimim 1930 yılında
gerçekleşti. Massachusette’teki Worcester Devlet Hastanesi’ndeki bir
hasta kendisinin odasına kapatılmasını istedi. Odasında saatlerce
pencere demirlerinin arasına sinirli ve korkulu bir vaziyette ip
sarıyordu. Pencereyi iple kapatmaya çalışıyordu. Düşmanları her an
gelebilir ve onu öldürebilirdi ! Bu yüzden kapılar ve pencereler mümkün
olduğu kadar kapalı olmalıydı. Demir parmaklıklar zayıf olabileceği için
ip ile güçlendirilmeliydi. Odasına gittim ve pencerenin parmaklıklarını
iple sararak kuvvetlendirmesine yardım ettim. Beton zeminde çatlaklar
olduğunu gördüm ve çatlakları kapatırsa düşmanlardan daha iyi
korunabileceğini söyledim. Aynı şekilde kapıda ve duvarlarda da
çatlakları ona gösterdim ve birlikte kapattık. Kademeli olarak ona
hastaneyi ve hastane personelini düşmanlarına karşı bir savunma sistemi
olarak kullanabileceğini gösterdim. (düşmanlarının hastaneden servisteki
odaya kadar ulaşmalarının zor olduğunu gösterdim). Hastanenin de
düşmanlarına karşı adeta iyi bir kale olabileceğini gördü. Sonunda
beyhude çabasına (düşmanlardan korunma) son verdi ve hastanedeki
dükkanlardan birinde çalışmaya başladı.
ÖZETLER
¤ Enüretik bir çocuğa Erickson gece yatmadan önce yatağına diz çökerek
kasten yatağına işemesini ve sonra o yatakta ıslak ıslak uyumasını
tavsiye etmiştir ve sorun yok olmuştur.
¤ Gece uyumakta zorluk çeken insanlara Erickson kendileri için yapılması
çok güç gelen işleri yapmalarını tavsiye edermiş. Örneğin buzdolabının
içini temizlemek ve yerleri cilalamak ve silmek gibi.
¤ Sabah erken kalkamayan danışanlarına, gece yatmadan önce aşırı
miktarda sıvı almalarını tavsiye edermiş ki sabahleyin tuvalete gitmek
için mecburen kalksınlar.
¤ Hiperaktif, yerinde duramayan bir çocuk Erickson’a getirilir. Çocuk
durmadan koşmaktadır odanın içinde. Erickson çocuk kapıya koşmaya
başlayınca “kapıya koş.” Çiçeğe doğru koşuyorsa “Çiçeğe doğru koş.” der.
Bu böyle sürer bir zaman. Sonunda “Otur.” deyince oturur çocuk.
¤ Erickson enüretik bir çocuğa bir soru sorar:
-Şimdi tuvaletini yaparken yabancı bir adam kapıdan kafasını içeri soksa
ne yapardın ?
-Donar kalırdım.
-Gayet doğru. Donup kaldığın için çişine yapmayı adamı görür görmez
bırakırdın. Gece altını ıslatmayı bırakman için bir adamın seni
izlemesine gerek olmadığına göre sen kendi kendine de alt ıslatmayı
bırakabilirsin iki hafta içinde bırakabilirsin. Erickson’un bu
telkininden sonra çocuk iki hafta sonra kuru kalkmaya başlar ve
sonrasında sorununu tamamen aşar.
¤ Bir danışanı Erickson’a sigarayı, alkolü ve aşırı yemeyi bırakıp spor
yapmak istediğini, koşmak yürüyüş yapmak istediğini söylemiş. Erickson
danışanın sigara alkol yemek gibi ihtiyaçlarını nereden karşıladığını
sorar. Danışanı “ Köşedeki bakkal ve restorandan” der. Erickson bu
danışana sigara alkol ve yemek gibi şeyleri alması için birkaç kilometre
uzaklıkta ulaşılması çok zor bir yerde bir bakkal bulmasını telkin eder.
¤ Erickson’un erkek çocuklarından bir tanesi bir kıza çıkma teklif eder
ama red edilir. Genç Erickson "tamam gel bu konuyu bildiğim çok güzel
bir cafe var orada konuşalım" der.
¤ Erickson’a bir gün fantom (olmayan bir organda hissedilen ağrı) baş
parmağı ağrısı olan bir hasta gelir. Erickson konu ile ilgili bir hikaye
anlattıktan sonra hastaya fantom duyguların yararlı olabileceğini
örneğin fantom zevkleri de tatması gerektiğini söyler. Hasta gerçekten
de fantom acıları fantom zevke dönüştürmeyi başarır.
¤ Evli çiftler kavga ettiğinde Erickson kavgayı durdurmalarını değil
kavgaya farklı koşullarda devam etmelerini telkin ederdi. Örneğin
kavgalar hep aynı mekanda gerçekleşiyorsa, mekanı değiştirmelerini
önerirdi. Böylece eşler tartışmanın doğasını değiştirdikleri için
kavgaya devam etmek zor olurdu. Erickson'un önerisi ile kavga etmek
kavganın doğasını değiştireceğinden eşler artık kavga etmezdi
(Haley,1973,s.177).
¤ Bir anne olarak çok güzel bir kahvaltı hazırladınız ancak çocuğunuz
inatçılık yaparak hiç bir nedeni olmadığı halde yemeyi kabul etmiyor. Bu
durumlarda Erickson annelere "Oh be bugün yemek yapmak için hiç
yorulmadım" diyerek kahvaltıyı öğlen ve akşam yemeğinde de çocuğun önüne
koymalarını tavsiye ederdi. Bu sefer inatçı çocuklar anneleri yemek
yapsın da yorulsun diye yemeğin tamamını bitirirlerdi (Haley, 1973).
Dipnotlar:
1) Buradaki amnezi klinik anlamdaki amneziden farklı
anlamdadır. Burada ki amnesia unutma ile aynı anlamda değildir.
(2) Time Distortion : Hipnoz esnasında zamanın gerçekte olduğundan daha
fazla yada daha az algılanması.
(3) Castor oil:Bir çeşit bitkiden elde farmakolojide kullanılan bir yağ.
(4) Bu başlık altındaki bilgiler Zeig’in (1985) An Ericksonian
henomenological Approach to Therapeutic Hypnotic İnduction and Symptom
Utilization adlı makalesinden bir özettir.
(5) Bu başlık altındaki konular Zeig’in (1985) An Ericksonian
henomenological Approach to Therapeutic Hypnotic İnduction and Symptom
Utilization adlı makalesinden bir özettir.
Kaynakça
Barber, T.X;Wilson, S.C; (1978).The barber Suggestibility Scala and the
Creative Imagination Scale:Experimental and Clinical applications.Amerikan
.Of Clinical Hypnosis 21 (2-3):84-108
Çoşkuner Erol:Hipnoz Tarihi,İlgili deneyler,Ne olduğu ve Hipnoz
sırasında nelerin etkili olduğu…,Davranış Bilimleri
Enstitüsü, 1997
Erickson M.H., & Rossi E.L 1979 Hipnoterapi:An Exploratory
Casebook. New York:İrwington.
Erickson M.H.,& Rossi E.L.,& Rossi,S.I.(1976) Hypnotic
Realities:The induction of clinical hypnosis and forms of
indirect suggestion.New York:Irwington.
Erickson M.H.,& Rossi E.L.,& Rossi,S.I. 1981.Experiencing Hypnosis. New
York.
Eysenck,H,J The biological Basis of Personality.Springfield IL.
Charles Thomas 1967
Field, P.B., and Kline, M.V. (1974).Previous psychothrapy
among hypnotherapy applicants.American J.of Clinical
Hypnosis 17 (2):125-130
Frank,J (1973).Persuasion and Healing.Baltimore:Johns
Hopkins U.Press.
Haley ,Jay :Uncommun Therapy The Psychiatric Techniques
of Milton H.Erickson,W.W Norton Company, New
York,1973
Havens,R. A (1985a) Erickson vs.the establishment:Which won ? ın J.Zeig
(Ed) Ericksonian Psychotherapy Volume
1:Structures (pp. %52-61).New York:Brunner/Mazel
Hebb,D,O.(1982) Understanding Psychological Man:A state of the science
report. Psychology Today,16,52,23
Lankton, Stephan R. The Answer Within,1983,Brunner & Mazel, New York
Mott, Jr. , (1982) The role of hypnosis in psychothrapy.
American J.of Clinical Hypnosis: 24(4):241-248
Nisbett,R.E., & Wilson, T.D. (1977) Telling more than we can
know:Verbal reports on mental processes.Psychological Review, 84,
231-259
Kline, M.V. (1978) Seminar on hypnotic treatment of pain at
Adelphi University, December.
Kroger William S. (1963) Clinical and experimental Hypnosis İn
Medicine, Dentistry an psychology,Lippincott ,Philadelphia
Oral & Adanur (1991) Tıbbi Hipnoz Derneği Bülteni S.1, S.10
Rosen Sidney (Editor) "My Voice Will Go With You: The
Teaching Tales of Milton H. Erickson, M.D." New york,
Paperback; (1982):84-85
Rossi E.L.,Ryan,M.O & Sharp, F.A (E.ds.) (1983) Healing in
hypnosis.New york:İrwington
Temes Roberta,(2000) The Complete İdiot's Guide to Hypnosis. Alpha
Books, İndianapolis
Udolf Roy, (1985) Handbook of Hypnosis for Professional,
New York, Aronsan
Wolberg (1991) Tıbbi Hipnoz Derneği Bülteni S.3,S.23
Zajonc,R. B (1980) Feeling And Thinking:Preferences need
no inferences. American Psychologist,35, 151-175.
Zeig ,J.K (Ed.) 1980 A Teaching seminar with Milton
H.Erickson ,M.D (p.25)New york:Brunner/Mazel
Zeig & Lankton, (Ed.) Resarch,comparisons and medical
applications of Ericksonian techniques,1988, Brunner/
Mazel, New York.
Zeig & Lankton, (Ed.) Devoloping Ericksonian Therapy, 1985,
Celestial Arts,CA,7
Zeig ,J.K (1985b) Experiencing Erickson. New York:Brunner/Mazel
|