Alim ile Deve Sürücüsü

Çölü geçen bir kervanda çok iyi eğitim almış bir vaiz varmış. Bu kişi öyle bilgeymiş ki, yanında her biri ağır sandıklarla yüklü yetmiş deve götürüyormuş.Sandıklarda sadece geçmişin ve bugünün bilgilerini içeren kitaplar varmış. Bu kitap yükü ise vaizin kafasında taşıdığı bilgiye oranla kovadaki bir damlaya benzemekteymiş.

Birde kervana eşlik eden ve son peygamberin geldiğine inandığı bilinen zavallı bir deve sürücüsü varmış. Beklendiği gibi vaiz bir gün deve sürücüsünü çağırmış ve "Tüm dünyadaki alimler arasında ne kadar ünlü olduğumu biliyorsun. Gördüğün gibi yetmiş deve bilgilerimin sadece bir kısmını taşıyor. Nasıl olur da sen,  yırtık pırtık elbiseler içindeki basit deve sürücüsü, akademi bitirmek bir tarafa, okuma yazmayı bile öğrenmemiş, okula bile gitmemiş birisi, hangi cesaretle son peygamberin geldiğine inanabiliyorsun?" demiş.

Deve sürücüsü "Efendim, konuşmamı siz istediniz. Ne düşündüğümü size küçük bir örnek anlatmaya çalışayım. Efendim siz ancak denizdeki en şahane inciyle kıyaslayabileceğim eşsiz bir bilgi hazinesine sahipsiniz. Bu inciler o kadar değerli ki, çok güzel düzenlenmiş kutu içinde yumuşak kadife kumaşlara sarılı olarak saklanmalı. Bunun yanında, benim bilgim sıradan, çölde üzerine bastığımız taşlar gibi. Ama birde güneşin yükseldiğini hayal edin. Güneş bize ışınlarını yollar. Efendim size sorum şu: Güneşin ışınlarını, parlaklığını ne yakalar ve yansıtır? Sizin kadifelere hap solmuş değerli incileriniz mi, yoksa benim yolun kenarında duran acınacak taşlarım mı?

Kurbağa Masalı...Yaşama Dair !

Günlerden bir gün ... kurbağaların yarışı varmış. Hedef, çok yüksek bir kulenin tepesine çıkmakmış. Bir sürü kurbağa da arkadaşlarını seyretmek için toplanmış.Ve yarış başlamış. Gerçekte seyirciler arasında hiçbiri yarışmacıların kulenin tepesine çıkabileceğine inanmıyormuş. Sadece şu sesler duyulabiliyormuş:"Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar!" Yarışmaya başlayan kurbağalar kulenin tepesine ulaşamayınca teker teker yarışı bırakmaya başlamışlar. içlerinden sadece bir tanesi inatla ve yılmadan kuleye tırmanmaya çalışıyormuş. Seyirciler bağırıyorlarmış: "...Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar!.."Sonunda, bir tanesi hariç, diğer kurbağaların hepsinin ümitleri kırılmış ve yarışı bırakmışlar. Ama kalan son kurbağa büyük bir gayret ile mücadele ederek kulenin tepesine çıkmayı başarmış. Diğerleri hayret içinde bu işi nasıl başardığını öğrenmek istemişler. Bir kurbağa ona yaklaşmış ve sormuş bu işi nasıl başardın diye.O anda farkına varmışlar ki....
kuleye çıkan kurbağa sağırmış!

Olumsuz düşünen insanları duymayın... Onlar kalbinizdeki ümitleri çalarlar!

»Dr.Murat Ulusoy'un web sitesinden.

ÇATLAK KOVA

Hindistan’da bir sucu, boynuna astığı uzun bir sopanın uçlarına taktığı iki büyük kovayla su taşırmış. Kovalardan biri çatlakmış. Sağlam olan kova her seferinde ırmaktan patronun evine ulaşan uzun yolu dolu olarak tamamlarken, çatlak kova içine konan suyun sadece yarısını eve ulaştırabilirmiş. Bu durum iki yıl boyunca hergün böyle devam etmiş. Sucu her seferinde patronun evine sadece 1.5 kova su götürebilirmiş.

Sağlam kova başarısından gurur duyarken, zavallı çatlak kova görevinin sadece yarısını yerine getiriyor olmaktan dolayı utanç duyuyormuş.

İki yılın sonunda birgün çatlak kova ırmağın kıyısında sucuya seslenmiş:

- Kendimden utanıyorum ve senden özür dilemek istiyorum!

“Neden?” diye sormuş sucu. Kova:

- Çünkü iki yıldır çatlağımdan su sızdığı için taşıma görevimin sadece yarısını yerine getirebiliyorum. Benim kusurumdan dolayı sen bu kadar çalışmana rağmen emeklerinin tam karşılığını alamıyorsun! demiş.

Sucu şöyle cevap vermiş:
- Patronun evine dönerken yolun kenarındaki çiçekleri fark etmeni istiyorum!

Gerçekten de tepeyi tırmanırken çatlak kova patikanın bir yanındaki yabani çiçekleri ısıtan güneşi görmüş.

Fakat yolun sonunda yine suyunun yarısını kaybettiği için kendini kötü hissetmiş ve yine sucudan özür dilemiş. Sucu kovaya sormuş:

- Yolun sadece senin tarafında çiçekler olduğunu ve diğer kovanın tarafında hiç çiçek bulunmadığını fark ettin mi? Bunun sebebi benim senin kusurunu bilmem ve ondan faydalanmamdır. Yolun senin tarafına çiçek tohumları ektim ve hergün biz ırmaktan dönerken sen onları suladın. İki yıldır ben bu güzel çiçekleri toplayıp onlarla patronumun sofrasını süsleyebildim. Sen böyle olmasaydın, o evinde bu güzellikleri yaşayamayacaktı.

Hepimizin kendimize has kusurları vardır. Hepimiz aslında kovalarız. Büyük planda hiçbir şey ziyan edilmez.

Kusurlarınızda gerçek gücünüzü bulduğunuzu bilirseniz, siz de güzelliklere sebep olabilirsiniz.

MAVİ KURDELA

New York’ta yaşayan bir öğretmen lise son sınıftaki öğrencilerinin diğer insanlardan farklı özelliklerini vurgulayarak onları onurlandırmaya karar vermişti. California Del Mar’dan Helice Bridges tarafından getirilmiş süreci kullanarak her öğrencisini teker teker tahtaya kaldırdı. İlk önce öğrencilere sınıf ve kendisi için ne kadar özel olduklarını belirtti. Sonra herbirine üzerinde altın harflerle “Siz çok önemlisiniz!” yazılı birer mavi kurdela verdi. Daha sonra, kabul görmenin toplum üzerinde ne gibi etkileri olacağını anlayabilmek amacıyla sınıfına bir proje yaptırmaya karar verdi. Her öğrencisine üçer tane daha kurdela verip onlardan bu töreni gerçek dünyada devam ettirmelerini istedi. Öğrenciler daha sonra sonuçları takip edecek, kimin kimi onurlandırdığını tesbit edecek ve bir hafta boyunca sınıfa bilgi vereceklerdi.

Çoçuklardan biri gelecekteki kariyer çalışmaları için kendisine yardımcı olan, yakınlarındaki bir şirketin üst düzey görevlisini onurlandırmış, adamın yakasına mavi kurdelayı iliştirmişti.

Ardından iki tane daha kurdela verdi ve “Sınıfça bu konuda bir projemiz var. Sizden onurlandırmanız için birini bulmanızı istiyoruz. Onurlandırdığınız insanlara ekstra kurdela verin. Böylece onlar da bu projenin devam etmesi için başkalarını bulabilirler. Daha sonra lütfen bana ne olduğu konusunda bilgi verin!” diye rica etti.

O gün üst yönetici, suratsız biri olarak bilinen patronunun yanına gitmeye karar verdi. Patronunun odasına girdi ve “iş dünyasında bir deha olduğundan ötürü” onu taktir edip örnek aldığını söyledi. Bu mavi kurdelayı yakasına takması için izin verip vermeyeceğini sordu.

Şaşkına dönen patron, “Tabii ki!” şeklinde cevap verdi. Yönetici de mavi kurdelayı patronun tam kalbinin üstüne, ceketine iliştirdi. Ekstra kurdeleyı verirken de, “Bana bir iyilik yapar mısınız? Siz de bu kurdelayı onurlandırmak istediğiniz birine verir misiniz? Bunu bana veren çocuk, okulda bir proje yaptıklarını söyledi. Bu kabul görme töreninin devam etmesi gerekiyormuş. Böylece bunun insanları nasıl etkilediğini belirleyeceklermiş...” dedi.

O gece patron evine geldiğinde on dört yaşındaki oğlunun yanına oturdu. “Bugün inanılmaz bir şey oldu” dedi. “Ofisteydim. Üsy düzey yöneticilerimden biri içeri geldi, bana hayran olduğunu söyleyip “İş dünyasında bu kadar başarılı olduğum için göğsüme bu kurdelayı iliştirdi. Hayal etmeye çalış... Benim bir dahi olduğumu düşünüyor. ‘Siz çok önemlisiniz!’ yazılı bu kurdelayı tam göğsümün üstüne taktı. Bana ekstra bir kurdela verdi ve onurlandıracak başka birini bulmamı istedi. Arabayla eve gelirken bu mavi kurdelayla kimi onurlandırabileceğimi düşündüm ve aklıma sen geldin. Ben seni onurlandırmak istiyorum. Günlerim aşırı yorucu geçiyor. Eve gelince sana pek ilgi gösteremiyorum. Bazen derslerden aldığın notları beğenmeyince ve odanı toparlamayınca sana bağırıp çağırıyorum. Halbuki bu gece bir şekilde buraya oturup sana benim için ne kadar farklı ve özel olduğunu söylemek istedim. Annen gibi sen de benim hayatımdaki en önemli insansın. Sen mükemmel bir çocuksun. Seni seviyorum!” diye devam etti.

Şaşkına dönen çocuk ağlamaya başlamıştı. Bütün vücudu titriyordu. Başını kaldırdı, gözleri yaş içinde olarak babasına baktı ve “Yarın intihar edecektim baba!” dedi. “Ben senin beni hiç sevmediğini, beni hiç önemsemediğini düşünüyordum. Ama artık herşey çok farklı. Baba sen şu an oğlunun hayatını kurtardın!”

Sizin de sevginizi duymak, hissetmek isteyen insanların var olduğunu sakın unutmayın.

Merak etmeyin. Hepimize yetecek kadar KURDELA var.

JAPONLAR ve BALIKLAR 

Japonlar taze balığı hep çok sevmişlerdir. Fakat Japonya sahillerinde bol balık bulmak mümkün olmamaktadır. Balıkçılar, Japon nüfusu doyurabilmek için daha büyük tekneler yaptırıp daha uzaklara açılabilmişlerdir. Balık için uzaklara gidildikçe, geri dönmesi de daha çok vakit alır olmuştur. Dönüş bir-iki günden daha uzarsa, tutulan balıkların da tazeliği kaybolmaktadır.
Japonlar tazeliği kaybolmuş balığın lezzetini sevmemişlerdir. Bu problemi çözebilmek için balıkçılar teknelerine soğuk hava depoları kurdurmuşlardır. Böylece istedikleri kadar uzağa gidip, tuttuklarını da soğuk hava deposunda dondurulmuş olarak saklayabileceklerdi.

Ancak Japon halkı taze ile donmuş balık lezzet farkını hissedebiliyor ve donmuş olanlara fazla para ödemek istemiyorlardı.

Balıkçılar bu defa teknelerine balık akvaryumları yaptırdılar. Balıklar içeride biraz fazla sıkışacaklardı, hatta, birbirlerine çarpa çarpa birazda aptallaşacaklardı, ama yine de canlı kalabileceklerdi. Japon halkı canlı olmasına rağmen bu balıkların da lezzet farkını anlayabiliyorlardı. Hareketsiz, uyuşmuş vaziyette günlerce yol gelen balığın, canlı, diri hareketli taze balığa göre lezzeti yine etkilenmişti.

Balıkçılar nasıl olacak da Japonya'ya taze lezzetli balığı getirebileceklerdi ?

Siz olsaydınız ne yapardınız ?

Hedeflerinize ulaşır ulaşmaz, mesela mükemmel bir eş buldunuz veya
çok başarılı bir firmaya girdiniz, borçları ödediniz v.s. Heyecanınız kaybolmaya başlamaz mı? Aşırı çalışmanız gerekmiyorsa rahatlamaz mısınız? Loto'da büyük ikramiyeyi kazananlar parayı savurmaya başlamaz mı ?

Japonların taze balık probleminde olduğu gibi çözüm aslında basittir. 1950'lerde L.Ron Hubbart'ın gözlemlediği üzere "İnsanoğlu ancak hırs iddiası içinde bulunursa anormal çabalar sarf eder." Ne kadar akıllı, uzman, inatçı iseniz iyi bir problemle uğraşmaktan o kadar zevk alırsınız. Problem sizi ne kadar zorluyorsa ve siz onu adım adım çözebiliyorsanız bundan da o derece mutluluk duyarsınız, heyecan duyarsınız ve enerji dolu, canlı, ayakta kalırsınız.

Japonlarda balıkları yine teknelerindeki akvaryumlarda tuttular, ancak içine küçük bir de köpekbalığı attılar. Bir miktar balık köpekbalığı tarafından yutulmuştu, ama geride kalanlar son derece hareketli ve taze kalabilmişlerdi Buradan da görüleceği üzere problemlerden, uzaklaşmaktansa içine atlamak, boğuşmak ve onları yenmek gerekir.

Problemlerimiz çok ve çeşitli olabilirler. Ümitsiz olmayın. Onları
tanıyın, organize edin, kararlı olun, daha çok bilgi ve yardım
desteği ile onlarla savaşın.

Beyninize bir köpekbalığı atın ve nelere ulaşabileceğinizi o zaman
görün.

Cam Tavan Sendromu
 
 
“Bir Şeyin imkânsız olduğuna inanırsanız, aklınız bunun neden imkânsız olduğunu size ispatlamak üzere çalışmaya başlar. Ama bir şeyi yapabileceğinize inandığınızda, gerçekten inandığınızda, aklınız yapmak üzere çözümler bulma konusunda size yardım etmek için çalışmaya başlar”
Dr. David J. Schwartz
 
Bilim adamları pirelerin farklı yükseklikte zıplayabildiklerini görürler. Birkaçını toplayıp 30 cm yüksekliğindeki bir cam fanusun içine koyarlar. Metal zemin ısıtılır. Sıcaktan rahatsız olan pireler zıplayarak kaçmaya çalışırlar ama başlarını tavandaki cama çarparak düşerler. Zemin de sıcak olduğu için tekrar zıplarlar, tekrar başlarını cama vururlar. Pireler camın ne olduğunu bilmediklerinden, kendilerini neyin engellediğini anlamakta zorluk  çekerler. Defalarca kafalarını cama vuran pireler sonunda o zeminde 30 santimden fazla zıpla(ya)mamayı öğrenirler.
Artık hepsinin 30 cm zıpladığı görülünce deneyin ikinci aşamasına geçilir ve tavandaki cam kaldırılır. Zemin tekrar ısıtılır. Tüm pireler eşit yükseklikte, 30 cm zıplarlar! Üzerlerinde cam engeli yoktur, daha yükseğe zıplama imkânları vardır ama buna hiç cesaret edemezler. Kafalarını cama vura vura öğrendikleri bu sınırlayıcı 'hayat dersi'ne sadık halde yaşarlar. Pirelerin isterlerse kaçma imkânları vardır ama kaçamazlar. Çünkü engel artık zihinlerindedir. Onları sınırlayan dış engel (cam) kalkmıştır ama kafalarındaki iç engel (burada 30cm'den fazla zıplanamaz inancı) varlığını sürdürmektedir.
Bu deney canlıların neyi başaramayacakları nı nasıl öğrendiklerini göstermektedir.
 
Bu pirelerin yaşadıklarına 'cam tavan sendromu' denir. Bir insanın gelebileceğine inandığı en üst nokta, onun cam tavanıdır. Cam  tavanınız hayallerinizin tavan yüksekliğini gösterir. İnsan inandığına denktir. Yapabileceğini düşündüğü kadardır.

 

KERTENKELE

Bu asada okuyacağınız hikaye Japonya'da yaşanmış gerçek bir olaydır.

Evini yeniden dekore ettirmek isteyen Japon bunun için bir duvarı yıkar. Japon evlerinde genellikle iki tahta duvar arasında çukur bir boşluk bulunur. Duvarı yıkarken, orada dışardan gelen bir çivinin ayağına battığı için sıkışmış bir kertenkele görür. Adam bunu gördüğünde kendini kötü hisseder ve aynı zamanda meraklanırda kertenkelenin ayağına çakılmış çiviyi görünce. Muhtemelen bu çivi 10 yıl önce, ev yapılırken çakılmıştı.

Nasıl olmuştu da kertenkele bu pozisyonda hiç kıpırdamadan 10 yıl boyunca yaşamayı başarmıştı? Karanlık bir duvar boşluğunda hiç kıpırdamadan 10 yıl boyunca yaşamak çok zor olmalıydı. Sonra bu kertenkelenin 10 yıldır hiç kıpırdamadan nasıl 10 yıl yaşadığını düşündü- ayak çivilenmişti!! Böylece çalışmayı bırakır ve kertenkeleyi izlemeye başlar, ne yiyor acaba? Sonra nereden çıktığını fark edemediği başka bir kertenkele gelir ağzında taşıdığı yemekle...

İnanılmaz!!! Adamı sersemletir gördüğü manzara. Bu nasıl bir sevgi? Ayağı çivilenmiş kertenkele, 10 yıldır diğer kertenkele tarafından beslenmekteydi...

Teknoloji ilerledikçe bilgiye ulaşmamız hızlandıkça hızlanıyor. Fakat insanlar arasındaki mesafe, o da aynı hızda birbirine yaklaşıyor mu acaba?

SIZI SEVENLERİ ASLA TERK ETMEYİN, UNUTMAYIN ONLARI.

Karateci Çocuk
Japon çocuğun tek hayali çok ünlü bir karateci olmaktı. Fakat ailesi buna izin vermezdi. Bir gün talihsiz bir kaza sonucu çocuk sol kolunu kaybetti. Ailesi çocuğun moralinin çok kötü olduğunu görünce ona bir karate hocası tuttu. Hoca ilk dersinde çocuğa karşısındakini sağ koluyla tutup  üstünden savurmayı gösterdi. Hatta ikinci, üçüncü ve sonraki bütün derslerde hep aynı hareketi yapıyorlardı. Çocuk bir gün hocasına "hocam ben çok sıkıldım, artık başka hareketlere geçsek" dedi. Hoca ise bunu kabul etmeyerek dünyada bu işi en hızlı yapan kişi olmadıkça bitirmeyeceğini söyledi. Çocuk o kadar hızlanmıştı ki, hocasını bile göz açıp kapayıncaya kadar yerden yere vuruyordu. Bir gün hoca elinde bir kağıtla geldi kağıtta çocuğun gençler karate şampiyonasına katılabileceği yazıyordu. Çocuk çok şaşırdı. Ertesi gün salonda ilk rakibinin karşısına çıkacakken heyecanla hocasına sordu,"hocam bu iş nasıl olur? Ben sadece tek hareket biliyorum kesin kaybederim". Hocası ise "sen sadece hareketi yap" cevabını verdi. Çocuk ringe çıktı ve hareketiyle rakibini eledi. Hatta tek hareketle finale kadar çıktı. Finalde karşısında kendisinin iki katı birisi vardı. Önce çok korktu ama gene bildiği hareketi yaparak son rakibini de yendi ve şampiyon oldu. Sevinçle hocasının yanına koştu ve sordu "hocam nasıl olur anlamıyorum, sadece bir hareket biliyorum, tek kolluyum ve şampiyon oldum". Hocası çocuğa baktı ve dedi ki, "senin yaptığın hareket karetedeki en zor hareketlerden biridir...Ve bir tek savunması vardır o da, rakibin sol kolunu tutmak".
Farklılıklarınızı avantaja dönüştürün...

MİSKET TEORİSİ

Genç adam yoğun iş temposundan iyice bunalmıştı. Vakit akşama yaklaşıyordu, ama mesai kavramına çok yabancı olduğu için evine ne zaman gideceği belli değildi. Başını iki elinin arasına aldı, gözlerini sıkıca kapadı. Çok para kazanıyordu. Yöneticiydi, birçok insanın imrenerek baktığı bir konumdaydı. Ama yaşadığı hayatı hayat olarak görmüyordu. “Bu ne biçim hayat böyle!” diye söylendi kendi kendine. 

Hafta sonlarında dahi evine gidemiyordu. Toplantılar, iş seyahatleri, yazışmalar ve koşuşturmacıyla geçen bir hayat. Ailesine, çocuklarına vakit ayıramıyordu. Pek çok yakın dostunun adını dahi unutmuştu. 

Bu karamsarlık içinde kıvranırken, birden çekmecesindeki küçük radyosu aklına geldi. Radyoyu açtı. Yayınlanan müzik parçasıyla biraz rahatladığını hissetti. Müziğin ardından yaşlı bir adamın konuşmasıyla gayri ihtiyari radyoyu kapatmak istedi. Ama birden durdu. İlginç bir teoriden söz edeceğini söylüyordu yaşlı adam. “Bin misket teorisi”ni anlatacaktı. Merakla dinlemeye başladı. “Birgün oturdum ve biraz aritmetik yaptım. Ortalama bir kişinin yetmiş beş yaşına kadar yaşadığını varsaydım. Biliyorum, bazıları daha çok, bazıları da daha az yaşar. Ama biz yetmiş beş sene yaşadığını düşünelim. Bir yılda 52 hafta olduğu için, 75’i 52 ile çarptım ve ortalama ömre sahip bir insanın tüm hayatında yaşayacağı cumartesi sabahı sayısı olarak3900 rakamına ulaştım. Şimdi beni iyi dinleyin. En önemli kısmına geliyorum. Bütün bunları ayrıntılı olarak düşünmeye elli beş yaşında başlamıştım. Yaptığım hesaba göre bu yaşa kadar 2180’in üzerinde cumartesi yaşamıştım. Ve eğer yetmiş beş yaşına kadar yaşarsam, yaşayacağım cumartesi sayısı sadece bin adet olacaktı. Bir oyuncak dükkanına gittim ve dükkanda bulunan tüm misketleri aldım. 1000 adet misketi bir araya getirmek için üç tane daha oyuncakçı dükkanını ziyaret ettim. Bunları eve getirdim ve atölyemdeki radyomun yanında duran büyük, şeffaf bir kavanozun içine hepsini doldurdum. O günden sonra, her cumartesi kavanozdan bir tane aldım. Misketlerin azaldığını gördükçe, hayatımdaki önemli şetleri daha fazla düşünmeye başlamıştım. Anladım ki, dünyadaki zamanımın akıp gittiğini seyretmek kadar önceliklerimi düzene koymama hiçbir şey yardım edemez”. Yaşlı adamın anlattıkları öylesine etkiliydi ki, genç işadamı adeta dünyadan kopmuş, radyoya kilitlenmişti. Yaşlı adam şu cümlelerle konuşmasını tamamladı: “Programı kapatmadan önce şimdi size son bir şey daha anlatacağım. Bu sabah kavanozun içindeki son misketi de aldım. Eğer önümüzdeki cumartesiye kadar yaşarsam, bana biraz daha zaman verilmiş olacak. Unutmayın, hepinizin kullanabileceği en önemli şey, biraz daha fazla zamandır.”

Bilge İle Köpek

Bir bilge, bir göletin başında oturmaktadır. Susuzluktan kırılan bir köpeğin devamlı olarak gölete kadar gelip, tam su içecekken kaçması dikkatini çeker. Dikkatle izler olayı. Köpek susamıştır ama gölete geldiğinde sudaki yansımasını görüp korkmaktadır. Bu yüzden de suyu içmeden kaçmaktadır. Sonunda köpek susuzluğa dayanamayıp kendini gölete atar ve kendi yansımasını görmediğinden suyu içer. O anda bilge düşünür:
   -Benim bundan öğrendiğim şu oldu, der. 
   -Bir insanın istekleri ile arasındaki engel, çoğu zaman kendi içinde büyüttüğü korkulardır. Kendi içinde barındırdığı engellerdir. İnsan bunu asarsa, istediklerini elde edebilir.  Ama biraz daha düşününce aslında gerçek öğrendiği şeyin bundan farklı olduğunu görür. Asil öğrendiği şey, insanin bir bilge bile olsa bir köpekten öğrenebileceği bilginin var olduğudur. 

Şekilsiz Taş

Bir heykeltıraş, işleyip heykel yapmak üzere mermer satın  almak istiyordu.
Mermercinin bahçesinde dolaşırken, köşeye atılmış bir kaya parçasına gözü ilişti.

"Bu mermer parçasının fiyatı nedir?" diye sordu mermerciye.
"Bedava" cevabını verdi mermerci, "eğer işine gerçekten yarayacağını düşünüyorsan, para vermeden götürebilirsin."

Heykeltıraş şaşırmıştı :

"Neden bedava veriyorsun bunu?"
"Şekli bozuk çünkü" dedi mermerci, "kimse satın almak istemiyor ve bahçemi işgal etmekten başka bir işe yaramıyor. Alıp götürürsen, beni ancak mutlu edersin."

Birkaç ay sonra, heykeltıraş mermercinin dükkanına elinde bir kutuyla girdi ve kutuyu mermerciye uzattı. Mermerciyi kutuyu açtı, içinde harika bir heykel duruyordu.

"Şu güzelliğe bakın!" dedi mermerci. "Eminim bu sanat eseri için büyük paralar isteyeceksin. Peki ama onu neden bana getirdin? Biliyorsun, ben sadece mermer taşı satarım..."
"Hayır, hayır" diye cevapladı sanatkar, "bu sana bir hediye."
"Bana hediye mi? Neden?
"Çünkü bu taş senin."
"Nasıl yani?"
"Hatırlamıyor musun, buraya altı ay önce gelmiştim ve bana bahçenin
köşesinde duran bir taş parçasını vermiştin?"
"E... evet, o heykeltıraş sendin. Şimdi hatırladım."
"İşte bu heykeli bana verdiğin taştan yaptım."

Mermerci altı ay önce söylediği sözleri hatırlayıp utandı :

"Allah'ım! Bu harika heykelin o çirkin taştan çıkabileceğine
kim inanabilirdi ki?"

Michelangelo da başka heykeltıraşların almak istemediği bir büyük mermer bloğu alıp o dünyaca meşhur Hz. Davud heykelini yapmıştı. Kendisine bu harika sanat eserlerini nasıl yaptığını soranlara da şu cevabı vermişti :

"Ben mermerlerin içinde bir melek görürüm ve onu özgürlüğüne kavuşturuncaya kadar, mermeri keski ve çekicimle oymaya devam ederim."

Ne dersiniz, çoğu zaman beğenmediğimiz, şikayet ettiğimiz hayatımız da o çirkin mermer parçasına benzemiyor mu? Yapmamız gereken, hayat taşımızın üzerindeki fazlalıkları atmak ve içimizdeki meleği açığa çıkarmak değil mi? Hayatımız bize bir hediye. Onun içinden çıkarttığımız sanat eseri ise bizim kendimize bir hediyemiz.

JİM

Jim üniversitede başarılı bir hocaydı. Çok iyi bir akademik geçmişi vardı. Sık sık yurtdışına seminerlere davet ediliyordu. Bunun yanında jim çok sıcak bir insandı. Ailesine ve meslektaşlarına düşkündü. İlim irfan ve insan yaşamını kendi içinde harmanlamasını çok iyi bilen bir insandı. Dengeliydi. Ancak son senelerde Jim kontrolü kaybettiğini söylüyordu. Çocukluğunda kronik bir hastalığa yakalanmıştı ve bu son zamanlarda tekrar Jim’de kendisini gösteriyordu. Hastalık onu fiziksel ve ruhsal olarak yıpratıyordu. Bu konuda yapabileceği fazla bir şey yoktu.

Karısıyla uzun bir süredir kavgalıydı. Aile sanki bir savaş meydanıydı. Karısıyla anlaşmaya çalışıyor ama bir türlü başaramıyordu. Kendini çok yetersiz hissediyordu. 

Tek kızları bir gence aşık olmuştu. Adamın yurtdışında çalışması gereken bir işi vardı ve kızı da onunla gitmek istiyordu. Jim kızının yanlarından ayrılması konusunda da kendini güçsüz ve yetersiz hissediyordu. 

İşte de sorunlar yaşıyordu. Üniversitesi yeni bir strateji belirlemiş ve bir çok meslektaşı işten ayrılmıştı. Bu onu çok rahatsız ediyordu. Artık işe de gitmek istemiyordu.

Terapiye geldiğinde şöyle diyordu: “Şu anda benim kontrolümün dışında çok fazla şey var ve ben onları değiştirecek güçte değilim: ailem kızım işim sağlığım gibi. umuyorum, istiyorum ve savaşıyorum değiştirmek için. Ancak gerçek şu ki bu mümkün değil. Bu gerçek de beni güçsüz ve yetersiz yapıyor. Şunun farkına vardım ki yaptığım şeyler işe yaramıyorsa, yönümü değiştirmeye ihtiyacım var. Yapamayacağım şeyler için savaşmak yerine, değiştirebileceğim şeyleri bulmaya çalışmam gerekiyor.”

Jim kampusta bir öğle arasında kütüphanenin rafında duran bir fıkra kitabına takıldı. Normalde böyle şeyler okumazdı. Ama aldı ve içinden birkaç fıkra okudu. Kendini birden mutlu hissetti.

Ve her sabah birkaç fıkra okudu işe gitmeden. Beğendiği birkaçını ezberledi. Bu onun güne farklı bir şekilde başlaması için bir fırsattı. Ezberindeki fıkraları işe gidince meslektaşlarıyla paylaştı.

Jim böyle yaparak hem kendi duygularını değiştirdi hem de etrafına neşe saçan bir insan oldu. Yetersizlik ve güçsüzlük duyguları yerine daha positif duygular geliştirdi hem kendinde hem etrafında..

DEĞİŞTİREBİLECEĞİN VE DEĞİŞTİREMEYECEĞİN ŞEYLER

Brenda’yla ilk buluşmamızda bana “ ipin ucunda” olduğunu söylemişti.

Eski kocası kıtalar arsı yolculuk yapıyordu. Çocuklarıyla iletişimi yoktu. Onlara para gönderemiyordu. Brenda hem paraya ihtiyacı olduğundan hem de sevdiğinden kendini çalışmaya adadı. Basit bir sekreterlik işinden asistanlığa kadar yükseldi. Ama onun kariyeri boyunca hep yanında olan bir şey vardı: stres.

İki çocuğu vardı. Oğlu gençlik dönemini boşa harcıyordu. Serserilerle takılıyordu. Kızı ise uyuşturucuya başlamış ve üniversiteyi bırakmıştı. Brenda bunu anlayamıyordu. Onlarla hep ilgilenmiş ve toplumda saygın kişiler olarak yetiştirmeye çalışmıştı. Nerede hata yaptığını bir türlü anlamıyordu. Daha fazla ne yapabilirdi? Bu sorular onu derin bir yetersizlik duygusu içine sürüklüyordu.

Stres ve korku Brenda’nın sağ elinde bir titremeye yol açmıştı. İlginç bir şekilde titreme sadece sağ elindeydi ve sadece insanların onu yazı yazarken izlediği zaman ortaya çıkıyordu. O zaman kaçmak ve saklanmak istiyordu. Doktorlar bu titreme için fiziksel bir neden bulamamışlardı. 

Brenda ciddi bir şekilde hem çalışıyor hem de annelik yapıyordu. Bu onun stresini daha da artırıyordu. Eğlenmek için ne yaptığını sorduğumda cevabı basitti.:“hiç bir şey”. Daha önce eğlenmek için ne yaptığını sorduğumda, uzun zamandır eğlenemediğini söyledi bana. Ona çocukluğunda eğlendiği bir şeyi hatırlamasını istediğimde çok ilginç bir şey olmuştu.

Parkta salıncakta sallandığını hatırladı. Ona gözünü kapamasını ve hayal etmesini söyledim.  Cimlerin kokusunu tarif etti. Salıncakta ileri geri sallanmanın keyfi yüzünden okunuyordu. Birisinin salıncağı iterken ne kadar eğlenceli olduğunu söyledi. Kendini özel hissetti. Sanki biri ona güven veriyor destek oluyordu.

Ona Garfield’in salıncakta tek başına oturduğunu ve ona şunları söylediğini gösterdim: “Hayatta bazen küçük itmelere ihtiyaç duyarım.” Salıncaklar, yaşam gibi yukarı aşağı ileri geri hareket ederler. Bazen bizim kontrolümüzde olmayan dışardan etkilere bir şey yapamayız. İpin uzunluğu, salıncağı iten kişinin gücü, ipin dayanıklılığı gibi. Genelde daha çok sallandıkça daha iyi uyum sağlarız salıncağa. İleri gideriz ama yine dengeye geliriz. Bu onun özelliğidir.

Brenda’nın yaşamı da böyleydi. Değiştirebileceği şeyler ve değiştiremeyeceği şeyler vardı. Düşüncelerini ve duygularını değiştirebileceğini ona anlatmak için yakında bir parka gitmesini ve günün belli bir vaktini orda sallanarak geçirmesini istedim. 

Bir sonraki randevumuzda bana şunları söyledi: “Bana ne söylemek istediğinizi anladım. Birinin bana şunu söylediğini duydum: ‘İpin ucuna geldiğinizde, artık düğüm atıp bir salıncak yapma zamanıdır.” 


ZEHİR

Uzun yıllar önce Çin'de Li-Li adli bir kız evlenir ve aynı evde kocası ve kaynanası ile birlikte yaşamaya baslar. Lakin kısa bir sure sonra kayınvalidesi ile geçinmenin çok zor olduğunu anlar. İkisinin de kişiliği tamamen farklıdır buda onların sık sık kavga edip tartışmalarına yol acar. Bu Çin geleneklerine göre hoş bir davranış değildir ve çevrenin oldukça tepkisini alır. Birkaç ay sonra bitmez tükenmez gelin kaynana kavgalarından ev onun ve annesi ile karısı arasında kalan eşi içinde cehennem haline gelmiştir. Artık bir şeyler yapmak gerektiğine inanan genç kız doğru babasının eski bir arkadaşı olan baharatçıya koşar ve derdini anlatır. Yaşlı adam ona bitkilerden yaptığı bir ekstra hazırlar ve bunu 3 ay boyunca her gün azar azar kaynanası için yaptığı yemeklerin içine koymasını söyler. Zehir az az verilecek , böylece onu gelininin öldürdüğü belli olmayacaktır. Yaşlı adam genç kıza kimsenin ve eşinin şüphelenmemesi için kaynanasına çok iyi davranmasını ona en güzel yemekleri yapmasını söyler. Sevinç içinde eve donen Li-Li yaşlı adamın dediklerini aynen uygular . Her gün en güzel yemekleri yapıyor. Kaynanasının tabağına azar azar zahiri damlatıyordu. Kimseler şüphelenmesin diye de ona çok iyi davranıyordu. Bir sure sonra kayınvaldesi de çok değişmişti ve ona kendi kızı gibi davranıyordu. Evde artık barış rüzgarları esiyordu. Genç kız kendisini ağır bir yük altında hissetti. Yaptıklarından pişman bir vaziyette baharatçı dükkanının yolunu tuttu ve yaşlı adama şu ana kadar kaynanasına verdiği zehirleri onun kanından temizleyecek bir iksir için yalvardı, Yaşlı kadının ölmesini artık istemiyordu. Yaşlı adam yaşlı gözlerle karşısında konuşup duran Li-Li ye baktı ve kahkahalarla gülmeye başladı Sevgili Li-Li dedi , sana verdiklerim sadece vitaminlerdi. Olsa olsa kayınvalideni sadece daha da güçlendirdin hepsi bundan ibaret. Gerçek zehir ise senin beyninde olandı. Sen ona iyi davrandıkça oda dağıldı ve yerini sevgiye bıraktı böylece siz gerçek bir ana kız oldunuz " dedi Kıssadan Hisse: Eski bir Cin atasözü şöyle der ; Gül veren elde gül kokusu kalır. Sevilen insan sevgisini insanlara veren insandır.

YOLDAN GÜZEL GEÇMEK

Bir kral halkı için geniş bir yol yaptırmaya karar verdi. Ancak yapımı tamamlanan yolu halka açmadan önce, hatırlarda kalacak bir yarışma düzenlemek istiyordu. İsteyenin bu yarışmaya katılabileceğini ilan etti. Kral, yoldan en güzel geçecek kişiyi belirleyeceğini söyledi. Yarışma günü, insanlar akın ettiler. Bazıları en güzel arabalarını, bazıları en güzel elbiselerini getirmişti. Kadınlardan kimileri saçlarını en güzel biçimde yaptırmıştı, kimi de yanlarında en güzel yiyecekleri getirmişti. Gençlerden bazıları spor kıyafetler içinde yol boyunca koşmaya hazırlanıyordu. Nihayet, tüm gün insanlar yoldan geçtiler, fakat yolu kat edip tekrar kralın yanına döndüklerinde hepsi aynı şikayette bulundu: Yolun bir yerinde büyükçe bir taş ve moloz yığını vardı ve bu moloz yığını yolculuğu zorlaştırıyordu.

Günün sonunda yalnız bir yolcu da bitiş çizgisine yorgun argın
ulaştı. Üstü başı toz toprak içindeydi, ama krala büyük bir saygıyla yönelerek, altınla dolu bir torba uzattı ve:

- Yolculuğum sırasında, yolu tıkayan, insanların yolculuk
etmesini zorlaştıran bir taş ve moloz yığını gördüm. İnsanlar rahat etsinler diye bu taş ve moloz yığnını kaldırmak için durdum. Yolu temizlerken, taşların altında bu altınla dolu torbayı buldum. Halktan kimsenin bu kadar altını olamayacağına göre, bu altınlar size ait olmalı. Kral gülümseyerek
cevap verdi:

            - O altınlar sana ait.

            - Hayır, benim değil. Benim hiçbir zaman o kadar çok param olmadı.

            - Evet, dedi kral. Bu altınları sen kazandın, zira yarışmanın galibi sensin. Yoldan en güzel geçen kişi sensin. Çünkü,

            YOLDAN EN GÜZEL GEÇEN KİŞİ; ARDINDAN GELENLER İÇİN YOLDAKİ ENGELLERİ KALDIRAN KİŞİDİR.

Lösemili Maraton Koşucusu

1992 Aralığında mutlu bir eş ve iki çocuk babasıydım. Bir ay sonra acute lymphoplastic leukemia teşhisi kondum. İki yıl hastalığı hafifleten kemoterapiden sonra vücudum zayıf ve cansızdı. Adeta kendimi başını ve kollarını kaldırmak için yardım alması gereken kukla gibi hissediyordum.

Koşmaya başladım. Altı ay sonra gücüm geri geldi. Devamlı koşabileceğimi hissettiğim bir koşuda maratona katılmaya karar verdim.

Babama bu planımdan bahsettiğimde bana insanları maraton koşusuna hazırlayan ve aynı zamanda da lösemi araştırmaları için fon toplayan bir programdan bahsetti. Böylece o yaz, luekemia derneğinin eğitim programıyla Marine Crops maratonuna hazırlandım. Sonunda maraton koşma günüm gelmişti. 27 Ekim 1996 saat 8 de maraton başladı. 19000 diğer cesur yüreklerin arasında 26,2 millik unutamayacağım yolculuğuma başlamıştım. Eşim Petty yi ilk kez 6.mil çizgisinde gördüm. Ne yaptığımı ve nasıl eğlendiğimi gördüğü için çok mutlu görünüyordu.17. milde aklım ailemi ve beni üzmeye çalışam o korkunç iki yıla gitmişti. Tekrar onu gördüm.yüzündeki ifade bana onun benim mücadeleye başladığımı bildiğini söylüyordu. İkimizin de aynı şeyi düşündüğünü hissediyordum: 9 mil daha ve bu son bikaç yıl artık geride kalacak. Bu düşünce tek başına beni ileriye itiyordu. 22., 23. mil, yavaş ama gidiyordu, 24. ,25. , sonra işte orada olan oldu. Bu kadar muhteşem ve ilham verici bişey görmemiştim hayatımda.başladığımdan 3 saat 41 dakika sonra bitiş çizgileri içinde düşündüğüm en uygun bitiş çizgisini geçtim. O gece Lösemi Topluluğu bana bir süs iğnesi vermiş ve“ lösemi 26.2” adında bir parti düzenlemişti.

Eğer Tanrı isterse ve ben tekrar kötüleşebilirim, kanser tekrar saçlarımı ve gücümü, belki hayatımı alabilir. Ancak ben asla iğnemi ya da bir maraton koşucusu olduğumu unutmayacağım.

Işığınızı Yayın

Amerikalı bir ölüm döşeğinde iken hasta yatağında üç yetişkin çocuğunu yanına çağırdı ve şöyle dedi: “İçinizden biri yıllar boyu uğraşarak kurduğum şirketin başına geçecek. Hanginizin bunu hak ettiğine karar vermek için, her birinize birer dolar vereceğim. Şimdi gidip bu bir dolarla ne alabiliyorsanız alacaksınız, ama bu akşam geri döndüğünüzde paranızla aldığınız şey hastane odamı bir uçtan bir uca doldurmalı.”

Akşam geri döndüklerinde babaları sordu. “Birinci evladım bir dolarınla ne yaptın? “ Çocuk cevap verdi: “Arkadaşımın çiftliğine gittim, bir dolarımı verdim ve iki balya saman aldım. Sonra odadan dışarı çıktı, saman balyalarını getirdi, açtı ve havaya savurmaya başladı. Oda bir anda samanla dolmuştu. Ama biraz sonra samanların tamamı yere indi ve babanın söylediği gibi, odayı bir uçtan öbürüne kadar doldurmadı. Adam sordu: “Peki ikinci çocuğum, sen paranla ne yaptın?”
”Yorgancıya gittim. İki tane yastık aldım.” Bunu söyleyen çocuk, yastıkları içeri getirdi açtı ve tüyleri bütün odaya dağıttı. Zaman içinde tüyler yere düştü, böylece oda yine dolmamıştı. ”Sen, üçüncü çocuğum, sen paranı ne yaptın?” diye sordu adam. Çocuk elini cebine atıp bir kibrit kutusu ve bir mum çıkardı. Mumu yakıp ışığı kapatınca oda mumun yaydığı ışıkla dolmuştu. Baba üçüncü çocuğa şirketlerini emanet etti.

Yazar: Nido Qubein

BİR ADAM

Size  bir adamın hayat hikayesini anlatayım. Bu adam:
21 yaşında işinde başarısız olmuş,
22 yaşında bir yasama seçimini kaybetmiş,
24 yaşında tekrar işinde başarısız olmuş,
26 yaşında karısı vefat etmiş,
27 yaşında ruhsal bunalıma girmiş,
34 yaşında kongre seçimlerini kaybetmiş,
36 yaşında tekrar kongre seçimlerini kaybetmiş,
45 yaşında senato seçimlerini kaybetmiş,
47 yaşında  başkan  yardımcısı seçimlerini kaybetmiş,
49 yaşında tekrar senato seçimlerini kaybetmiş,
52 yaşında Amerika Birleşik Devletlerine başkan seçilmiş kişidir ve adıda ABRAHAM LİNCON'dur.

>>> ANA SAYFA

©Copyright 2001, 2004 Psk.Tuncay Özer. Tüm hakları saklıdır. Kaynak göstermek ve  link  koymak  şartı ile sadece internet ortamında kullanmak için izin almadan alıntı yapabilirsiniz. Diğer türlü alıntılar için kanun gereği  izin alınması gerekmektedir. 

 

 

Psikolog Tuncay ÖZER  BAKIRKÖY / İST.