MAKALELER

Hipnoterapi hakkında daha fazla bilgi edinebileceğiniz uzman makaleleri.

İmajinasyon ve Hipnoz

Bu kitabın iki temel amacı vardır. Birincisi, genellikle algılanan biçiminden birçok bakımdan farklı olan hipnotizma kavramını tanıtır. İkincisi, yeni kavramın insan yetenekleri ve gizli güçleri kavrayışımızı nasıl genişlettiğini göstermeye çalışır, öncelikle onunla ilişkilenen fenomeni tanımlayarak bu terimi açıklığa kavuşturalım.

Tipik olarak, bir kişi (hipnozu yapan kişi, hipnotizmacı) diğer bir kişiye (denek, hasta) hipnotik induction prosedürünü uygular. Örneğin, hipnotizmacı hastaya parıldaya ışığa bakmasını sorabilir ve daha sonra göz-ağırlaşması ve göz kapaması gibi tekrarlı telkinlerde bulunabilir. “Gözlerin giderek yorgunlaşıyor ve ağır……daha ağır ve daha ağır……Göz kapakların kurşun kadar ağır… çok ağır… Gözlerindeki baskı giderek daha fazla oluyor, daha fazla oluyor…” Bu ana kadar hasta gözlerini kapamamışsa, hipnotizmacı doğrudan, “Şimdi gözlerini kapat.” diyebilir. Hipnotizmacı daha sonra gevşeme, uykulu olma (drowsiness), uyuma telkinlerine ve hastanın hipnoz durumuna geçme telkinlerine tekrarlı olarak devam eder. “Kasların gevşiyor….çok, daha çok gevşedi… Huzurlu ve rahatsın, düzenli bir şekilde ve derinden soluyorsun, hiçbir şey düşünmüyorsun….Uyku bastırmış ve uyuyorsun…. Daha çok, daha çok uyku bastırmış ve uykulusun….. derin, rahat ve dinlendirici bir uyku…. Derin bir hipnoz durumundasın….” Hipnotizma deneysel amaçlarla kullanılırken, hipnotik induction prosedürü genellikle 10-15 dakika kadar sürer.

Göz-kapama, gevşeme, uykulu olma, uyku ve hipnozun tekrarlı telkinlerine kişi maruz kalındığında, bazı kişiler “hipnozlu” bir görünüm gösterirler yani çok gevşemiş, uykulu veya uyuşuk, hareketsiz görünürler, yavaş bir şekilde konuşabilirler ve kendiliğinden oluştan (spontaneity) ve inisiyatiften yoksun görünürler. Hatta, hipnotik induction prosedürüne maruz kalan deneklerin bazıları kolaylıkla tesir altında kalma (suggesstibility) testlerine cevap vermeye daha çok yatkındırlar. Örneğin, hipnotizmacı deneğe: “Kolun sert… katı… çelik gibi… kolunu bükemezsin.”, diyebilir. Denek yapmaya çalışsa da kolunu bükmeyebilir. Daha sonra, hipnotizmacı deneğe tekrarlı olarak elinin donuk, uyuşuk ve hissiz-bütün duygularını ve duyumlarını kaybettiğini- söyleyebilir. Daha sonra bir kibrit alevini deneğin avucunun karşısına getirir ve hasta ona duyarsız gibi görünür. Daha sonra hipnotizmacı yaş gerilemesi (age regression) için bir test telkini verebilir: “Zaman geriye doğru gidiyor…. Yıl 1940…. Sen altı yaşındasın…. Okulda birinci sınıftasın.” Denek altı yaşında olduğunu ifade edebilir. Adını yazması istenildiğinde, adını büyük harflerle yazabilir ve yazısı birinci sınıfı okuyan çocuğun yazısına benzeyebilir. Diğer test telkini türleri hipnoz seansının sonundan önce verilebilir. Bunlar kolun yükseltilmesi (“Kolun hafifleşiyor ve havaya kalkıyor”), görsel halüsinasyon (“Gözlerini aç ve dizinde bir kedi görüyorsun”) ve bellek yitimi (“Olmuş her şeyi unutacaksın”). Deneğe uyanması söylendikten sonra, hipnoz edilmiş gibi hissettiğini söyleyebilir. Ek olarak, beden duygularındaki değişiklikleri belirtebilir, örneğin sanki uçuyormuş gibi veya bedeninin ruhundan ayrıldığını hissedebilir.

Özetle söylenirse, hipnotizma terimini kullandığımızda, hipnotizmacının telkinlerinin deneğin a) gevşemiş, uyuşuk ve uykulu görünmesini (yani, “hipnotik” görünüş gösterme), b) kol-bacak sertliğini, el duyarsızlığını veya anestezi, yaş gerilemesi vb. gibi test edilir telkinlere yüksek derecede cevap verme eğilimini, c) beden duygularındaki değişiklikleri belirtmesini, d) hipnotize olduğunu bildirmesini etkilediği durumları düşünüyoruz. Bu dört fenomenin neden ve nasıl oluştuğunu açıklamak davranışla ilgilenen bilim adamlarının görevidir. Daha spesifik olarak, bilim adamının aşağıdaki sorulara benzer sorulara cevap vermeleri gerekir: Hipnotik induction prosedürüne maruz kalındığında, bazı kişiler bu “hipnotik” görünümü göstermezken neden bazıları gevşemiş, uykulu, uyuşuk ve hareketsiz görünürler? Bazı bireyler hipnoz olduklarına dair beden hislerindeki değişiklikleri belirtirken neden diğerleri belirtmez? Bu kitapta bu sorulara ve bunlara ilişkin diğer sorulara cevap vermeye çalışacağız.

Geçen yüzyıl boyunca, yukarıda bahsedilen “hipnotik” tecrübeleri ve davranışları açıklamak için birçok girişimde bulunulmuştur. Bu çabalar iki temel görüşe neden olmuştur. Bakış açılarından biri şu varsayımlarla tecrübeleri ve davranışları açıklamaya kalkışır: a) hipnotik induction prosedürleri özel bir duruma neden olurlar, ve b) bu özel durum (hipnotik trans) “hipnotik” görünüşe neden olurlar yani test telkinlerine yüksek derecede cevap verme eğilimi, beden hislerinde değişiklikler ve hipnotize edildiğini hissettiğini belirtmesi. “Hipnotik trans” görüşü olarak nitelediğimiz bu yönlendirme (orientation) geniş ölçüde kabul edilmiştir. Aslında birçok insan hipnotik induction prosedürüne maruz kalan deneklerin “hipnotik” görünüm gösterdiklerini, test telkinlerine cevap vermeye yatkın olduklarını, beden hislerinde değişiklikleri bildirdiklerini ve özel bir durumda olduklarından-hipnotik trans- hipnotize edildiklerini bildirdiklerini kabul eder.

Elimizdeki metinde ayrıntılı olarak incelenmiş olan alternatif bakış açısı cognitive-davranışsal bakış açısı olarak tanımlanabilir. Bu yaklaşım, deneklerin “hipnotik transın” özel bir durumunda olduklarını varsaymadan “hipnotik” deneyimler ve davranışların sebebini izah etme konusuna geçebilir. Aslında, cognitive-davranışsal bakış açısından, hipnotik trans kavramı onunla ilgili kavramlar –hipnotize olma, hipnoz ve hipnotik durum- fenomeni açıklamada sadece gereksiz değil aynı zamanda yanıltıcıdırlar. cognitive-davranışsal bakış açısından, telkin edilen temaları düşünmeye ve hayal etme istekliliğine neden olan test durumuna yönelik olumlu tutumları, motivasyonları ve beklentileri olduğunda denekler “hipnotik” olarak adlandırılan davranışları uygularlar. Bu yazının devamında, bu teorik bakış açısını geliştireceğiz ve ayrıntılarıyla inceleyeceğiz (1). Şimdi gelecek bölümler hakkında kısa bilgi vererek başlayalım.

2-11. Bölümlerin Gözden Geçirilmesi

  1. Bölümde geleneksel “hipnotik trans” görüşü ve bizim şimdiki cognitive-davranışsal yaklaşımımız arasındaki farkları göstermek için

üç tane analoji/benzeşme kullanılacaktır. Geleneksel olarak, hipnoz durumundaki cevap vermeye hazır (responsive) deneğin uyur gezere benzediği düşünülür. Bu benzerliğin yanıltıcı olduğunu kanıtlayan bilgiyi sunacağız- cevap vermeye hazır (responsive) denek her bakımdan uyur gezerden ayrılır. İyi hipnoz olmuş bir deneğin roman okuyan veya sinema filmi izleyen bir kişiye benzediğini ön gören farklı bir analoji sunacağız. Cevap vermeye hazır (responsive) deneğin aynı zamanda romanın okuyucusunun ve sinema filminin izleyicisinin  hipnotizmacıdan, kitaptan ve ekrandan aldığı kelimelerle ve iletişimlerle meydana gelen yoğun ve canlı deneyimleri vardır.

  1. ve 4. Bölümler “hipnoz yapma” sanatlarıyla ilgilidirler. Burada, yetenekli hipnotizmacıların, test durumlarına karşı olumlu tutumların, motivasyonların ve beklentilerin olmasını ve deneğin telkin edilen temaları düşünmesi ve hayal etmesini sağlamak için hipnotik induction prosedürlerini nasıl yönettiklerini açıklayacağız. Hipnotik induction prosedürleri kişinin telkin edilen temaları düşünmesine ve hayal etmesine neden olduğunda, denek test edilir telkinlere yüksek derecede cevap verme eğilimi gösterecektir (3. Bölüm), “hipnotik” bir görünüş izlenimi bırakacaktır, beden hislerindeki değişiklikleri ve hipnotize edildiklerini bildireceklerdir (4. Bölüm).

Bu metinde sunduğumuz “hipnotik” davranış teorisi deneğin tutumlarının, motivasyonunun, beklentilerinin ve telkin edilen temalarla düşünmenin ve hayal etmenin kritik rolünün önemini belirtir. Bu faktörlerin önemi gösteren araştırma 5. Bölümde özetlenmiştir.

7, 8 ve 9. Bölümlerde görünürde olağanüstü olan “hipnotik” fenomenin adımlarını eleştirel olarak yeniden değerlendireceğiz. Bu bölümün ilk kısmında (7. Bölüm) hipnotizmayla ilişkilendirilen algısal ve fiziksel değişikliklerin meydana gelmesi, yaş gerilemesi, görsel halüsinasyonlar ve alışıldık olmayan kavrama olayları gibi “şaşırtıcı” birkaç fenomeni tartışacağız. 8. Bölümde, hipnotizma ve telkinlerin cerrahi operasyonları gerçekleştirmek için nasıl kullanıldığını açıklayacağız. Bu kısmın son bölümünde (9. Bölümde) birkaç kişinin biliyor gibi göründüğü stage hipnotizmasının “olağanüstü” olaylarını açıklayan etkenler tespit edilecektir.

  1. Bölümde, bakış açımızın insan yeteneklerinin ve gizil güçlerinin genişletilmiş anlayışına nasıl neden olduğunu göstereceğiz. Aynı zamanda bu bölümün sonunda, insanlara acılara tolerans göstermeyi, değişik telkinlere cevap vermeyi ve hipnotizmayla geleneksel olarak ilişkilendirilen ilginç ve yararlı fenomeni öğretmek için kullanılabilecek yöntemleri göstereceğiz.

Son bölümde (11. Bölüm) şunu soruyoruz: Buradan nereye gidiyoruz? Bizim formüllerimizin sınırları bu bölümde ifade edilmiştir ve hipnotizma anlayışımızı artıran bir dizi araştırma gösterilmiştir.

ÖZET

Geleneksel olarak kişilerin özel bir hipnoz durumunda olduklarında-hipnotik trans- “hipnotik” davranışlar gösterecekleri varsayılmıştır. Bu kitapta, geleneksel bakışa meydan okuyan cognitive-davranışsal teoriyi sunacağız. Teorimiz hipnotize edilmiş, hipnoz, hipnotik durum ve hipnotik trans gibi kavramların hem yanıltıcı olduğunu hem de tarihsel olarak hipnotizmayla ilişkilendirilmiş davranışları açıklamada yardımcı olamayacaklarını ileriye sürer. Bizim bakış açımıza göre, denekler test durumuna karşı olumlu tutumlara, motivasyonlara, beklentilere sahip olduklarında ve buna bağlı olarak telkin edilen temaları düşünmeye ve imgelemeye istekli olduklarında “hipnotik” davranışları gösterirler.

NOTLAR

1) Birçok bakımdan, hipnotizma teorimiz Sarbin ve arkadaşları tarafından gösterilen teoriyle uyum içerisindedir. Ancak, bu iki teori öncelikle Sarbin’in teorisi toplumsal-psikolojik “rol” kavramına dayanması bakımından ve bizim teorimizin bu kavramı kullanmamasından dolayı birbirinden ayrılır. Sarbin’in teorisi detaylı bir şekilde son zamanlarda çıkmış önemli bir kitapta (Sarbin & Coe, 1972) gösterilmiştir ve bu kitabın 6. ve 11. Bölümlerinde Sarbin2in teorisi tartışılacaktır.

UYURGEZER KİŞİ VE HİPNOTİK KİŞİ

Geleneksel olarak, hipnoz durumundaki “iyi” bir deneğin uyurgezere benzeyeceği düşünülür. Hilgard’ın (1969a) söyledi gibi, “Hipnoz genellikle uyur gezerin kendini bulduğu duruma benzeyen bir “durum” olarak düşünülür ve böylece uyurgezer (somnambulist) terimi derin bir şekilde hipnoz olmuş kişiye atfedilir.” Bu görüş, “hipnotik transın” uykuya benzer bir durum olarak düşünüldüğü 19.yy.lın başlarına kadar giden eski bir görüştür. Bir takım önemli yollarla çağdaş fikirleri etkiledi. Bir örneği ise, hipnotik indüksiyon prosedürlerinin tipik olarak kişiye uykulu olma ve derin uykuya girme direktiflerini verdiği gerçeğidir. Bu karşılaştırmada, öncelikle uyurgezere dikkatli bakarak ve sonra da hipnotik deneydeki cevap vermeye hazır (responsive) deneğe bakalım.

Son çalışmalardan bazıları (Jacobson, Kales, Lehmann & Zweizig, 1965; Kales, Jacobson, Paulson, Kales & Walter, 1966; Pai, 1946) uyurgezerin kendine has dört özelliği olduğunu gösterir.

Birincisi, uyurgezer gece yatağından kalktığında, elektroansefalogram (EEG) kişinin uyuduğunu (uykunun 3. veya 4. aşaması) gösterir ve uyuyarak gezme olayı kısa sürdüğünde EEG kişinin uyumaya devam ettiğini gösterir.

İkincisi, uyurgezer bir kişi sert, karma hareketler gösterir ve çevresinde olan biten şeylere karşı farkındalığı oldukça azalır, motor yeteneklerde düşük bir seviye ve boş bakışlar görülür. Birileri onunla konuştuğunda nadiren cevap verir. Dikkatini çekmek için genellikle konuşmaya devam etmek veya hareketlerini kesmek gereklidir. Uyurgezer cevap verdiğinde, mırıldanmaya başlar veya belirsiz ya da dalgın bir biçimde konuşur.

Üçüncü olarak, uyurgezere uyanması söylendiğinde uyanmaz. Onu uyandırmak için daha ısrarlı yöntemler gerekir. Örneğin, Onu sarsmak veya her seferinde daha gürültülü bir şekilde adını tekrarlamak gerekebilir.

Son olarak, uyurgezer sabah uyandırıldığında veya uykuda gezme durumunda uyandırıldığında, olayı hatırladığına dair hiçbir işaret göstermez.

“Hipnotize olduğu” söylenen insanlar uyurgezere benzediklerinden çoğunlukla somnambulist veya somnambules olarak nitelenirler. Uzman olmayan kişiler, genellikle hipnotik indüksiyon prosedürüne maruz kalan kişilerin “yarım uykulu” olduklarından, düşük farkındalık düzeyine sahip olduklarından, çevrelerinden kopmuş olduklarından ve uyanmada unutkanlık gösterdiklerinden uyurgezere benzediklerine inanırlar. Bu düşünce yanıltıcıdır. Bu alandaki bilgili uzmanlar “hipnotize edilmiş” kişinin her bakımdan uyurgezerden ayrıldıklarını bilirler.

Öncelikle “hipnotize edilmiş” kişinin EEG’si uyurgezerin EEG’sine en ufak ölçüde benzemez. EEG kriteriyle değerlendirdiğimizde, uyurgezer uykulu durumdayken “hipnotize edildiği” söylenen kişi uyanık durumdadır. Belirgin bir biçimde, “hipnotize edilmiş” kişilerin EEG’lerinde onları uyanık durumda olan kişilerin EEG’lerinden ayırt edecek değişiklikler göstermez. “Hipnotize olduğu” söylenilen kişilerin EEG’leri hangi direktif ve telkin verilirse verilsin ya da hangi etkinlik yaptırılırsa yapılsın  “normal uyanık” insanınkiyle aynı şekilde sürekli olarak değişir (Barber, 1961; Chertok & Kramarz, 1959). (1)

İkinci olarak, hipnotize edilen kişide, uyurgezerde değil, boş bakışlar, sert yüz ifadesi ve konuşma isteksizliği gevşeme, uyuşuk, uykulu olma telkinleriyle meydana gelir ve kolayca telkinlerle ortadan kaldırılabilir, örneğin uyanık ol/uyan telkinleriyle.

Üçüncü olarak, uyurgezer uyan denildiği zaman uyanmamasına rağmen, uygulamada “hipnotize edilmiş” bütün deneklere basit bir şekilde “Deney bitti” ve “Uyan”  denildiğinde gözlerini açarlar  ve “uyanırlar”. (2)

Son olarak, uyurgezerler uykuda gezme hallerini hatırlamazken, eğer hipnoz edilmiş deneğe hipnoz sırasında meydana gelen olayları hatırlaması söylenmişse hiçbir denek hipnotik seans sırasında meydana gelen olayları unutmaz (Barber & Calverley, 1966b; Hilgard, 1966). Dahası, uygulama itibariyle “hipnotize edilmiş” bütün denekler deneyden sonra, eğer hipnotik seans sırasında unutma/bellek yitimi telkinleri verilmemişse, neler olduğunu hatırladıklarını söylemişlerdir (Barber & Calverley, 1966b; Hilgard, 1966). (3)

Özet olarak, “hipnotize edilmiş” kişiyi uyurgezer kişiyle karşılaştıran geleneksel analoji/benzerlik aldatıcıdır. Hipnotik durum içerisinde telkinlere cevap veren kişiler uyurgezere benzemezler. Onun yerine daha çok ilginç bir roman okuyan bir kişiye veya ilginç bir sinema filmi izleyen kişiye benzer. Sözü edilen iki analojiye şimdi dönelim.

İKİ AYDINLATICI BENZERLİK

Test Telkinlerine cevap vermede gereken olaylar- örneğin kol-bacak sertliği, anestezi, yaş gerilemesi, unutkanlık vb. için olan telkinler- kişinin ilginç bir roman okuduğunda veya enteresan bir sinema filmi izlediğinde meydana gelen/mevcut olan olaylarla aynıdır. İlgi çekici bir kitap okuduğunda kişi yazılı sayfadan gelen mesajlarla (communications) düşünür ve imgeler. Kişi hayallerine iyi daldıkça ve onlarla kuşatıldıkça, “Bu sadece bir roman” veya “Bunlar sadece numara” gibi tam tersi düşünceleri olmaz. Bunun yerine, karakterlerle empati kurarken ve “onlarla birlikte yaşarken” değişik duygular yaşar. Bazen üzüntü ve keder yaşar. Bazen de kendine kendine gülümseyebilir veya yüksek sesle kahkaha atabilir. Benzer olarak Shor (1970) çalışmalarında, roman okurken bazı kişilerin “hikayedeki düşünceleri düşündüğünü ve duyguları hissettiğini” göstermiştir. Shor bu davranışı kitap okuma fantezisi olarak adlandırmıştır aşağıdaki ilgili özelliklere önem vermiştir.

…. Okuyucu kendi çıkarları için, kendi güdülerini tatmin etmek için fantezi/hayal yaratır. Fantezi zihne kitaptaki kelimelerle aşılanmaz. Okuyucu kelimelerin karşı konulmaz “telkin edici” güçleriyle fantezi yaratmaya zorlanmaz. Kelimeler kendilerini okuyucunun etkinliğini kaybetmiş iradesiyle ifade etmezler. Okuyucu kendi zihnini kontrol etmeyecek kadar çok uykulu değildir. Efendisinin komutlarına uymada otomat değildir. Okuyucu bilinçli olarak onlara anlam vermediği sürece kitaptaki kelimelerin hiçbir ideo-motor güçleri yoktur. Kişi kitaptaki kelimeleri kendi çıkarları için bilinçli olarak kullanır (sf: 93).

Kısacası, hipnoz durumunda verilen telkinlere cevap veren kişinin romanın kelimeleriyle düşünen ve imgeleyen kişiye benzediğini düşünürüz. “Hipnotik trans” kavramı hipnozlu kişinin deneyimlerini açıklamada, okuyucunun deneyimlerini açıklamadan daha fazla yardımcı değildir. Bizim bakış açımıza göre, hipnotik deneğin deneyimlerini-sanki kitap-okuyucusunun deneyimlerini okuyucunun “hipnotik trans” içinde olduğunu söyleyerek açıklamak gibi- sadece kişinin “hipnotik trans” içinde olduğunu söyleyerek “açıklamak” yanıltıcıdır.

Hipnoz sırasındaki telkinlere cevap vermede görülen olaylar, kişinin sinema filmi izlerken mevcut olan duygusal deneyimlere benzer. Filmde, kişi ekrandan gelen mesajlarla düşünür. Kişi filme daha çok daldıkça filme dair “Bunlar sadece oyuncu” veya “Bu sadece birilerinin yazdığı bir hikaye” ya da “Bunlar ekranda görülen ışıklar dizisi sadece” gibi izleyicinin olumsuz düşünceleri olmaz. Mesajlarla düşündüğünden ve hayal kurduğundan film senaryonun yazarının amaçlarıyla aynı doğrultuda hisseder, heyecanlanır ve yaşar mutlu veya üzgün hissedebilir, empati kurabilir, gülebilir, ağlayabilir, korku ve şok yaşayabilir vb. gibi. Sinema filmi izlerken, kişi özel bir duruma-“hipnotik trans”- durumuna girdiğinden kişinin yoğun hisleri ve duyguları olduğunu iddia etmek yanıltıcıdır. Film izlerken yoğun duyguları oluyor çünkü ekrandan gelen mesajlarla düşünüyor ve hayal kuruyor.

Benzer bir şekilde, hipnoz sırasında kişi telkinlere cevap verirken aldığı mesajları düşünüyor ve hayal ediyor. Bununla birlikte, film izleyen kişi hipnoz durumunda olan kişiyle farklı mesajlara maruz kalmaktadır. Filmden gelen mesajlar bazı düşünceleri, duyguları ve yaşantıları ortaya çıkarmaya yöneliktir-heyecan hissetmek veya şok olmak, empati kurmak, gülmek veya ağlamak, mutlu hissetmek veya üzgün hissetmek. Hipnotizmacıdan gelen mesajlar ise farlı duyguları, düşünceleri ve yaşantıları ortaya çıkarmaya yöneliktir-kolun hafif olduğunu ve kalktığını hissetmek, kişinin kendini çocuk gibi hissetmesi canlı bir şekilde hayal etmesi (veya halüsinasyon) vb. Hipnoz sırasında verilen telkinleri alan kişi film izlerken hissettiği şeylerden daha farklı şeyler hisseder, bu farklı bir “durum” (hipnotik trans) olduğundan değil farklı mesajlar almasından kaynaklanır.

Aynı zamanda film izleyen kişinin gösterime karşı olumsuz tutumları, motivasyonları ve beklentileri olabileceği ve oyuncuların vermeye çalıştıkları mesajları almada, duyguları yaşamada başarısız olabilecekleri unutulmamalıdır. Kişi filmi isteksizce izleyebilir. Sıkıntılı olabilir veya günün sonunda iş yorgunluğu olabilir, akşam yatağa erken gitmek isteyebilir ve eşiyle tartışmayı önlemek için gönülsüzce izleyebilir. Mutluluk, üzüntü, şaşkınlık, heyecan veya empatiyi kişi özellikle arzulamayabilir veya beklemeyebilir. Bu tür yaklaşımlarla, motivasyonlarla ve beklentilerle kişi kendi kendine bunun sadece bir film olduğunu ve sadece rollerini oynayan oyuncuları izlediğini söyleyebilir; sürekli olarak yapay bir gösterimi izleyen bir seyirci olduğunun farkında olabilir. Kişi filmi bu şekilde izlediğinden, mesajlarla birlikte düşünmez ve hayal kurmaz ve gülmez, üzgün hissetmez, empati kurmaz veya daha genel olarak ekrandan gelen mesajlarla aynı doğrultuda hissetmez, duygulanmaz ve yaşamaz. Bu kişilerin hipnoz sırasında telkinlere cevap vermeyen hastalara benzediğine inanırız. Her iki gruptaki insanların aldıkları mesajlarla birlikte düşünmelerini ve hayal kurmalarını engelleyen duruma karşı olumsuz tutumları, motivasyonları ve beklentileri vardır.

ÖZET

Geleneksel olarak, “hipnotize edilmiş” kişinin uyurgezer kişiye benzediği düşünülür. Bu benzeştirme yanıltıcıdır(Aslında yanıltıcı buradaki anlam için yumuşak oluyor siz daha sert bir ifade kullanabilirsiniz.). Bunun yerine, hipnoz sırasındaki telkinlere cevap vermede görülen olaylar, kişinin ilginç bir roman okurken veya film izlerken hissettiği olaylara benzer (Kişinin üzüntü, mutluluk, empati, heyecan, şok ve diğer duygular hissetmesi gibi). Bu örneklerin her birinde- hipnoz durumundaki telkinlere cevap verirken, roman okurken veya film izlerken- olaya karşı olumlu tutumları, motivasyonları ve beklentileri olan kişiler aldıkları mesajlarla birlikte düşünürler ve hayal kurarlar.

NOTLAR

(1)            Diğer psikolojik faktörler “uyanık durumda” olduğu söylenen kontrol deneklerle aynı şekilde “hipnotize edilmiş” denekler arasında değişir.Hem “hipnotize edilmiş” hem de “kontrol grubundaki uyanık” deneklerin kalp atış hızını, kan basıncını, cilt direncini, bazal metabolik oranı, solunumu, çevresel kan akışını, kanın pıhtılaşma zamanını, ağız ateşini (oral temperature) bazen yüksek düzeyde bazen orta ve düşük düzeylerde gösterir (Barber, 1961c; 1970; Crasilneck & Hall, 1959; Levitt & Brady, 1963; Sarbin, 1956; Sarbin & Slagle, 1972; Timney & Barber, 1969). Dahası, “hipnotize edildiği” söylenen kişilerde belirli bazı telkin türleri (örneğin analjezi telkinleri) fiziksel değişiklikler meydana getirdiğinde, telkinler aynı zamanda benzer fiziksel değişiklikleri “uyanık durumda” olduğu söylenen control deneklerinde de meydana getirirler (Barber, 1961c, 1956b). Örneğin, hem “hipnotize” edilmiş deneklerde hem kontrol denklerinde analjezi veya anestezi telkinleri bazen solunumu ve electromyographic tepkileri öldürücü uyarıma kadar düşürebilirler (Barber & Hahn, 1962).

(2)            Çok nadir durumlarda, “hipnotize edilmiş” kişi deney bittiğinde gözlerini açması istendiğinde gözlerini açmaz. Bu durumlar aşağıda verilen nedenlerden kaynaklanan durumlardır: Kişi tamamen uyku durumuna geçebilir, veya uyku durumunu hissetmeyebilir a) bu rahat ve pasif durumda biraz daha fazla kalmak isteyebilir b) hipnoz sonrası telkin verildiğinde bunu uygulamak istemeyebilir, c) maksatlı olarak hipnotizmacıya direnebilir, d) hipnotizmacının onu kontrol etme yeteneğini sınayabilir, e) hipnotizmacıya karşı düşmanlık gösterebilir, f) “uyanık” olmayı reddederek hipnotizmacıyı korkutmaya girişebilir (Weitzenhoffer, 1957, sf: 226-229; Williams, 1953).

(3)            Bazı nadir durumlarda, deney sonrası için unutkanlık/amnesia telkini verilmeyen “hipnotize edilmiş” bir denek seans sırasında olanları hatırlamayabilir. Bu belirgin unutkanlığın olmasının birkaç nedeni vardır bu kendiliğinden olma değil de imalı ve açık telkinlerden kaynaklanır: a) bu durumların çoğunda, hasta daha önceki hipnoz seansında unutma telkinini almış olabilir veya diğer seanslarda uygulamak için unutma telkinlerini genelleştirebilir. b) Hipnoz seansında uyuma telkinleri yöneltilmiş olabilir. Uyuma unutkanlıkla takip edildiğinden, uyuma telkinleri kişinin “uyanma” konusunda unutkanlık göstermesi yönündeki kapalı telkinleri içine alabilir. c) Günümüz deneklerinin önemli bir kısmı “hipnotize edilmiş” deneklerin unutkanlık gösterdiklerine (London, 1961) inanırlar ve eğer deney sonrası olanları hatırladıklarını söylerlerse “zayıf/poor” denekler olduğu düşünülecektir, deney yapan kişi hayal kırıklığına uğrayacaktır ve deney  “bozulabilir”.

***

Hipnozun üç etken teorisi kitap okuma fantezisine ve telkin kavramına uygulanır. Uluslararası Klinik ve Deneysel Hipnoz Dergisinin Ekim, 1970 sayısından alıntı yapılmıştır. Telif hakkı Klinik ve Deneysel Hipnoz Kurumuna aittir Ekim, 1970.

B KISMI

“Hipnotize Etme” Sanatı

  1. BÖLÜM

Telkinlere Cevap Vermeyi Pekiştirme

Deneysel ortamlarda, “hipnotik induction prosedürleri” tipik olarak gevşemeyi, uykulu olmayı (drowsiness) ve uykuyu içerir. Bütün deneklere aynı şekilde uygulanan bu tür “hipnotik induction prosedürleri” genellikle kol kaldırma, kol-bacak sertliği, bütün vücut sertliği, duyumsal halüsinasyon ve hipnoz sonrası davranış için olan test telkinlerde cevap vermeye nispeten yüksek derecede heveslilik sağlar(cevap verme hevesliliği: responsiveness) (Barber, 1969b). Çoğunlukla, “hipnotik induction prosedürlerinin”,deneklerin  test telkinlerine başarılı bir şekilde cevap vermeleri için gerekli olduğu zannedilir. Başka bir yerde gösterilen (Barber, 1965a, 1969b) bir dizi deneyler (Barber & Calverley, 1962, 1963b, 1963c)  deneklerin önemli bir kısmının “hipnotik induction prosedürleri” uygulanmadığında test telkinlerine cevap vermeye çok istekli olduklarını gösterir. Bu deneylerden kısaca bahsedelim.

Bu deneylere katılan 186 üniversite öğrencisi üç deneysel durumdan (experimental condition) birine rast gele  seçildiler. Deneklerin üçte biri tekrarlı gevşeme, uykulu olma ve uyku telkinlerine odaklanan 15 dakikalık standart “hipnotik induction prosedürlerine” maruz kaldılar. Deneklerin diğer üçte birlik kısmı, aşağıdaki bilgiyi içeren bir dakikalık “motivasyon direktiflerine” (task motivational instructions) maruz kalmışlardır: a) deneğin performansı onun canlı bir şekilde hayal etme ve ona tanımlanacak şeyleri yaşama (experience) istekliliğine bağlıdır; b) daha önceki denekler eğer bunu yapmanın zor veya aptal bir şey olduğu fikirlerini bir kenara koyduklarında canlı bir şekilde hayal edebileceklerdir ve telkin edilenleri yaşayabileceklerdir (burada have the experiences); ve c) en iyi yetenekleriyle hayal etmeye çalışsalardı; ilginç şeyler yaşayacaklardı ve kendi zamanlarını ve araştırmacının zamanını boşa harcamayacaklardır.

Sayfa 18:

Deneklerin geriye kalan üçte birlik kısmına (kontrol grubu) basit bir şekilde telkin edilecek şeyleri gözlerinde canlandırmaya çalışmaları söylenir.Hipnotik induction prosedürlerini, task motivational direktifleri veya kontrol direktiflerini aldıktan hemen sonra, her bir denek aşağıdaki sekiz test telkinine-Barber Suggesstibility Scale’den oluşan- cevap verip vermediklerini öğrenmek için sınandı: deneğin sağ kolu giderek ağırlaşıyor ve aşağıya doğru iniyor; sol kolu giderek hafifleşiyor ve yukarı doğru kalkıyor; birbirine sıkıca kenetlenmiş ellerini ayıramaz; aşırı derecede susamaya başlar; kendi adını söyleyemez; vücudu sandalyeye sıkışır ve kalkamaz; deney bittiği zaman bir tıkırtı duyduğunda otomatikman  öksürecektir, kolunun giderek hafifleşeceği ve yukarı doğru kalkacağı direktifini unutacaktır. (1)

Sonuçlar şöyledir: Hipnotik induction prosedürlerine maruz kalan deneklerin % 53’ü, task motivational direktiflere maruz kalan deneklerin % 60’ı ve kontrol deneklerinin % 16’sı test telkinlerine oldukça yüksek düzeyde cevap verme eğilimi (response) gösterdiler (Barber Suggesstibility Scale’deki 8 testten en az 5’ine açık şekilde cevap verme ve öznel olarak telkin edilen etkilerden en az beşini yaşadığını söylemesi). Bu sonuçlar a) bazı deneklerin (yaklaşık her altı kişiden birinin) hiçbir özel ön hazırlık (kontrol grubu altında) olmadan test edildiklerinde oldukça yüksek düzeyde cevap verme eğilimi gösterirler, b) hem task motivational direktifleri hem de hipnotik induction prosedürleri test telkinlerine karşılıkları kontrol grubunun üzerine çıkarır, ve c) task motivasyon direktifleri (task motivational instructions) test telkinlerine cevap vermeyi artırmada hipnotik induction prosedürleri kadar etkilidir(cf. Matheus, 1973; Powers, 1972).

Ancak bu çalışmalarda hipnotik induction prosedürleri standartlaşmıştır-aynı şekilde bütün deneklere 15 dakika uygulanmıştır- ve tekrarlı gevşeme, uykulu olma ve uyuma telkinlerine odaklanmıştır. Becerikli hipnotizmacılar, nadiren standart induction prosedürlerini kullanırlar ve basit bir biçimde deneğe sürekli gevşemesini, uykulu olmasını ve uyumasını tekrarlamazlar. Tam tersine, alanında uzman hipnotizmacılar, her bir deneğin gelişmeyi sürdüren yaşantılarına (experiences) uygun olan induction prosedürlerini kullanırlar. Dahası, yetenekli hipnotizmacılar, task motivational direktifleri de kullanırlar aynı zamanda bu bölümde tartışacağımız “gerçek olaylarla bağdaşan telkinler” ve “telkinleri geçmede deneğin başarısızlığını engellemek ve yeniden yorumlama” gibi faktörleri de hesaba katar.

Hipnotizmacılar temel olarak induction prosedürlerinin içinde bulunan değişken telkinlere ve direktiflere dayanan bir “hipnoz etme” sanatının olduğunu iddia ederler bu yüzden deneğin gelişmekte olan  deneyimleriyle uyum içerisindedirler. Bu bölümde ve bundan sonraki bölümde “hipnoz etme” sanatını tartışacağız. Bu bçlümde, hipnotizmacıların deneklerinin test telkinlerine (test suggesstions) cevap verme eğilimlerini (responsiveness) en yüksek noktaya çıkarmak için induction prosedürlerini nasıl değiştirebildiklerini ele alacağız.

Sayfa 19

Bir sonraki bölümde, induction prosedürlerinin “hipnotik” görünümü nasıl sağladığını, beden duygularını nasıl değiştirdiğini ve hipnotize edilmiş olmayı nasıl bildirdiğini ele alacağız.

TEST TELKİNLERİNE CEVAP VERME EĞİLİMİNİ

ARTIRAN DEĞİŞKENLER

Tablo 1’deki birinci sütun induction prosedürlere ilişkin sekiz değişkeni gösterir (Barber & De Moor, 1972) (2). Induction prosedürleri uygulamada, hipnotizmacılar (hipnoz uzmanları) tipik olarak bu değişkenleri kullanırlar- örneğin, durumu hipnoz olarak tanımlarlar, denekten gözlerini kapamasını isterler ve tekrarlı olarak deneğin giderek gevşediğini, uykulu olduğunu telkin ederler. Diğer değişkenler- örneğin, korkuları ve yanlış anlamaları ortadan kaldırma ve gerçek olaylarla bağdaşan telkinler- induction prosedürlerin içinde sayılabilir veya sayılamaz ancak eğer hipnotizmacı deneğin test telkinlerine cevap verme eğilimlerini artırmayı amaçlıyorsa induction prosedürlerin içinde sayılmalıdır.

Tablo 1’de 2. sütunda gösterildiği gibi, induction prosedürlerle ilişkili önceki sekiz değişkenin “hipnotize olmaya” veya telkinlere cevap vermeye karşı olumlu tutumlara, motivasyonlara ve beklentilere neden olduğunu görürüz. 5. Bölümde ele alınacağı gibi, “olumlu bir tutum” denek “hipnotize olduğunu” veya telkinlere cevap verdiğini fark ettiğinde görülür; “olumlu bir motivasyon” deneğin hemen şimdi, en yakın test durumunda, “hipnotize olmayı” istediği zaman veya “hipnotize olmaya” çalıştığı zaman ya da telkin edilenleri yaşadığı zaman görülür; “olumlu bir beklenti” kendi kendine “hipnotize edilebileceğine” inandığı zaman veya telkin edilenleri yaşadığı zaman görülebilir. Aynı zamanda, Tablo 1’de 3. sütunda olumlu tutumlar, motivasyonlar ve beklentiler telkin edilen temaları düşünmeye ve gözünde canlandırma istekliliğini ortaya çıkarmaya yöneltir. Ve Tablo 1’de 4. sütunda görüldüğü gibi, denek telkinlerle düşündüğünde ve hayal kurduğunda, test telkinlerine yüksek derecede cevap verme eğilimi gösterir. Öncelikle, Tablo 1’de 1. sütunda gösterilen sekiz değişkenden her birinin test telkinlerine cevap verme eğilimiyle ilişkilerini kuralım.

  1. Değişken: Durumu Hipnoz Olarak Tanımlama

Induction prosedürleri, açık veya imalı bir şekilde durumu deneğe hipnoz olarak tanımlar. İki deney (Barber & Calverley, 1964f, 1965a) bu faktörün-sadece durumu hipnoz olarak tanımlayarak- kendi kendine test telkinlerine cevap verme eğilimini artırmak için yeterli olduğunu göstermiştir. Her iki deneyde de, denekler iki deneysel tedaviden birine (experimental treatment’a) rast gele verilmişlerdir.

Sayfa 20:

Tablo 1: Induction Değişkenleri, Arabulucu Değişkenler ve Sonuç Değişkenleri

                    (1)                                                     (2)                                   (3)                                  (4)

Induction Prosedürleriyle                      Ara bulucu Değişkenler     Arabulucu Değişkenler     Sonuç Değişkenleri

İlişkilenen Değişkenler                                  Birinci Grup                         İkinci Grup

  1. Durumu hipnoz olarak tanımlama         Olumlu tutumlar,        Telkinlerle birlikte            1. Test telkinlerine
  2. Korkuları ve yanlış anlaşılmaları           motivasyonlar ve       düşünme ve hayal kurma  cevap verme eğilimi

ortadan kaldırma                                     beklentiler                                                           (kol yükselmesi, kol

  1. İşbirliğini Koruma                                                                                                               bacak veya vücut
  2. Deneğe gözlerini kapamasının                                                                                            sertliği, yaş gerilemesi

sorulması                                                                                                                             analjezi, halüsinasyon,

  1. Gevşemeyi, uyumayı ve hipnozu                                                                                        bellek yitimi vb. gibi )

telkin etme                                                                                                                           2.“Hipnotik” görünüm

  1. Anlatım biçimine ve telkinlerin tonuna                                                                               3. Beden hislerinde

özen gösterme ve değiştirme                                                                                                    değişiklikler

  1. Gerçek olaylarla telkinleri bağdaştırma                                                                              4. Hipnotize olduğunu
  2. Deneğin telkinleri geçmede başarısızlığını                                                                               bildirmesi.

engelleme ve yeniden yorumlama

sayfa 21:

bir tedaviye yerleştirilen deneklere kişisel olarak bir hipnoz deneyine katıldıkları anlatıldı ve diğer tedaviye yerleştirilen deneklere kişisel olarak kontrol denekleri oldukları anlatıldı. Bu farklı şekillerde durum açıklandıktan sonra, her iki deneye yerleştirilen denekler benzer biçimdemuamele gördüler; yani en kısa sürede Barber Suggesstibility Scale’in standart sekiz sorusuna cevap vermek için test edildiler. Her iki çalışmada da kolaylıkla tesir altında kalma da (suggestibility) hipnoz deneyinde oldukları anlatılan denekler kontrol denekleri oldukları anlatılan deneklere kıyasla küçük ama istatistiksel yönden önemli bir artış gösterdiler.

Yukarıda özetlenen iki deneyin sonuçları önemli bir soruyu gündeme getirdi: Diğer faktörler sabit tutulduğunda, durum “hipnoz” olarak açıklandığında vasat denekler test telkinlerine “kontrol” denekleri oldukları açıklanan deneklerden bir bakıma daha fazla cevap verme eğilimi gösterdiler? Önemli bir faktörün deneğin hipnoz hakkındaki düşünceleri olması gerekir. Yüzyılı aşkın, hemen hemen herkes hipnoz deneyindeki deneklerin test telkinlerine cevap vermeye yüksek derecede eğilimli olduklarını düşünmüşlerdir. Günümüz deneylerine katılan genlikle üniversite öğrencileri olan denekler bu varsayımı kabul ederler (Dorcus, Brintnall & Case, 1941; London, 1961). Sonuç olarak, bugünün deneklerine hipnoz deneyinde oldukları anlatıldığında bunu şunlara yorumlayabilirler: a) test telkinlerine yüksek derecede cevap verme eğiliminin istendiği ve beklendiği özel bir durumda olduklarını hissedebilirler, b) Hipnotizmacının telkin ettiklerini yapmaya çalışmazlarsa kendilerini zayıf ve yardımcı olmayan kişiler gibi hissedecekler ve hipnotizmacının da hayal kırıklığına uğrayacağını düşüneceklerdir. Diğer taraftan deneklere “kontrol” grubunda oldukları anlatıldığında, test telkinlerine yüksek derecede cevap verme eğilimi-geleneksel olarak “hipnoz” kelimesiyle ilişkilendirilen- göstermeyi ummayacaklardır.

  1. Değişken: Korkuları ve Yanlış Anlamaları Ortadan Kaldırma

Birçok denekte test telkinlerine cevap verme eğiliminin önemli bir pekiştirmesini sağlamak için deneğe basit bir şekilde durumun hipnoz olduğunu açıklamak yeterli olmasına rağmen, tipik olarak hipnotizmacı deneğin cevap vermeye hazır olmasını daha fazla artırmaya çalışır. Resmi prosedürlere başlamadan önce, iyi eğitimli hipnotizmacı korkuları ve yanlış anlamaları ortadan kaldırmaya yönelik “induction öncesi eğitim/preinduction education” uygular.

Bazı deneklerin hipnotizma hakkında onları engelleyen korkuları vardır. Hartland (1966), Weitzenhoffer (1957) ve Wolberg (1948) gibi yazarların bu tür durumlarda ne yapılması gerektiğini detaylı bir biçimde tartışırlar. İstenen cevapların ortaya çıkmasında deneğin etkin bir biçimde katılması için olumlu tutumlar ve motivasyonlar gerekli olduğundan, bu yazarlar resmi prosedürlere başlamadan önce, hipnotizmacının  hipnotizma hakkındaki yaygın endişelere, yanlış fikirlere ve önyargılara ilişkin güven verici bir konuşma yapması gerektiğini savunurlar.

Sayfa 22

Hartland (1966) başarısızlıkların çoğunun “deneğin yeterli bir hazırlıktan yoksun olmasından kaynaklandığını ve induction başlamadan önce yeterli bir konuşmanın olmamasından kaynaklandığına” işaret etmiştir (s: 20). Bu “hazırlık” veya “induction öncesi eğitim”, irade gücünün kaybedilmesi veya farkında olmama ya da bilinçsiz olma üzerinde toplanan korkuları bertaraf etmeyi hedefleyen çabaları içermelidir. Bu tür “induction öncesi eğitimin” önemi Cronin, Spanos ve Barber (1971), Diamond (1972) ve Macvaugh tarafından son zamanlarda yapılan araştırmalarda gösterilmiştir. Bu çalışmaların her biri deneklerin, hipnotizmacının hipnoz hakkında engelleyici korkuları ve yanlış anlamaları ortadan kaldırmaya yönelik verdiği bilgiden sonra test telkinlerine karşı cevap vermeye daha fazla eğilimli olduklarını göstermişlerdir.

  1. Değişken: İşbirliğini Koruma

Ne zaman deneğin korkuları ve yanlış anlamaları en aza indirildiğinde, yüksek derecede motivasyon ve işbirliğini korumak için genellikle ilave tedbirler gereklidir. Wolberg (1948) hipnoz sırasında, deneklerin cevap verme eğilimlerinin hipnotize edilme motivasyonlarına bağlı olduğuna işaret etmiştir. “Hipnoz uygulanmadan önce, doktor hipnoz için motivasyonu sağlamalıdır.”(s: 111). Aynı zamanda Hartland da (1966) deneğin “hipnotizmacının telkinlerine uymayı hem istemelidirler hem de kendi iradelerine aldırmaksızın direnemeyeceklerini hissetmelidirler” (s: 18).

Hipnotizmacılar deneğin motivasyonunu artırma ve işbirliğini koruma konusunda nasıl çalışmaya başlamalıdırlar? Hipnotizmacı açık bir şekilde deneğe işbirliği fikrini sorabilir. Deneğe onun telkin edilenleri canlı olarak düşünme ve gözünün önünde canlandırma istekliliğinin çok önemli olduğunu belirtebilir. Hatta deneğe eğer işbirliği yaparsa ilginç deneyimleri olacağını bildirebilir. Bu bölümün başında belirtildiği gibi, birçok deney “induction öncesi eğitimin” unsurlarının test telkinlerine cevap verme eğilimini artırmada çok önemli olduklarını söyleyebilir. Bu deneylerde deneklere işbirliği yapmaları için, telkin edilen şeyleri yaşamaya çalışmaları için ve bütün güçleriyle gözlerinde canlandırabilmeleri için bir takım task motivational instructionlar verilmiştir. Bunlara ek olarak, deneklere eğer iş birliği yaparlarsa ve gözlerinde canlandırmaya çalışırlarsa bunu ilginç bir deneyim kazanmak için kolay bulacakları söylenir. Task motivational instructionlar, kolay bir şekilde tesir altında kalmayı sağlama bakımından çok etkilidirler. Aslında, daha önce söylediğimiz gibi task motivational instructionlar, gevşeme, uykulu olma, uyuma ve hipnozun tekrarlı telkinlerine odaklanan 15 dakikalık standart “hipnotik inductionlar” kadar test telkinlerine cevap vermede etkilidirler.

Sayfa 23

  1. Değişken: Denekten Gözlerini Kapatmasını İsteme

Resmi induction prosedürünün başında, hipnotizmacı denekten gözlerini kapamasını isteyebilir veya gözlerinin giderek ağırlaştığını ve kapandığını telkin edebilir. Tipik olarak denek seansın geri kalan kısmında gözlerini kapatır. Gözleri kapalı tutmak, dikkat dağıtıcı görsel şeyleri ortadan kaldırmada, deneğin daha canlı olarak hayalinde canlandırmasında ve bazı test telkinlerine-örneğin, yaş gerilemesi telkinleri için- cevap verme eğilimini artırmada yardımcı olabilir. Aynı zamanda gözleri kapalı tutmanın bir takım telkinlere-örneğin, belirli bir konuda hayal kurması için verilen telkinlerde- cevap vermek için gerekli olduğu görülür.

Ancak, deneğin gözlerinin kapalı olması veya olmaması kol ağırlaşması, kolun yükselmesi, vücut hareketsizliği gibi daha “basit” veya “motoric” test telkinlerine cevap verme eğilimini önemli şekilde etkilemez (Barber & Calverley, 1965a). Tam olarak hangi tür test telkinlerinin daha kolay uygulandığını ve hangilerinin gözler kapalı olsa bile etkilenmediğini tespit etmek için daha fazla araştırmanın yapılması gerekir.

  1. Değişken: Gevşeme. Uyuma ve Hipnozu Telkin Etme

Günümüzdeki çoğu induction prosedürleri tekrarlı olarak gevşeme, uykulu olma, uyuma ve hipnoz telkinlerini içerir (bundan sonra, gevşeme-uyuma-hipnoz telkinleri olarak adlandırılır). Hipnotizma teorilerine yöneltilen önemli bir soru da şudur: Bu tür telkinler test telkinlerine karşı cevap verme eğilimini artırırlar mı? Cevap evetse, neden?

Bu bölümde daha önce 1. değişkeni tartışırken diğer değişkenler sabit tutulduğunda deneklerin, eğer onlara kontrol deneyinden ziyade hipnoz deneyine katıldıkları söylenirse, test telkinlerine cevap vermeye daha fazla eğilimli olduğunu söylemiştik. Şimdiki kısımda ise ek bir bulguyu ele alacağız: Bütün deneklere durum hipnoz olarak tanımlandığında denekler eğer gevşeme-uyuma-hipnoz telkinlerine maruz bırakılırlarsa test telkinlerine cevap vermeye daha fazla eğilimli olurlar.

Dört deneyde (Barber & Calverley, 1965a, 1965b- Deney 1 ve 2; Starr & Tobin, 1970), bir experimental condition’a rasgele seçilen denekler Barber Suggestibility Scale’ e göre tek tek test edildiler, hipnoz deneyine katıldıkları anlatıldıktan sonra; ek olarak tekrarlı bir şekilde  gevşeme-uyuma-hipnoz telkinlerine maruz bırakıldılar (örneğin, “Tamamen gevşe… düzenli bir şekilde ve derinden nefes al… uykulu oluyorsun ve uyuyorsun… Az sonra deri bir uykuya dalacaksın, ancak benim sesimi duymada bir problem yaşamayacaksın… derin, mışıl mışıl uyu… en derin trans….). Diğer experimental condition’a rasgele seçilen denekler Barber Suggestibility Scale’ e göre tek tek test edildiler, hemen ardından anlaşılır bir biçimde hipnoz deneyine katıldıkları anlatıldı- gevşeme-uyuma-hipnoz telkinlerine maruz bırakılmadılar.

Sayfa 24:

Bu çalışmalar diğer faktörler sabit tutulduğunda kolay bir şekilde tesir altında kalma (suggestibility) için  tekrarlı gevşeme-uyuma-hipnoz telkinlerinin, istatistiksel olarak telkinlere daha fazla cevap verme eğilimine neden olduklarını göstermişlerdir.

Neden denekler kendilerine tekrarlı gevşeme-uykulu olma-uyuma-hipnoz telkinleri verildiğinde daha yüksek düzeyde cevap verme eğilimi gösterirler? Kolay bir şekilde tesir altında kalmadaki yükselmenin en azından bir kısmı, duruma karşı daha olumlu tutumlar, motivasyonlar ve beklentiler ve telkinlerle birlikte düşünmelerini ve gözlerinde canlandırmalarını sağlama amacıyla  durumu deneğe “gerçekten hipnoz olarak” tanımlamada bu tür telkinlerin özel etkilerinden kaynaklanıyor görünen gevşeme-uyuma-hipnoz telkinleriyle ilişkilidir. Bu yorum birbirileriyle ilişkili olan aşağıdaki açıklamalara dayanmaktadır.

Günümüz deneklerine yalnızca bir hipnoz deneyine katılıyor oldukları söylenirse ve hipnotizmacı ondan beklenen şeyleri söylemeye devam etmezse-örneğin, tekrarlı bir şekilde deneğin giderek gevşediğini, uykulu olduğunu ve uyumaya başladığını söylemezse- durumu sadece hipnoz deneyine katılma eylemi olarak tanımlamak çok etkili olmayacaktır. Bu koşullar altında bazı deneklerin durumun “gerçek bir hipnoz” olduğundan şüphe ettiğini ve hemen ardından araştırmacının iyi bir hipnotizmacı olmadığını ifade ettiklerini gözlemledik. Aynı zamanda deneklerin gerçekten hipnoz deneyine katılıp katılmadıklarına dair şüphelerinin, hipnotizmacı tekrarlı olarak onların giderek gevşediğini, uykulu olduğunu ve uyku veya hipnoz durumuna girdiklerini söylediğinde etkili bir biçimde ortadan kalktığını da gözlemledik. Şimdi, durum etkili bir biçimde hipnoz olarak tanımlandığında, birçok denek eğer karşı koyarlarsa ve telkin edilen temaları düşünmeye ve gözlerinde canlandırmaya çalışmazlarsa, deneyin amacının saptırılacağının, araştırmacının zamanının ve çabalarının boşa gideceğinin, araştırmacının hayal kırıklığına uğrayacağının ve kendilerinin de zavallı ve yardımcı olmayı sevmeyen denekler olacağının farkındadırlar. Farklı bir şekilde ifade edilirse, durum etkili bir biçimde hipnoz olarak tanımlandığında-yani denekler durumun alışıldık olmayan, farklı ve özel bir durum olarak (“gerçek bir hipnoz”) algıladıklarında- aynı zamanda bu durumu telkinlere yüksek derecede cevap verme eğiliminin istendiği ve beklendiği ve telkin edilen temaları düşünerek ve gözlerinde canlandırarak yardıma etmeleri gerektiği olarak algılarlar.

Geleneksel yorum: yukarıda bahsedilen yorum belirgin bir biçimden gevşeme-uyuma- hipnoz telkinlerinin nasıl yüksek derecede cevap verme eğilimi sağladıklarıyla ilişkili olan geleneksel bakış açısından farklıdır. Geleneksel yorum, tekrarlı gevşeme-uykulu olma ve hipnoz telkinlerinin test telkinlerine cevap verme eğilimini artırdığını kabul eder çünkü onlar gevşemeyi sağlar ve özel bir durum (hipnotik durum) meydana getirirler. Ancak aşağıdaki üç bilgi geleneksel yoruma aykırı düşüyor gibi görünüyor.

Sayfa 25:

  1. Bazı deneklerde gevşeme, uykulu olma, uyuma ve hipnozun tekrarlı telkinleri fiziksel gevşemeyi sağlamada etkilidirler (fiziksel göstergelerle düzenli solunumu artırdığı ve alın ve kas gerilimini azalttığı kanıtlanmıştır.) (Barber, 1961c; Barber & Hahn, 1963). Ancak, bu teşvik edilmiş gevşeme genellikle deneğin aktifleşmesini isteyen telkinler-örneğin, gücün ve dayanıklılığın artırılmasına veya “hareket etmeyen” bir kolu bükmeye yönelik telkinler- verildiğinde kaybolur (Barber & Coules, 1959). Efor ve aktifliği gerektiren test telkinlerinde teşvik edilmiş gevşeme olmamasına rağmen, denekler yine de test telkinlerine yüksek düzeyde cevap verme eğilimi göstermeye çalışmazlar.
  2. Denekler gevşemiş veya “hipnotik transtaymış” gibi görünürken  Tekrarlı olarak gevşeme-uyuma-hipnoz telkinlerinin verildiği denekler test telkinlerine yüksek düzeyde cevap verme eğilimi gösterirlerse, onlara “Uyanın ve kendinize gelin (Be alert and awake, bunu siz daha güzel çevirirsiniz). Artık gevşemeyi ve uykulu olmayı bırakın. Transtaymış gibi görünmeyi bırakın ve sorularıma cevap verin.” şeklinde anlatılabilir. Ya da onlara şu şekilde anlatılabilir: “Hemen şimdi deney bitecektir ve siz uyanacaksınız. Uyandığınızda, size soracağım bütün sorulara cevap vereceksiniz. Şimdi, 1, 2, 3, uyanın. Deney bitti.” Eğer araştırmacı daha ileri gider ve test telkinlerini verirse, deneklerin çoğu gevşeme veya “hipnotik trans” belirtileri olmasa da telkinlere cevap vermeye devam edeceklerdir (Barber, 1962b).
  3. Bu bölümün başında belirtildiği gibi, deneklere telkinlere cevap vermelerinin beklendiği özel bir durum içerisinde oldukları açıklanırsa, telkinlere yüksek  düzeyde cevap verme eğilimi sağlamak için gevşeme-uyuma-hipnoz telkinlerini yöneltmeye gerek kalmayacaktır. Aslında, bazı ilk mesmeristler (bu kişiler de sözlüklerde hipnotizmacı olarak geçiyor ancak cümlenin içinde hipnotizmacılar yine var.) ve hipnotizmacılar gevşeme, uykulu olma ve uyuma telkinlerini uygulamamışlardır. Deneğin bedeni üzerinde “passes”/geçişler kurmuşlardır (bu cümleyi anlayamadım) ve yüksek beklenti durumunda telkinler vermişlerdir, deneğe giderek gevşediğine ve uyku durumuna geçtiklerine dair telkinler vermemişlerdir (Binet & Féré, 1888; Danton, 1968).

Özet olarak, tekrarlı olarak gevşeme-uyuma-hipnoz telkinlerinin test telkinlerine daha fazla cevap verme eğilimi uyandırmaya çalıştıkları görülür, bu sonuç bu telkinlerin gevşeme veya özel bir durum (“hipnotik trans”) sağlamalarından değil durumu deneklere “gerçek bir hipnoz” durumu-yüksek derecede cevap verme eğiliminin istendiği ve beklendiği ve telkin edilen temalarla birlikte düşünmeye ve gözlerinde canlandırmaya çalıştıkları durum-  olarak açıklamalarından kaynaklanır.

Sayfa 26:

  1. Değişken: Konuşma Biçimine ve Telkinlerin Ses Tonuna Özen Gösterme

Test telkinlerinin doğru şekilde ifade edilmesi deneğin cevabının belirlenmesinde de önemli bir rol oynar. Wolberg (1972) doğru olarak telkinlerin genellikle “sözcük resimleriyle” ilgili olarak verildiğine işaret etmiştir. Örneğin, şu şekilde yazmıştır:

… Eğer hipnotizmacı soğuğa yatkın bir deneğin sıcak hissetmesini telkin etmek istiyorsa, deneğin kendisini pencereleri kapalı ve ısıtıcının açık olduğu bir odada resmetmesini önerebilir. Deneğe gerilimden kurtulacağı veya gevşeyeceği söylenmez. Bunun yerine deneğe kumsalda rahat bir pozisyonda uzanırken, derinden nefes alıp verirken ve bütün kaygılardan uzak hissederken kendini gözünün önüne getirmesi istenebilir (s: 91).

Hipnotizmacılar tecrübeleriyle meydana gelen basit bir telkinin- mesela “Kolunu bükemezsin,” “Elin hiçbir şey hissetmiyor,” “Altı yaşındasın,” nadiren etkili olduğunu öğrenmişlerdir. Kol sertliğini, el anestezisini veya yaş gerilemesini sağlamak için daha ince ayrıntılı telkinler gereklidir. Örneğin, kol sertliğini sağlamak için eğitimli hipnotizmacının şu telkinleri monoton bir şekilde vermesi gerekir:

Koluna vurduğumda… kolunun giderek daha sertleştiğini ve düzleştiğini hissedeceksin. Sertlik artıyor…. Bütün kaslarının sıkılaştığını hissedeceksin… daha sıkı ve daha düz… Demir çubuk kadar katı ve sert hissetmeye başlıyorsun… Zihninde demir çubuğun resmini çiz… zihnindeki demir çubuk kadar kolunun katılaştığını ve sertleştiğini hissedeceksin… (Hartland, 1966, s. 81-82).

Benzer olarak, eğitimli hipnotizmacı elin sadece bir şey hissetmediğini telkin etmeyecektir; bunun yerine daha kapsamlı daha özenli telkinler verecektir: “Eline novocain enjekte edildi… Uyuşukluğun yayıldığını hissedeceksin… Elin hissiz, uyuşmuş ve duygusuz… Lastik parçası gibi, bir parça madde, hissetmeden, duyumsamadan…” Aynı şekilde, eğitimli hipnotizmacı deneğe sadece altı yaşında olduğunu söylemeyecektir; onun yerine deneğin altı yaşında olan olayları canlı bir şekilde gözünün önüne getirmesi için düşüncelerinin geçmişe odaklanmasını teşvik eden daha özenli telkinler verilecektir ve bugünün düşünceleri bir kenara koyulacaktır. Aslında, etkili bir hipnotizmacı olmayı öğrenme, her şeyden önce “sözcük resimleri” veya betimsel imgelemi içine alan telkin verme sanatını öğrenmeden oluşur.

Sayfa 27:

Bazı telkinlerin ayrıntısına girme, telkin edilen davranışı gerçekleştirmeye meyilli olan deneğin amaç-yönlü hayal etmeyi başarmada deneğe rehberlik etmeyi gerektirir-yani gerçekten meydana gelmiş bir olayı hayal etmek. Test telkinleri genellikle amaç yönlü hayal etmeyi sağlayacak şekilde ifade edilir (Spanos, 1971). Örneğin, kol ağırlığı için test telkini şu şekilde ifade edilir: “… Elinde ağır bir şeyler tuttuğunu hayal et… Şimdi elin ve kolun sanki (hayal edilen) ağırlık aşağıya doğru gidiyormuş gibi ağır hissediyor…. Elin daha ağır, daha ağır hissediyor ve kolun aşağıya doğru hareket etmeye başlıyor…” (Weitzenhoffer & Hilgard, 1962). Bu test telkini amaç doğrultulu hayal etmeyi amaçlar, telkinle tanımlanan durum nesnel olarak meydana gelirse (eğer denek elinde ağır bir şey tutarsa) kol ağır hissedecektir ve aşağıya doğru hareket etmeye çalışacaktır. 6. Bölümde amaç doğrultulu hayal etmenin test telkinlerine cevap verme eğilimini artırmada ve istem dışı meydana gelen açık tepkileri vermede ve hissetmede önemli bir değişken olduğunu gösteren son deneyleri (Spanos, 1971; Spanos & Barber, 1972, Spanos & Ham, 1973) inceleyeceğiz.

Telkinlerin müsaade eden biçiminde veya otoriter biçimde ifade edilmesi de önemli olabilir. Yakın zamanda yapılan iki çalışmanın sonuçları müsaade eden biçimde (permissively) ifade edilen telkinlerin otoriter biçimde ifade edilen telkinlerden daha etkili olduğunu ortaya çıkarmıştır. Deneklere otoriter telkinler (Unutacaksın) yerine müsaade eden biçimde telkinler (Unutmaya çalış) uygulandığında, çoğu denekte belirgin bir oranda unutkanlık-deneklerin belirgin şeyleri unuttuğu teyit edildi- görüldü (Barber & Calverley, 1966b). Benzer bir şekilde, hızlı göz hareketleri (REM) sırasında denekler gece uyandırıldığında, seans sırasında onlara otoriter biçimde (Bütün gece boyunca seçilen konu hakkında düşüneceksin ve rüya göreceksin) telkin edilen konulardan çok müsaade eden biçimde telkin edilen konularla ilgili rüya gördüklerine tanıklık edildi (Bütün gece boyunca seçilen konu hakkında düşünmeye ve rüya görmeye çalış) (Barber, 1969b, s: 66-67).

Telkinlerin tabi ki deneğin anlayabileceği şekilde açık olması gerekir. Denek anlayamadığı kelimelere cevap vermez. Gindes (1951, s: 104) bu noktayı esprili bir şekilde göstermiştir. Bir hipnotizmacı tekrarlı olarak deneğe giderek daha fazla lethargic (uykulu) olduğunu telkin ediyor. Bir saatlik boş bir çabadan sonra, hasta gözlerini açar ve şunu sorar: “Her neyse, lethargic ne demek?”.

Test telkinlerinin ifade edilişine ek olarak, hipnotizmacılar aynı zamanda tonlama, sesin yükselip alçalması, sesin fazlalığı azlığı gibi ses özelliklerine de hipnotizmacı önem vermelidir.

Sayfa 28:

Hartland (1966) sesin bu özelliklerine çok büyük önem vermiştir ve sözlü ifadelerin iyi bir şekilde kullanımı için aşağıdaki örnekleri vermiştir: (a) sesin azlığı veya çokluğunda değişmeler, (b) sesin yükselmesinde, alçalmasında ve modülasyonunda değişiklikler, (c) konuşma tarzında değişiklikler, (d) belirli sözcüklerin vurgulanması ve (e) telkin edilen fikirler arasına uygun durakların konulması.

Harland’la deneğin cevaplarında telkinlerin ses niteliklerinin önemli bir rol oynadığı konusunda hem fikir olmamıza rağmen, henüz bu değişken yoğun deneysel ölçümlere maruz bırakılmamıştır. Aslında, sadece bir deneyde hipnotizmacının ses tonunun kolay bir şekilde tesir altında kalmayı (suggestibility) etkilediği belirlenmiştir. Bu deneyde (Barber & Calverley, 1964b) Barber Suggestibility Scale’den sekiz test telkini bütün deneklere uygulanmıştır. Deneklerin yarısı cansız bir ses tonuyla, diğer yarısı da ciddi, etkileyici bir ses tonuyla telkinleri almışlardır. Yüksek derecede cevap verme eğilimi, cansız bir ses tonuyla telkin edilen deneklerden daha çok ciddi ve etkileyici bir ses tonuyla telkin edilen deneklerde görülmüştür. Bu sonuçlar muhtemelen aşağıdakilerden kaynaklanmıştır: araştırmacının telkin ettiği her şeyin olması gerektiği mesajını veren etkileyici ses tonu deneğe güven verir. Diğer taraftan, cansız bir ses tonu araştırmacının güven vermeyen ve gerek duyulmayan tutumunu yansıtır, ve bu gerek duyulmayan tutum deneğe de aktarılır.

Özetle, sözcüklerin ifadesindeki değişiklikler ve test telkinlerinin deneğin cevap verme eğilimini belirlemede önemli bir rol oynadığı görülür. Ancak cümlelerin yapısındaki ve test telkinlerinin ses özelliklerindeki spesifik değişikliklerin belli cevaplar üzerindeki etkilerini tam olarak belirlemek için daha fazla araştırma yapılması gerekir.

  1. Değişken: Gerçek Olaylarla Bağdaştırma

Eğitimli hipnotizmacılar, seans sırasında gerçekten meydana gelen olaylarla telkinlerini bağdaştırmaya çalışırlar. Bu noktada gerekli olan temel prensip Hartland (1966) tarafından aşağıdaki gibi ifade edilmiştir: “Her zaman deneğin o an gerçekten yaşadığı bir olayla bir etkiyi bağdaştırmalısın” (s: 35). Spiegel (1959) bu değişkene şu şekilde değinir: “… induction sanatı… söylenmeden fenomenin ipnotizmacının işaretinden kaynaklandığının ima edilmesi.”

Weitzenhoffer’in (1957, s: 273) belirttiği gibi Erickson’un “özelleştirilmiş teknikleri” (cf. Erickson, 1967) birbiriyle ilişkili üç şekilde bu değişkenin etrafında dönüyor gibi görünüyor: (a) kullanılan her türlü teknik deneğin devam eden davranışsal etkinliklerine uyarlanır; (b) Deneğin gösterdiği her türlü davranış başarılı bir tepki/cevap gibi yorumlanır (deneğin kendi cevap vermesine tam olarak doğru olsa da olmasa da inanmasına neden olur); ve (c) doğal bir şekilde meydana gelecek davranışları ve yaşantıları tahmin eden telkinler verilir.

Sayfa 29: Bu tekniklerin temel amacı deneğin telkinlere iyi cevap verdiğine inanmasına yol açtığı görülür böylece iyi bir şekilde cevap vermeye devam edebileceği beklenebilir.

Gindes (1951) bu değişkene “zararsız oyun” olarak değinmiştir ve aşağıdaki gibi yorumlamıştır: “Terapistin sözcükleri deneğe fark ettirmeden onun hareketlerini yakından takip etmelidir. Bu iki faktörün etkileşimi, tersi doğru olsa da deneğin operatörün telkinlerini takip ettiğine inanmasına neden olur” (s: 90)

Kolay bir şekilde tesir altında kalmayı sağlamak için telkin edilmemiş, gerçekte meydana gelen olayları kullanmamıza yardım eden tekniklere bir göz atalım.

Göz-Sabitleme tekniğini kullanırken, hipnotizmacılar denekten gözlerinin biraz üstünde tutulan bir nesneye bakmaları istenir. Denek sabit objeye bakarken, gözlerinin üzerinde bir baskı meydana gelir. Gözlerin giderek yorgunlaştığına ve kapandığına dair telkinler gerçekte de meydana gelen doğal yorgunlukla aynı zamanda söylenir. Postural-Sway tekniğin bir varyantında, deneğe gözleri kapalı olarak ayakta durması istenir, hiç kimse gözleri kapalı iken kusursuz biçimde ayakta duramadığından eğitimli hipnotizmacı sallanma ritmini bulur (bu cümlede stand’in farklı anlamı olabilir bu tekniğin nasıl olduğunu bilmediğim için cümle tamamıyla yanlış olabilir). Sonra sallanma telkinleri doğal olarak meydana gelen sallanmalarla eş zamanlı olarak söylenir (Watkins, 1949). Metronom tekniklerini kullanırken, hipnotizmacı deneğe -insanda gözün ağırlaştığı hissini uyandırmaya çalışan-  metronomun monoton sesini dinlemeye ve parıldayan ışığa sabit bir şekilde bakmaya odaklanmış deneğe gözlerinin ağırlaştığını telkin eder. İkincil faktörler- ışığa sabit bakma ve metronom dinleme- göz ağırlığı hissi uyandırmaya yardım eder. Benzer bir şekilde, İlaç Hipnozlarında, uyku, narkoz, kafa karışıklığı yaratmak için kullanılan ilaçlarda, hipnotizmacılar uykulu olma telkinlerini ilaçların etkilerini göstermeye başladığı zamanda uygularlar. (Weitzenhooffer, 1957, s: 255-263).

  1. Değişken: Deneğin Telkinleri Geçmede Başarısızlığını Engelleme ve Yeniden Yorumlama

Hipnotizmacılar bazen deneğin telkin edilen etkinin üstesinden gelmesine karşı koyarlar. Örneğin, deneğe gözlerini açamayaağına dair telkin verilirken denek bu telkine karşı çıkabilir. Eğer denek meydan okumanın üstesinden gelebilirse ve gözlerini açarsa başarılı bir şekilde test telkinlerini geçebileceğine dair umudu büyük olasılıkla azalacaktır ve bundan sonraki test telkinlerine cevap vermeye daha az eğilimli olacaktır. Buna bağlı olarak, yetenekli hipnotizmacılar bazen karşı koyuşu öyle bir şekilde ifade ederler ki deneğin test telkinini başaramadığını fark etmeye fırsatı olmayacaktır. Örneğin, deneğe gözlerini açamayacağını doğrudan telkin etmek yerine, hipnotizmacı şu şekilde telkinde bulunabilir: “Gözlerin çok sıkı kapalı… o kadar sıkı ki onları açmaya çalıştığında açamayabilirsin. Ancak onları açmaya çalışmayacaksın. Gözlerini açma isteğin yok ama daha derin uyumak istiyorsun” (Weitzenhoffer, 1957, s: 214). Aynı doğrultuda, Wolberg (1972, s: 108) denek test telkinini başaramasa bile ona şu şekilde söylenmesi gerektiğini belirtmiştir: “Telkinlere çok iyi cevap veriyorsun.” London (1967) temel prensibi şöyle ifade etmiştir: “ The thrust of patter induction’larda genellikle kullanılır …………………………s: 30 bu cümle çok tuhaf geldi çeviremedim, siz çevirir misiniz pedal falan geçiyor.)

Test telkinlerini geçmede deneğin başarısızlığını engelleme veya yeniden yorumlama önemli görünmesine rağmen, bu etken henüz deneysel olarak test edilmemiştir. Deneğin test telkinlerinde başarısızlığını engellemenin ve başarısızlıklarını başarı gibi yorumlamanın kolay şekilde tesir altında kalma (suggestibility) üzerindeki etkilerini tam olarak belirlemek için daha fazla araştırma yapılması gerekir.

Ek Değişkenler

Test telkinlerine cevap verme eğilimini yükselten induction prosedürleriyle ilişkili sekiz değişkenden bahsettik. Bu liste ayrıntılı değildi. Diğer birçok değişken bazı induction prosedürlerinde önemli rol oynayabilir. Örneğin, hipnotizmacı deneği istenen cevaplar için zaman zaman şöyle söyleyerek zorlarsa kolay şekilde tesir altında kalmayı bazı durumlarda artırılabilir: “İyi”, “Güzel” veya “Harika” (Bullard, 1973). İnduction prosedürlerinin bütünleyici parçası olmayan ek değişkenler hipnotizmacının güven tutumu, saygınlığı veya kişilik özellikleri deneğin cevap verme eğilimini de etkileyebilirler (Greenberg & Land, 1971; Powers, 1972; Small & Kramer, 1969). Test telkinlerine cevap verme eğilimi, hipnoz seansı öncesinde  hipnotizmacıyla tanışan ve onunla yakın bir ilişki oluşturan deneklerde daha fazla görülür (Kramer, 1969; Richman, 1965; Wilson, 1967). Aynı zamanda, deneğin test telkinlerine cevap vermeden önce aldığı pratiklerin ve eğitimin türü ve miktarı deneğin test telkinlerine cevap verme eğilimini etkiler (Barber, Ascher & Mavroides, 1971; Barber & Calverley, 1966c; Cooper, Banford, Schubot & Tart, 1967). Denek seanslar boyunca sürekli aynı tür test telkinlerine maruz kaldığında sıkılmaya başlayacaktır ve olayı giderek daha az ilginç bulacaktır ve cevap verme eğiliminde azalma olacaktır (Barber & Calverley, 1966c). Diğer taraftan deneğe değişik telkin türlerine cevap vermek için uygulama  fırsatı verildiğinde, denek ilginç olan seansları bulmaya çalışacaktır ve cevaplarını geliştirmeye çalışacaktır (Barber, Ascher & Mavroides, 1971). (a) Sekiz değişkenden her birinin ve aynı şekilde ek değişkenlerin ne dereceye kadar tesir altında kalmayı kolaylaştırdığını, (b) hangi değişkenin başka bir değişkenle birleştirildiğinde  nasıl ek bir etkisi olacağını ve (c) cevap verme eğilimini artırmak için hangi değişkenlerin kombinasyonunun etkili olacağını  belirlemek için daha fazla araştırma yapılması gerekir.

ÖZET

Hipnoza başlama prosedürleriyle ilişkili olan birçok değişkenden hangisi test telkinlerine cevap vermede etkilidir? Bu bölümde bahsedilen sekiz değişkenin kolaylıkla tesir altında kalmayı artıran etkilerinin olduğu görünür: (a) durumu hipnoz olarak tanımlamak, (b) korkuları ve yanlış anlamaları ortadan kaldırma, (c) işbirliğini koruma, (d) denekten gözlerini kapamasını istemek, (e) gevşeme, uyuma ve hipnozu telkin etme, (f) sözle ifade etmeye ve telkinlerin tonlamasına özen gösterme, (g) gerçek olaylarla telkinleri bağdaştırma ve (h) deneğin telkinleri geçmede ki başarısızlığını engelleme ve yeniden yorumlama. Bu bölümdeki temel sav, bu sekiz değişkenin kolaylıkla tesir altında kalmayı daha da artırdığıdır, çünkü bu sekiz değişken telkinlere cevap vermeye ve telkin edilen temalarla birlikte düşünme ve hayal kurma istekliliğini sağlayan “hipnotize olmaya” karşı olumlu tutumlara, motivasyonlara ve beklentilere neden olur.

NOTLAR

(1)            Bu bölümde Barber Suggestibility Scale bu metinde çoğu yerde geçtiğinden, daha detaylı ölçüm hesapları deneğin cevaplarını puanlama metotlarıyla birlikte bu kitabın sonunda bulunan Ek A’da sunulur.

(2)            Tilburg Üniversitesinden Dr. Wilfried De Moor’a hipnoza başlama prosedürleriyle ilişkili olan değişkenleri kavramsallaştırmadaki çok değerli yardımlarından dolayı gönülden minnettarız.

  1. Bölüm

 

Diğer “Hipnotik” Etkenlerin Ortaya Çıkması

(“Hipnotik” Görünüm, Beden Duygularında Değişiklikler

 ve Deneklerin Hipnotize Olduklarını Belirtmeleri)

sayfa 33

Hipnoza başlama prosedürleri, test telkinlerine cevap verme eğilimini yükseltmelerine ek olarak, aynı zamanda üç ek fenomenin de gerçekleşmesine neden olurlar -“hipnotik” görünüm, beden duygularında değişiklikler ve deneklerin hipnotize olduklarını belirtmeleri gibi. Geleneksel görüş açısından, sözü edilen üç fenomenin, test telkinlerine cevap verme eğilimini yükseltmede önemli bir etken olarak görülen “hipnotik transın” ve “transın” işaretleri olduğu düşünülür. Ancak bu fenomenler “trans durumu” kavramı kullanılmadan da açıklanabilir. Ampirik bulgular, “hipnotik” görünüm, beden duygularında değişiklikler ve kişilerin hipnotize olduklarını belirtmeleri gibi fenomenlerin esas olarak başlama prosedürlerinin içinde bulunan telkinler ve direktiflerden (instructions) kaynaklandığını ve test telkinlerine cevap verme eğilimini yükseltmeyi sağlamada yardımcı olsalar bile gerekli olmadıklarını ortaya çıkarmışlardır. Daha önce bahsedilen değişkenlerden hangilerinin “hipnotik” görünüm, beden duygularında değişiklikler ve kişilerin hipnotize olduklarını belirtmeleri gibi fenomenlere neden olduklarını ortaya çıkarmak için  başlama prosedürlerine tekrar bakalım.

“HİPNOTİK GÖRÜNÜM”

Weitzenhoffer (1957, s: 210-211) ve diğer yazarlar, başlama prosedürlerine (induction procedures) maruz kalan deneklerin tipik olarak “hipnotik bir görünüm” sergilediklerine işaret etmişlerdir. Örneğin, topallıyor gibi veya gevşemiş gibi görünürler, doğallıktan yoksundurlar, kol ve bacaklarını veya vücutlarını çok yavaş hareket ettirirler (psiko-motor yavaşlama). Gözlerini açmaları sorulduğunda da bazen sabit bir noktaya bakıyorlarmış gibi görünürler (“trans bakışı”). Başlama prosedürlerinin içinde bulunan değişkenlerden hangisi “hipnotik görünüme” neden olur?

Sayfa 34

Barber ve Calverley (1969) tarafından yapılan bir deney -topallama-gevşeme, doğallıktan yoksun olma ve psiko-motor yavaşlama olarak gösterilen- “hipnotik” görünümün ve “sabit bir bakışın” kısmen de olsa deney sırasında kişiye gözlerini kapamasını sorulmasından kaynaklandığını göstermiştir (Tablo 1’de 4. değişken, s: 20). Aynı deneyde, deneklerin büyük bir bölümünün sadece gözlerini kapamaları istenmediğinde ve buna ek olarak onlara tekrarlı olarak gevşeme, uykulu olma veya uyuma telkinleri verildiğinde veya kendilerini hipnoz durumuna koymaları istendiğinde de “hipnotik” bir görünüm ortaya koydukları görülmüştür.

“Hipnotik” görünüm temel olarak deneklere gözleri kapalı iken verilen gevşeme, uykulu olma, uyuma ve hipnoz telkinlerinden kaynaklandığından ona yol açan “hipnotik” görünümün veya diğer değişkenlerin, kol-bacak sertliği-beden hareketsizliği-analjezi-yaş gerilemesi-bellek yitimi vb. gibi test telkinlerine deneklerin yüksek derecede cevap verme eğilimi göstermelerinde önemli olup olmadıkları merak edilir. Meselenin bu olmadığı görülür.

“Hipnotik” görünüm telkinlerle veya direktiflerle ortadan kaldırılabilir ve denek test telkinlerine yüksek derecede cevap vermeye devam edebilir. Örneğin, birkaç yıl önce bir yazar (T.X.B) aşağıdaki yayımlanmamış deneyi cevap vermeye hazır sekiz deneğe uyguladı. Denekler öncelikle tekrarlı olarak gevşeme-uyuma-hipnoz telkinlerine odaklanan “hipnoza başlama prosedürlerine” maruz bırakıldılar. Denekler “hipnotik” bir görünüm gösterdiler ve kol ağırlaşması, kol yükseltme, birbirine bağlı ellerini ayıramama ve susama halüsinasyonu gibi test telkinlerine de cevap verdiler. Daha sonra, deneklere uyanmaları, dikkatli olmaları ve transtaymış gibi görünmeyi bırakmaları ve test telkinlerine cevap vermeye devam etmeleri söylendi. Denekler, adlarını söyleme, beden hareketsizliği ve seçici unutkanlık yetersizlikleri için test telkinlerine yüksek derecede cevap vermeye devam ettiler denekler artık “hipnotik” bir görünüm göstermediler; aslında diğer normal insanlar kadar uyanık ve dikkatli görünüyorlardı.

Deneklere uyanık olmaları direktifini vermek, “hipnotik” görünümü ortadan kaldırmanın tek yolu değildir. 3. Bölüm’de belirtildiği gibi, hipnotik görünüm (a) aktifliği, eforu ya da uyanıklılığı gerektiren test telkinlerini yönelterek de- örneğin, güçlü ve dayanıklı olmak için verilen test telkinleri- veya (b) deneğin deney sonrası süreçte alacağı test telkinlerine cevap vermesi direktifini yönelterek ve daha sonra “Uyan – deney bitti” diyerek, ortadan kaldırılabilir (Barber, 1958, 1962b). “Hipnotik” görünüm telkinlerle veya talimatlarla ortadan kaldırıldıktan sonra, denek test telkinlerine cevap vermede yüksek derecede eğilim göstermeye devam edebilir. Başka bir deyişle, hipnoterapist“hipnotik” görünümü sağlamak için telkinlerde bulunabilir-örneğin, gevşeme-uyuma-hipnoz telkinleri gibi- ve daha sonra “hipnotik” görünümün kalkması için telkinler verebilir; ne “hipnotik” görünüme neden olan ne de onu ortadan kaldıran telkinler zorunlu olarak deneğin test telkinlerine cevap verme eğilimini etkiler.

Sayfa 35

Tabi ki, ilk başta “hipnotik” görünüme teşvik etmeden de test telkinlerine cevap verme eğilimi sağlanabilir. Deneklere gözlerini kapamaları sorulmazsa ve onlara gevşeme-uykulu olma-uyuma telkinleri verilmezse, birçok denek test telkinlerine yüksek derecede cevap verme eğilimi gösterecektir, özellikle araştırmacı çoğunlukla  başlama prosedürleri içinde bulunan değişkenlerden bazılarını uygularsa, denekler test telkinlerine yüksek derecede cevap verme eğilimi gösterecektir- örneğin, işbirliğini koruma, telkinleri gerçek olaylarla bağdaştırma ve deneğin telkinleri geçmedeki başarısızlığını engelleme veya yeniden yorumlama (Arons, 1961; Barber, 1969b, 1970, 1972; Barber & Calverley, 1963a; Dalal, 1966; Klopp, 1961; Meeker & Barber, 1971; Nichols, 1968; Wells, 1924).

BEDEN DUYGULARINDA DEĞİŞİKLİKLER

Başlama prosedürlerine maruz kalan denekler tipik olarak beden duygularındaki bir takım değişikliklerden bahsederler. Mesela, denek istem dışı olarak kolunun kalktığını veya elini uyuşuk hissettiğini belirtebilir. Beden duygularındaki bu tür değişiklikler, deneklerin kol kaldırma veya el anestezisi için uygulanan test telkinlerini aldıklarında görülmesinden dolayı, test telkinlerine doğrudan cevap olarak görülebilir.

Bununla birlikte, doğrudan hipnoterapist tarafından telkin edilmediğinde de denekler beden duygularındaki değişiklikleri belirtebilirler. Örneğin, Gill ve Brenman (1959, s: 13-19) başlama prosedürlerine maruz kalan deneklerin önemli bir kısmının, bedenin ve bedenin uzuvlarının boyutlarındaki değişiklikleri-bedenin veya bedenin uzuvlarının “kaybolması” gibi değişiklikleri-baş dönmesi-sersemlik gibi dengedeki değişiklikleri-gerçeklik duygusundaki değişiklikleri (“eşyalar gerçek değilmiş gibi görünüyorlar”)-hissedilen sıcaklıktaki değişiklikleri (hem çok sıcak hem de çok soğuk hissetme)- hipnoterapistin sesinin duyulmasındaki değişiklikleri (çok yakın veya çok uzaktan sesin geliyor gibi algılanması) belirttiklerinden söz etmişlerdir. Barber ve Calverley (1969) tarafından yapılan deney beden duygularındaki bu  tür değişikliklerin kısmen 4. değişkenden (gözleri bir süreliğine kapalı tutma) kısmen de 5. değişkenden (gevşeme, uykulu olma, uyuma ve/veya hipnoz telkinlerini alma) kaynaklandığını göstermişlerdir. Bu deneyde, daha önce “hipnozu” yaşamamış denekler üç deney grubundan birine verildi. Birinci gruba (Başlama Grubu/ Induction grubu) verilen denekler tek tek tekrarlı bir şekilde gevşeme, uykulu olma, uyuma ve/veya hipnoz maruz bırakıldılar. İkinci gruba verilen deneklere  kendilerini hipnoz durumuna koymaları kişisel olarak soruldu ve beş dakika geçtikten sonra aynı test telkinlerine cevap verdiler.

Sayfa 36

Üçüncü gruptaki deneklerden (kontrol grubu veya Gözlerini-Kapat grubu) gözlerini kapamaları ve bir sonraki direktiflere kadar beklemeleri şahsi olarak istendi (1). Her bireysel seansın sonunda, her bir denek deney sırasında meydana gelmiş olabilen beden duygularındaki değişiklikleri gösteren puanlama cetvelini işaretledi. Sonuçlar Tablo 2’de gösterilmiştir.

Tablo 2: Beden Duygularındaki Değişiklikleri Belirten Gözlerini Kapat, Başlama ve Kendini Hipnoz Durumuna Koy Gruplarındaki Deneklerin Yüzdesi.

Gözlerini-Kapat          Kontrol Grubu

(S=55)

   Başlama Grubu

(S=55)

Kendinizi Hipnoza   Koy Grubu

(S=55)

Bedende veya beden uzuvlarında değişiklikler 36 51 47
Dengede değişiklikler (baş dönmesi veya sersemlik) 66 85 76
Hissedilen sıcaklıkta değişiklikler (hem çok sıcak hem de çok soğuk hissetmek) 34 36 42
Beden veya beden uzuvlarının “kaybolması” 4* 20 16
Gerçeklik duygularında değişiklikler 26* 69 69
Araştırmacının sesinin algılanmasındaki değişiklikler (çok yakından veya çok uzaktan) 34* 71 64

Not: Yıldız işareti ile belirtilenler yüzdenin aynı sıradaki diğer iki yüzdeden önemli derecede küçük olduğunu gösterir. (güven düzeyi: 05)

Tablo 2’de gösterildiği gibi, Gözlerini-Kapat kontrol grubunun beden duygularındaki değişiklikleri belirleyen altı öğenin üçünde (bedenin veya beden uzuvlarının boyutundaki değişikliklerde, dengedeki değişikliklerde ve hissedilen sıcaklıktaki değişikliklerde) Başlama Grubundan veya Kendini Hipnoza Koy grubundan önemli derecede bir farklılığı yoktur. Gözlerini-Kapat kontrol grubu beden duygularındaki değişiklikleri belirleyen kalan üç öğede diğer iki gruptan daha düşük puanlar almıştır (bedenin veya beden uzuvlarının “kaybolmasında”, gerçeklik duygusundaki değişikliklerde ve araştırmacının sesinin algılanma şeklinde). Gözlerini-Kapat (Gözlerini Kapayan) kontrol grubundaki deneklerin % 26’sının gerçeklik duygularındaki değişiklikleri, % 34’ünün de araştırmacının sesinin hem çok yakın hem de çok uzaktan geldiğini belirttiklerine dikkat edilmelidir.

Sayfa 37

Resmi olmayan görüşmeler, Gözlerini-Kapat kontrol grubu tarafından belirtilen beden duygularındaki değişikliklerin bir şeylerin olmasını beklerken belirli bir süre gözleri kapalı oturmaktan kaynaklanabileceğini ancak durumlarını hipnoz olarak tanımlamaktan veya hipnozu beklemekten kaynaklanamayabileceğini ortaya çıkardı.

Kısacası, yukarıda özetlenen çalışma, Gill ve Brenman (1959) tarafından tanımlanan beden duygularındaki bazı değişikliklerin deneğin bir şeyler olmasını beklerken gözlerinin kapalı tutulmasından kaynaklanabileceğini gösterdi. Bununla birlikte, bu çalışma gevşeme-uyuma-hipnoz veya hipnoza girme telkinlerinin beden duygularında değişikliklerin oluşmasında önemli rolleri olduğunu göstermiştir. Aslında gevşemenin tek başına beden duygularında değişikliklere yol açabileceğini gösteren kanıtlar vardır. Örneğin, Elmer Green  ve çalışma arkadaşları (Green, Green & Walters, 1970; Green, Walters, Green & Murphy, 1969) deneklerine derin bir şekilde gevşemeyi başarabilmelerini öğretmek için aşağıdaki prosedürleri kullanmışlardır: denekler kendi kendilerine şu cümleleri tekrarladılar; “Ayaklarım, dizlerim, kalçalarım çok ağır hissediyorlar ve gevşediler”, aynı anda kas gerilmesini azaltarak, beyinden gelen düşük voltajdaki alfa ritimlerinin yüzdesini azaltarak ve elin sıcaklığını artırarak gevşemelerine yardım eden biyo-geri bildirim bilgiyi aldılar (cf. Barber, DiCara, Kamiya, Miller, Shapiro & Stoyva, 1971a, 1971b). Gevşemeyi başaran denekler beden duygularında şu değişiklikleri bildirdiler: “Sandalyenin üstünde uçtuğumu hissettim” , “… alnımın içerisinde sanki içinden fırlayan bir tür güç vardı” “Hatta orda oturmuyordum. Bir şekilde oradan ayrıldığımı hissettim” ve “Kollarım sanki üzerlerinde çimento çuvalı varmış gibi hissediyordu” ya da “bir ton kurşun” ya da “sanki benden uzaklaşıyorlarmış gibi” (Green, Green & Walters, 1970, s: 6-8).

Hep birlikte ele aldığımızda yukarıda özetlenen bilgi, birbiriyle ilişkili birkaç değişkenden kaynaklanan başlama prosedürleriyle ilişkili olan beden duygularındaki değişikliklerden- örneğin, bedenin ve bedenin uzuvlarının boyutundaki değişiklikler, dengedeki değişiklikler ve gerçeklik duygusundaki değişikliklerden- söz eder: gözleri bir süre kapalı tutma; bir şeylerin olmasını bekleme veya beden duygularında değişiklikler bekleme; gevşeme, uykulu olma, uyuma ve hipnoz telkinlerinin kendi kendine verilmesi; gevşemeyi başarma; kişinin tekrarlı olarak giderek gevşediği, uykulu olduğu söylenirken gözleri kapalı bir şekilde gevşemesiyle ortaya çıkan beden duygularına ve duyumlarına ümitle odaklanma ve onları abartma.

Beden duygularındaki bu değişiklikler deneğin test telkinlerine cevap verme eğilimini etkiler mi? Beden duygularındaki değişikliklerin doğrudan bir etkileri yokmuş gibi görünseler de dolaylı olarak beklentilerini büyüterek deneğin test telkinlerine cevap verme eğilimini etkileyebilir. Denek telkinleri hissettiği gibi beden duygularındaki değişiklikleri hissettiğinin farkına vardığında, telkinlerle etkilendiği için beklentisi artabilir ve büyük beklentileri bir sonraki test telkinlerine cevap verme eğilimini artırabilir.

Sayfa 38

 

KİŞİLERİN HİPNOTİZE OLDUKLARINI BELİRTMELERİ

Kişilerin hipnotize olup olmadıklarını veya ne dereceye kadar hipnotize olduklarını belirtmeleri (a) hipnoterapistin onların hipnotize olup olmadıklarını belirtmesine, (b)hipnotize edildiklerini  belirtmeleri için onlara sorulan soruların söylenme tarzına ve (c) hissettikleri ve hipnozun gerektirdiğine inandıkları veya umdukları şeyler arasındaki uyuma bağlıdır. Bu değişkenlerden her birini sırasıyla inceleyeceğiz.

Deneğin Belirtmesinde Hipnoterapistin Verdiği İşaretlerin (veya İpuçlarının) Etkileri

Barber, Dalal ve Calverley (1968) tarafından sunulan bir deney, deneklerin hipnotize olduklarına inanıp inanmamalarının hipnoterapistin verdiği ipuçlarından etkilendiğini göstermiştir. Bu deneyde, 63 denek başlama prosedürlerine ve Barber Suggestibility Scale’e tabi tutulmuştur. Daha sonra, hipnoterapist her bir denekle aşağıdaki gibi konuşmuştur: rasgele seçilen deneklerin üçte birine “Seni deney boyunca yakından gözlemledim ve gözlemlerinden çıkan sonuç senin hipnotize olduğundur”; rasgele seçilen aynı sayıdaki diğer deneklere de “Seni deney boyunca yakından gözlemledim ve gözlemlerinden çıkan sonuç senin hipnotize olmadığındır”.  Hipnoterapist geri kalan gruptaki deneklere hiçbir şey söylemedi. Denekler hipnoterapist sözlerine rasgele maruz kaldıklarından, hipnoterapist sözleri deneğin gerçek performansıyla ilgili değildi. Deney boyunca üç grubun birbirine yakın derecede performans göstermeleri gerçeğine rağmen, deney sonrası kendi hipnotik derinliklerini değerlendirmeleri çok fazla farklılık göstermiştir ve değerlendirmeleri genel olarak hipnoterapistin onların performansları hakkındaki sözleriyle aynı doğrultuda olmuştur; eğer hipnoterapist onların hipnotize olduklarını (veya olmadıklarını) söylemişse, denekler hipnotize olduklarını (ya da olmadıklarını) söylemeye meyilli olmuşlardır.

Yukarıda bahsettiğimiz deneyde hipnoterapistin verdiği işaretlerin (ipuçları) açık olmalarına rağmen, hipnoterapistin aynı zamanda anlaşılması daha zor araçlarla- onlarla konuşma tarzı, sesinin tonlaması ve yükselip alçalması ve sorduğu soruların türü- deneklere ipuçları verebileceğine de inanmak yerinde olur (Barber, 1969b, 1973b; Barber & Calverley, 1946b; Barber & Silver, 1968a, 1968b; Rosenthal, 1968). Başka bir deyişle deneklerin hipnotize olduklarına dair açıklamaları bazen hipnoterapistin açık ipuçlarından bazen de anlaşılması zor ipuçlarından etkilenir.(2)

Sayfa 39

Soruların İfade Ediliş Biçimi

 

Deneklerin açıklamaları aynı zamanda onlara yöneltilen soruların ifade ediliş biçiminden etkilenir. Soruların ifade ediliş biçiminin önemi Barber, Dalal ve Calverley (1968) tarafından yapılan bir deneyde gösterilmiştir. Bu deneyde, 53 denek başlama prosedürlerine ve Stanford Hipnotik Susceptibility Scale (3) den oluşan test telkinlerine tabi tutulmuşlardır. Bu seansın tamamlanması üzerine, denekler rasgele üç gruba verildiler ve onlara kişisel olarak şu sorular soruldu:

Grup A: “Hipnotik durumu temel olarak uyanık duruma benzer bir şekilde mi yaşadınız?”

Grup B: “Hipnotik durumu temel olarak uyanık durumdan farklı bir şekilde mi yaşadınız?”

Grup C: “Hipnotik durumu temel olarak uyanık durumdan farklı bir şekilde yaşadınız mı yoksa yaşamadınız mı?”

Seans boyunca Grup A, B ve C deki denekler aynı performansı göstermelerine rağmen-örneğin Stanford Hipnotik Susceptibility Scale üzerindeki puanları hemen hemen aynıydı- farklı şekillerde ifade edilen sorular belirgin şekilde farklı sonuçlara neden olmuştur. Grup A’daki deneklerin (içinde benzer kelimesi geçen soruyu alan denekler) sadece % 17’si hipnotik durumu temel olarak uyanık durumdan farklıhissettiklerini belirtmişlerdir. Buna karşın, sırasıyla Grup B ve C deki deneklerin (içinde farklı kelimesi geçen soruyu alan denekler) %  72’si ve % 64’ü hipnotik durumu temel olarak uyanık durumdan farklıhissettiklerini belirtmişlerdir. Kısacası, deneklerin hipnotik durum yaşantılarına dair açıklamaları belirgin şekilde onlara yöneltilen soruların ifade biçiminden etkilenmiştir.

Yukarıdaki bulguların şunlardan kaynaklandığına inanıyoruz: Birçok denek yaşantılarını birbirileriyle çelişen şekillerde sınıflandırmaya eğilimliydi çünkü yaşantıları belirsizdi veya çok parçalıydı ve nasıl sınıflandıracaklarını bilmiyorlardı. Örneğin, bir denek “Hipnotik durumu temel olarak uyanık durumdan farklı bir şekilde mi yaşadınız?” sorusuna evet yanıtı verebilir çünkü seans boyunca telkin edilen çeşitli etkenlerle karşılaşmıştır. Bununla birlikte aynı denek, tam tersi bir soruya da, “Hipnotik durumu temel olarak uyanık duruma benzer bir şekilde mi yaşadınız?”sorusuna da, evet yanıtı verebilir çünkü denek kendisinin içinde bulunduğu durumdaki rolünün ve konu dışı olayların farkındadır.

“Hipnoza” İlişkin Yaşantılar ve Düşünceler ya da

Beklentiler Arasındaki Uyum

Barber ve Calverley (1969) deneklerin hipnotize olup olmadıklarına ilişkin açıklamalarının, onların hipnozun gerektirdiği düşüncelerle ve beklentilerle uyumlu olup olmadığına bağlı olan bilgiyi bize sundular.

Sayfa 40:

Bu araştırmaya katılıp cevap vermeye yüksek derecede eğilimli olan denekler gerçekten hipnotize olmadıklarına ilişkin düşüncelerini şu nedenleri göstererek açıkladılar: Ne yaptıklarının, çevrelerinde olan biten şeylerin farkındaydılar, konu dışı şeyleri düşünebiliyorlardı, dıştan gelen sesleri duyabiliyorlardı veya seans boyunca tamamıyla bir unutkanlıkları yoktu. Bu denekler, test telkinlerine cevap vermeye  oldukça fazla eğilimli olmalarına rağmen (aynı zamanda “hipnotik” bir görünüm gösterdiler ve beden duygularındaki değişiklikleri belirttiler), gerçekten hipnotize olduklarını düşünmüyorlardı çünkü gerçek hipnozun ne gerektirdiği konusundaki yaşantıları inanışları ve beklentileri kendi içlerinde uyumlu değildi. Açık bir şekilde kişinin ancak kendisinin ve çevresindeki bütün şeylerin farkında olmadığı zaman hipnotize olabileceğine inanıyorlardı.

Bazı denekler hipnotize olan kişilerin farkındalıklarını kaybettiklerine inanmakla birlikte, Barber, Dalal ve Calverley (1968) tarafından yapılan bir çalışma (a) deneklerin tipik olarak hipnozun gevşemeye ve/veya beden duygularındaki değişikliklere ve/veya test telkinlerine cevap verme eğilimi gerektirdiğine inandıklarını ve (b) hangi dereceye kadar hipnotize olduklarını yaşadıkları gevşeme ve/veya beden duygularındaki değişiklikler ve/veya test telkinlerine cevap verme eğiliminin derecesine dikkat ederek değerlendiklerini kanıtlamıştır.  Bu çalışmada, hafif, orta ve derin düzeyde hipnotize olan deneklere “Hipnotik derinliğinizi değerlendirmek için neyi kriter olarak kullandınız?” sorusu soruldu. Cevapların çoğu üç sınıfta toplanabilir.

  1. Deneklerin bazıları hipnotik derinliklerini hissettikleri gevşeme ve uyuma derecesine göre belirlediklerini ifade ettiler. Tabi ki, gevşeme veya uykulu olma duygusu başlama prosedürlerinde kullanılan gevşeme, uykulu olma ve uyuma telkinlerine doğrudan bir tepkidir (cevaptır).
  1. Diğer denekler hipnoz olma derecelerini belirlemek için beden duygularındaki değişiklikleri kriter olarak aldıklarını ifade ettiler. Beden duygularındaki bu değişiklikler iki türlüdür. Birincisi test telkinlerine doğrudan cevaptır (örneğin, elin istem dışı kalkması el yükselmesi için olan test telkinine doğrudan bir cevaptır). İkincisi ise Gill ve Brenman tarafından belirtilen beden duygularındaki değişikliklere benzer (örneğin, baş dönmesi veya sersemlik, bedenin veya beden uzuvlarının “kaybolması” hissedilen sıcaklıkta değişiklikler, gerçeklik duygusunda değişiklikler vb). Bu bölümde daha önce değinildiği gibi, beden duygularındaki bu tür değişikliklerin etkileşen bir takım değişkenlerden kaynaklandığı görülür: (a) gözleri bir süre kapalı tutma, (b) bir şeylerin olmasını bekleme veya beden duygularında değişiklikler bekleme, (c) kişinin gevşeme, uykulu olma, uyuma ve hipnoz telkinlerini alması veya kişiye verilmesi ve (d) gözler kapalı olduğunda ve gevşeme, uykulu olma, uyuma ve/veya hipnoz telkinleri yöneltildiğinde ortaya çıkan beden duygularına ve duyumlarına ümitle yoğunlaşma ve onları abartma.

Sayfa 41:

  1. Denekler, çoğunlukla, ne dereceye kadar hipnotize edildiklerini, kendilerine telkin edilen etkileri ne dereceye kadar yaşadıklarını gözlemleyerek belirlemişlerdir. Bununla birlikte, test telkinlerinin bir kısmını ya da hepsini yaşamadaki başarısızlığın sebebi olarak çoğunlukla deneklerin hipnotize edilmediklerine inandıkları gösterilmiştir.

Daha önceki paragrafla aynı doğrultuda olarak, Gill ve Brenman (1959), deneklerin hipnotize edildiklerini ifade ettiklerinde, aslında onların belirgin bir biçimde telkinlere cevap vermeye hazır ve istekli olduklarını söylemek istediklerini öne sürmüşlerdir.Yazarlar bu noktayı aşağıdaki gibi açıklamışlardır:

Öncelikle hipnozu daha önce “iyi” denek olarak belirtilen bir kişiye  uygulayacağız; daha sonra ona hipnoz olduğunu bilip bilmediğini soracağız… Cevap olarak gevşediğini söyleyebilir. Şimdi gevşemenin kaybolacağını ancak kendisinin hipnozda kalacağını telkin edeceğiz.Sonra, hipnoz olduğunu bilip bilmediğini tekrar soracağız. Kolunun “uyuştuğunu” hissettiğini söyleyebilir- bu yüzden yeniden duyumların kaybolduğunu telkin edeceğiz. “Hipnozda olduğumu biliyorum çünkü bana söyleyeceğiniz şeyleri yapacağımı biliyorum” cevabını alana kadar bu şekilde devam edeceğiz. Bu birkaç denekle tekrar edildi ve aynı sonuçları verdi (s: 36).

Tabi ki, buradaki temel soru: Denek araştırmacının ona söylediklerini neden yapacaktır? Tahminen “hipnotik trans” bakış açısından denek her söyleneni yapacaktır çünkü denek “hipnozda” veya “transtadır”, bunun etrafında dönerek, deneğin “hipnozda” veya “transta” olması gerekir çünkü ona söylenen her şeyi yapıyor açıklamaları yapılacaktır (Barber, 1964). Cognitive-davranışsal perspektifimizden ise olay şu şekilde yorumlanır: denek kendisine söylenen her şeyi yapacaktır çünkü deneğin, telkin edilenleri düşünme ve hayal kurma istekliliğine neden olan test olayına karşı olumlu tutumları, motivasyonları ve beklentileri vardır.

Bir karşılaştırma. Son yıllarda, hipnotik trans ifadesine sıkıca bağlı olan araştırmacılar, “hipnotik transın” varlığının bir kriteri olarak deneklerin hipnotize olduklarını hissettiklerine dair açıklamalarını çok fazla kullanılmışlardır. Örneğin, Conn ve Conn (1967) “… deneğin yalnızca deneğin hipnozda ‘olup olmadığını’ belirtebileceğini” öne sürmüştür (s: 108) . Aynı şekilde, Tart ve Hilgard da (1966) deneğin “bir dereceye kadar hipnotize olduğunu hissetmesinin hipnozun varlığı ya da yokluğu hakkında temel bilgi olduğuna dair açıklamasını” (s: 253) tartışmışlardır.

Sayfa 42

Bununla birlikte kendi bakış açımızdan, deneklerin  özel bir durumun-“hipnotik transın” var olduğu sonucunu çıkarmak için kriter olarak hipnotize olduklarına dair açıklamalarının kullanılmasının ciddi metodolojik problemler içereceğini belirtiyoruz. Kendi görüşümüzü, hipnotik deneğin hipnotize olduğuna dair açıklamalarını cahil kültürlerdeki insanların “cin tutmuş/ şeytan içine girmiş”/ insanın içine bir ruh girmiş/spirit possessed gibi yaptığı açıklamalarla karşılaştırarak açıklığa kavuşturalım.

Uzun yıllar boyunca, antropologlar “insanın içine bir ruhun girdiğine” inanan kültürler üzerinde çalışmışlardır (Lewis, 1971). Bu kültürlerin çoğunda, Şamanlar olarak adlandırılan bazı bireylerin oldukça alışılmadık bir şekilde davrandıkları gözlemlenmiştir. Örneğin, anormal duruşlar gösterebilirler, ağızlarında köpük olabilir, çevrelerinden olan bitenlerin farkında değilmiş gibi görünebilirler ve tuhaf bir sesle konuşabilirler. Bu durumlarda, bu toplum içinde yaşayan bireyler Şamanların içine bir ruhun (cin) girdiğine ve o ruh tarafından yönetildiklerine inanırlar. Daha sonra, şaman da tipik olarak bir ruh tarafından yönetildiğini açıklar ve ona sahip olan ruha bir isim verir ve yaşadığı şeyin gündelik yaşantısından farklı olduğunu anlatır. Şamanın alışılmadık davranışlarına, açıklamalarının samimiyetine ve o kültürdeki insanların inanışlarına rağmen günümüz antropologlarından çok azı şamanın içine bir ruh girmiş olabileceğine inanacaktır (Lewis, 1971). Neden olmasın? Bu kesinlikle şamanın yalan söylemesi veya numara yapmasından değildir; bir ruhun içine girdiğine inanmasına neden olan bütün işaretlerin var olmasından ötürüdür.

Antropologun şüphe etmesinin bir nedeni de, insanın içine ruh girmesi olayının var olduğuna ilişkin kriterinin de hem belirsiz hem de yuvarlak olmasıdır. Şüpheciliklerinin bir diğer nedeni de, antropologların şamanın davranışlarını ruhun girmesi kavramı olmadan da açıklayabileceklerine dair inançlarıdır. Örneğin, antropolog şamanın davranışının rol davranışı olabileceğini ileri sürebilir; yani bu davranış şamanın ne yaşaması gerektiğine ilişkin kendi inançları ve beklentileriyle uyumlu olan davranışlar olabilir aynı zamanda bu davranış toplumdaki diğer üyelerin inançları ve beklentileriyle de uyumlu olabilir. Antropolog şamanın ruh tarafından yönetildiğine dair açıklamalarını, bazı davranışların ve beklentilerin insanın içine ruh girmesinden kaynaklandığına inanılan bir tutumla  uyumlu olan bir takım inanışlar ve beklentiler geliştirmesine neden olan şamanın sosyalleşmesini göstererek açıklayabilirler. Şaman yaşantılarını ve davranışlarını ruh girmesi şeklinde açıklayabilir çünkü onun kültüründe bu durumu tanımlayacak mevcut ifade bu terimdir. Antropologun açıklayıcı sisteminden baktığımızda, ruh girmesiyle ilgili bir açıklama gereksiz ve çok eksik görünecektir.

Şamanın davranışlarını “ruh girmesi” olayı ile açıklaması ve hipnotik deneğin de davranışlarını “hipnotik trans” olarak açıklaması birbirine benzer. Hipnotik deneğin hipnotize olduğuna veya transta olduğuna dair açıklamalarından “hipnotik transın” var olduğu anlamını çıkarmak şamanın bir ruh tarafından içine girildiğine dair açıklamalarından “ruh girmesi” olayının var olduğu anlamını çıkarmak kadar yanıltıcıdır.

Sayfa 43

Şamanın açıklamalarından “ruh girmesi” olayını gerçek olarak kabul etmek zorunda kalmadığımız gibi hipnozlu kişilerin de açıklamalarından özel bir durum olan “hipnotik transın” var olduğunu da gerçek olarak kabul etmek zorunda değiliz. Hem şamanın hem de hipnotik deneğin açıklamaları onları inançlarıyla ve beklentileriyle izah edilebilir. “Hipnotik transta” olduklarını hisseden bazı hipnotik denekler tarafından verilen bilgilerin nasıl bir açıklamayla izah edilebileceğine bakalım.

Tipik olarak, hipnoz deneyine katılan öğrenci bir deneğin hipnotizma hakkında bildiği tek şey medyadan öğrendikleridir. Böyle bir birey deney ortamına aşağıdaki inançlarla ve beklentilerle gelir: (a) hipnoz durumu veya hipnotik trans olarak adlandırılan özel bir durum vardır. (b) insanlar onlara gevşemeleri, uykulu olmaları ve uyumalarının söylendiği hipnoza başlama prosedürlerine maruz bırakıldıklarında hipnotik transa konulurlar. (c) Hipnotik transtayken insanların alışılmadık davranışları olur.

Seans boyunca, “iyi” denek hipnotizma hakkındaki inançlarının ve düşüncelerinin doğrulandığını görür. Hipnoz durumuna veya hipnotik transa konulacakları anlatılır ve daha sonra giderek gevşediğini, uykulu olduğunu ve uyumak üzere olduğunun söylendiği “hipnotik başlama prosedürlerine maruz bırakılır”-“Kolların gevşiyor,….vücudun gevşiyor… kanepenin üzerinde  kolayca kayıyorsun, buluttan yastıkların üzerinde, … daha fazla daha fazla gevşiyorsun…. Çok gevşedin ve uykun var…”. Bu “iyi” denek telkinlerle birlikte düşünür ve hayal eder, öyle yapar yapmaz kendini daha gevşemiş, daha uykulu hisseder. Daha sonra, olağandışı şeyleri yaşaması ve yapması için test telkinleri verilir. Örneğin ellerini birbirine sıkı sıkıya bağlaması söylenebilir ve ardından tekrarlı olarak ellerinin katı olduğu ve birbirilerine kaynak edilerek birleştirilmiş çelik parçalar gibi olduğuna dair telkinler verilir. Aslında ellerde sertlik hissi, “iyi” denek onları sıkıya sıkıya tuttuğu zaman ve kaslarını gerdiği zaman meydana gelir. Verilen telkinleri düşünürken ve onları imgelerken, önceden var olan sertliğe odaklanır. Katılaşmış elleri açmak için, elleri gevşeterek kas gerilmelerini ortadan kaldırmak gerekir. Ancak, “iyi” denek ellerini gevşetmez ve bunun yerine var olan sertliğe odaklanmaya devam eder ve onları şimdi gevşetebilecekleri anlatılana kadar ellerini birbirinden ayırmazlar. Çok az sonra, ellerinden birinin “uyuşukluk….donukluk…. lastik parçası gibi….duyarsız” olduğuna dair telkin verilebilir. Kişi bu telkine eline Novocain enjekte edildiğini düşünerek ve imgeleyerek cevap verebilir ve lastik parçası gibi elleri uyuşmaya, donuklaşmaya başlar. Bir dereceye kadar, telkinlerin temalarını düşünür ve imgeler ve elinin uyuşukluk hissettiğini ve lastik gibi esnek olduğunu fark eder.

Daha sonra hipnotize olup olmadığı sorulduğunda bu “iyi” denek “Evet” cevabı verebilir. İçine giren ruh tarafından yönetildiğini söyleyen şamanın vakasındaki gibi, deneğin yalan söylediğine inanmanın küçük bir mantığı vardır.

Sayfa 44

Onun yaşantıları “hipnotize olma” durumunun gerektirdiği inanışlarla ve beklentilerle genel olarak uyumluydu. Günlük rutin yaşantısında olmayan şeyleri yaşadı- bu durum bunu yaşamanın çok zor olmasından değil ancak gündelik hayatta kişiden telkin edilen temaları düşünmesinin ve imgelemesinin istenmesi ve daha sonra tekrarlı olarak gevşediği, uykulu olduğu veya birbirine bağlı ellerinin kas katı olduğu ya da diğer alışılmamış etkenlerin meydana geldiğinin söylenmesi gibi durumların gerçekleşmemesinden kaynaklanır. Şamanın durumuna benzer bir durumda, deneğin sosyalleşmesi telkinlere cevap verirken (örneğin, gevşeme, uykulu olma, el sertliği ve uyuşukluk hissetme) yaşadığı bir sürü deneyimlerin “hipnozda olma durumundan” kaynaklandığına inanmalarına neden olmuştur. Dahası, yaşantılarını sınıflandırması için deneğe sadece iki büyük kategori verildiğinden-bir dereceye kadar hipnotize olduklarının veya olmadıklarının- yaşantılarının bu iki sınıfın dışında bir şey olduğunu açıklamamakta kendini mecbur hissetti. Örneğin, basitçe gevşediğini, uykulu olduğunu veya telkinlere cevap vermeye hazır olduğunu hissettiğini söylemeyi mecbur hissetti.

Sözü geçen düşünceler şu üç sonucu ortaya çıkarmıştır: (a) Bazı “iyi” hipnotik denekler tarafından verilen “Hipnotize edildim” veya “Hipnoz transındaydım” gibi açıklamalar kısmen telkinlere cevap verirken hissettikleri yaşantılarla hipnozun gerektirdiklerine ilişkin inançlarının ve beklentilerinin etkileşimlerinin bir sonucudur. (b) Deneğin hipnotize olup olmadığını söylemesini belirleyen karmaşık olarak etkileşen faktörleri düzenlemek için daha fazla çalışma yapılması gerekir. (c) “Denek hipnotik transta olduğunu söylediği için hipnotik transta olması gerektiğini” iddia eden sav en az “Şamanın içine giren ruh tarafından yönetilmiş olması gerekiyor çünkü şaman öyle söylüyor” diyen sav kadar yanıltıcıdır.

Kişinin hipnotize olduğuna ve test telkinlerine cevap verdiğine inanma. Bu bölümü sonlandırmadan önce, şunu sormak yerinde olacaktır: Denek hipnotize olduğuna inanırsa, bu durum test telkinlerine cevap verme eğilimini etkiler mi? Bunun tek başına doğrudan deneğin cevap verme eğilimini etkilediğine inanmak tartışmalı bir konu gibi görünüyor ancak cevap verme eğilimini aşağıdaki gibi dolaylı olarak etkileyebilir: Denek test telkinlerine cevap verirse ve onun cevaplarından hipnotize olduğu sonucunu çıkarırsa, bu yükseltilmiş beklenti deneğin sonraki cevaplarını etkileyebilir.

ÖZET

 

Bu bölüm iki konuya odaklanmıştır:

  1. Başlama prosedürlerindeki hangi değişkenler “hipnotik” görünüme, beden duygularında değişikliklere ve kişilerin hipnotize olduklarına dair açıklamalarına neden olur?

Hipnotik görünümün kısmen gözleri bir süre kapalı tutmaktan (4.Değişken) kısmen de gevşeme, uyuma ve hipnoz telkinlerinden (5. Değişken) kaynaklandığı gösterildi. Beden duygularındaki bazı değişikliklerin-örneğin, kol yükseltme veya vücut ağırlaşması- test telkinlerine doğrudan cevap/tepki oldukları gösterildi. Beden duygularındaki diğer değişikliklerin kısmen -örneğin, bedenin veya bedenin uzuvlarının boyutlarında değişiklikler ve baş dönmesi hissinin- deneğin gözleri kapalı iken sürekli gevşediğine, uykulu olduğuna, uyuduğuna ve hipnoz durumuna girdiğine dair telkinler verilirken gevşediğinde ortaya çıkan duyguları ve duyumları fazla büyütmesinden ve ümitle onlara odaklanmasından kaynaklandığı gösterilmiştir. Deneklerin hipnotize edildiklerine dair açıklamalarının (a) hipnoterapistin onların hipnotize edildiklerini söyleyip söylememelerine, (b) açıklama yapmalarını sağlamak için onlara sorulan soruların ifade biçimine, (c) yaşadıkları ve “hipnozun” ne gerektirdiği konusundaki inançları ve beklentileri arasındaki uyuma bağlı olduğu gösterilmiştir.

  1. Bu üç fenomen-“hipnotik” görünüm, beden duygularında değişiklikler ve kişilerin hipnotize olduklarına dair açıklamaları-test telkinlerine cevap verme eğilimi ile nasıl ilişkilendirilir?Bu fenomenler geleneksel olarak “hipnotik transın” işaretleri olarak görülmüştür; sırasıyla “hipnotik trans” da test telkinlere yüksek cevap verme eğilimini sağlamada önemli bir faktör olarak görülmüştür. Bizim görüşümüze göre bu üç fenomen, hatta ikisi- beden duygularındaki değişiklikler ve deneğin hipnotize edildiğine inanması test telkinlerine cevap verme eğilimini artırmada yardımcı olmaya çalışsalar da gerekli değillerdir. Eğer bir denek gevşeme-uyuma-hipnoz telkinlerine veya başlama prosedürlerinde bulunan diğer bazı değişkenlere cevap veriyorsa, sonuç olarak beden duygularındaki değişiklikleri yaşarlar ve bu tepkilerinin hipnotize olduklarından, ve telkinlerle artan beklentilerinden kaynaklandığını düşünürler. Artmış beklentisi sırasıyla, kişinin sonraki test telkinlerine cevap verme eğilimini artırır.

NOTLAR

(1)            Kontrol deneklerine beş dakika geçtikten sonra gözlerini açmaları söylenir. Hatta bu denekler daha önce hiçbir deneyin yapılmadığı bir okuldan seçilmiştir. Onlara psikolojik bir deneye girdikleri anlatıldı ve durumun bu tanımını kabul ettiler-durumu kendi kendilerine hipnoz olarak tanımladıklarına dair bir kanıt yoktu.

(2)            Bazı deneklerin hipnotize edildiklerini söylemelerine yol açan faktörleri tartışmamıza rağmen, hipnoterapistin hipnotize edildiğini söylediği birçok deneğin buna inanmadıklarının belirtilmesi gerekir. Örneğin, Wolberg (1972) şu şekilde söylemiştir: “Hipnozun doğasının herhangi bir yorumunu zorlaştıran faktörlerden biri, birçok insanın deneklerin gerçek bir hipnoz durumundan çıktıktan sonra numara yaptıklarına inanmalarıdır” (s: 48) ve “Genel olarak, en derin uykuda (somnambulistic) olsalar bile, denekler hipnoz durumunda olduğunu inkar edecektir (s: 49). Daha önce belirttiğimiz gibi (Barber, 1969c) Milton H. Erickson tipik olarak deneklerinin % 65’inin “orta veya derin transa” girdiklerini ancak çok azının (yaklaşık % 17’sinin) “orta veya derin transta” olduklarına inandıklarını belirtmiştir. Başka bir deyişle, hipnoterapistlerin genellikle deneklerinin büyük bir çoğunluğunun hipnotize olduklarına inandıkları görülür, diğer taraftan da deneklerin çoğu da hipnotize edilmediklerine inanırlar.

(3)            Stanford Hypnotic Susceptibility Scales (Weitzenhoffer & Hilgard, 1959, 1962) tekrarlı olarak gevşeme, uykulu olma,  uyuma telkinlerine ve 12 tane standart test telkinine odaklanan klasik “hipnoza başlama prosedürlerini” içerir. Bu ölçümdeki test telkinleri Barber Suggestibility Scale’de bulunan telkinlerle aynıdır.

C KISMI

ARABULUCU DEĞİŞKENLER

               

  1. BÖLÜM

TUTUMLAR, MOTİVASYONLAR VE BEKLENTİLER

Cognitive-davranışsal bakış açımızdan, hangi deneklerin test yönergelerine cevap verecekleri bir dereceye kadar onların telkin edilen konuları düşünme ve hayal kurma istekliliğine (readiness) bağlıdır. İsteklilik sırasıyla tutumlara, motivasyonlara ve beklentilere dayanır (Bk. Tablo 1, s: 20). Bu bölümde, telkinlere yanıt vermede tutumların, motivasyonların ve beklentilerin oynadıkları rolleri inceleyeceğiz. Bir sonraki bölümde ise telkin edilen konularla birlikte düşünmenin ve hayal kurmanın işlevine dikkatimizi yoğunlaştıracağız.

“Hipnotize olmaya” veya telkinlere yanıt vermeye yönelik tutumların, motivasyonların ve beklentilerin her biri aşırı derecede olumlu olandan negatif olana doğru aralıksız değişir. Her sürekliliğin olumlu sonucu aşağıdaki gibi betimlenebilir.

Olumlu Tutum: Denek hayatı boyunca “hipnotize olmanın” ve telkinlere yanıt vermenin heyecanlı, yararlı ve önemli bir şey olduğuna dair bir fikir edinmiştir.

Olumlu Motivasyon: Denek, hemen şimdi test durumunda “hipnotize olmayı” ister ya da “hipnotize olmaya” çalışır veya telkin edilenleri yaşamayı ister.

 

Olumlu Beklenti: Denek kendi kendine “hipnotize olabileceğine” ve telkin edilenleri yaşayabileceğine inanır.

Tutumlar ve motivasyonlar yüksek derecede korelasyon göstermelerine rağmen bazen ayrılabilirler. Örneğin, bir denek genel olarak “hipnozu” veya telkinlere yanıt vermeyi önemli (olumlu tutum) görebilir ancak şimdi-özel bir durumda özel bir araştırmacıyla- “hipnotize olmayı” ya da telkinlere cevap vermeyi istemeyebilir (olumsuz tutum).

Sayfa 50:

Dahası, tutumlar ve motivasyonlar birbiriyle yakından oldukça ilişkili olmakla birlikte, her ikisi de belirgin bir şekilde beklentiden farklı olabilir. Her ne kadar denek “hipnozu” ve telkinlere yanıt vermeyi önemli görse de hatta şimdi “hipnotize olmaya” veya telkinlere yanıt vermeye çalışsa da, kendi kendine “hipnotize olabileceğine” veya telkin edilenleri yaşayabileceğine inanmayabilir.

Daha önceki araştırmalar, hipnoz durumunda yönergelere yanıt verme hevesliliğini belirlemede deneğin tutumlarının ve motivasyonunun önemli olduklarını belirtmişlerdir. White (1941) “başlangıçta yapamayacağı düşünülen bazı deneklerin güdülerinde (pattern of motives) değişiklikler yapıldığında harika denekler olduklarını” belirtmiştir. Pattie (1956a) ve Sarbin (1950a) de yönergelere bir seansta tepkisiz olan deneklerin başka bir seansta yanıt vermeye çok hevesli olduklarını gözlemlemişlerdir ve bu değişikliklerin de test durumuna karşı deneklerin tutumlarında ve motivasyonlarında meydana gelen değişikliklerden kaynaklandığına dair muhtemel kanıtlar göstermişlerdir.

Tutumların, motivasyonların ve beklentilerin etkileriyle ilgili olan son araştırmalar iki gruba ayrılabilir. Birinci gruptaki araştırmalarda, deneklerin yönergelere yanıt vermeye ve “hipnoza” karşı tutumlarını, motivasyonlarını ve ya beklentilerini değiştirmeye yönelik deneysel çalışmalar yapıldı. Diğer çalışma grubunda ise, deneklerden ilk olarak “hipnoza” karşı tutumlarını, motivasyonlarını veya beklentilerini bir cetvel üzerinde puanlamaları istendi ve standart indüksiyon prosedürüne tabi tutulduktan sonra yönergelere cevap verme heveslilikleri için test edildiler. İlk aşamada, deneysel metotlarla bu faktörleri değiştirmeye kalkışan çalışmalardan bahsedeceğiz daha sonra deneklerin kendi performanslarını değerlendirme cetvellerinin kullanıldığı araştırmalardan bahsedeceğiz.

TUTUMLARIN, MOTİVASYONLARIN VE BEKLENTİLERİN DENEYSEL MANİPÜLASYONLARI 

Bir dizi deneysel çalışma tutumların, motivasyonların ve beklentilerin test yönergelerine cevap vermede belirleyici rol oynadıklarını göstermiştir.

Olumlu Tutumları ve Motivasyonları Sağlamaya Yönelik Girişimler     

Bu kitabın üçüncü bölümünde, deneklerin task (görev) motive edici yönergeler olarak adlandırılan bir sürü cümleye maruz kaldıkları deneylerden bahsedilmişti. Bu isim yönergelerin motive edici yönünü vurgulamasına rağmen, yönergelerin ifade edilişine yakından bir bakış onların test yönergelerine cevap vermede sadece olumlu motivasyon sağlamadıklarını aynı zamanda olumlu beklentiler sağladıklarını da gösterir. “Motive edici görev yönergelerini” içeren cümleler iki gruba ayrılabilir.

Sayfa 51

Birinci gruptaki cümleler olumlu bir motivasyon sağlamaya yöneliktir.

(telkin edilenleri arzulamak ve hissetmeye çalışmak)

Sana verdiğim testlerde ne kadar iyi olduğun tamamen senden hayal etmeni isteyeceğim şeyleri hayal etme ve gözünde canlandırma istekliliğine bağlıdır… Sana betimlediğim şeyleri canlı bir şekilde hayal etmeye çalışarak bu deneye yardımcı olmanı istiyorum… Burada insanların maksimum hayal etme yeteneklerini ölçüyoruz. Eğer yapabileceğinin en iyisini yapmaya çalışmazsan, bu deney değersiz olacaktır…

İkinci gruptaki cümleler, deneğin açısından telkin edilenleri hissedebileceği olumlu bir beklenti sağlamaya yöneliktir:

Yapmaya çalıştıklarında herkes başarılı oldu. Örneğin,  insanlardan gözlerini kapamalarını ve kendilerini sanki sinemadaymış ve bir film izliyorlarmış gibi hayal etmelerini istedik. Birçok insan bunu çok iyi bir şekilde yapabildi; kendilerini sinemadaymış gibi çok güzel hayal ettiler ve kendilerini gerçekten bir filme bakıyorlarmış gibi hissettiler. Bununla birlikte birkaç insan bunu yapmayı çok zor ya da aptalca buldu ve gözlerinde canlandırmaya çalışmadılar dolayısıyla testleri geçmeyi başaramadılar. Daha sonra bu insanlar hayal etmenin zannettikleri kadar zor olmadığını fark ettiklerinde gözlerinde canlandırabildiler ve filmi gerçek bir film kadar canlı bir şekilde hayal ettiklerini hissettiler. Yapabileceğin en iyi şekilde hayal etmeye çalışırsan sana anlattığım şeyleri kolay bir şekilde gözünde canlandırabilirsin ve yapabilirsin.

  1. Bölümde belirtildiği gibi, “motive edici task yönergeleri” Barber Telkine Yatkınlık Ölçeği’ne cevap verme hevesliliğini standart “hipnotik indüksiyon prosedürlerine” maruz kalan grupla aynı düzeye ve belirgin şekilde de kontrol grubunun düzeyinin üzerine çıkardı. Tam olarak, “motive edici task yönergelerini” alan deneklerin % 60’ı, tekrarlı olarak gevşeme, uykulu olma, uyuma (“hipnotik indüksiyon prosedürleri”) yönergelerine tabi tutulan deneklerin % 53’üne ve kontrol grubundaki deneklerin % 16’sına kıyasla test yönergelerine cevap vermede oldukça yüksek bir derece (açık bir şekilde Barber Telkine Yatkınlık Ölçeği üzerindeki sekiz testten en azından beşine yanıt verme ve telkin edilen etkilerden en az beş tanesini yaşadıklarına tanıklık etme) gösterdiler.

Sayfa 52

“Hipnoza” Karşı Olumsuz Tutumları Ortadan Kaldırma Girişimleri

 

“Hipnoz” hakkındaki birkaç tane yanlış anlama genellikle olumsuz tutumlara neden olur. Örneğin, insanların “hipnotize edilen” kişiler hakkında hipnoterapistin kontrolü altında olduğuna ve bir robot gibi davrandıklarına dair yanlış inançları vardır. Sonuç olarak, “hipnozu” karşı diretmek zorunda oldukları bir şey gibi görürler. Bu tür yanlış anlamaları yok ederek “hipnoza” karşı olumsuz tutumları ortadan kaldırmak için iki deneysel çalışma yapılmıştır.

Bu deneylerin birinde (Cronin, Spanos & Barber, 1971) deneklerin yarısına “hipnoz” hakkında, yanlış anlamaları ortadan kaldırarak olumsuz tutumları en aza indirgemeyi amaçlayan, hoşa gider bilgiler verildi. Bu deneklere örneğin şunlar anlatıldı:

Hipnoz insanların robot gibi otomatik bir şekilde hareket ettikleri yarı uyku durumu değildir…. Denekler kendi kişisel kontrollerini kaybetmezler…. Her türlü hipnotik deneyde gerekli olan deneğin kontrolünü kaybetmesi değil onun yardımı, işbirliğidir. Hiçbir deneğe kişisel içerikten uzak bir şey sorulmayacaktır ve hiçbir denekten uygunsuz bir şey yapması vb. istenmeyecektir.

Deneklerin diğer kalan yarısına ise hipnoz hakkında hiçbir şey anlatılmadı. Hemen ardından, her denek tekrarlı olarak gevşeme, uykulu olma ve uyuma yönergelerine maruz bırakıldılar ve her deneğe Barber Telkine Yatkınlık Ölçeği testi yapıldı. Olumsuz tutumları ortadan kaldırmak amacıyla bilgi verilen grup, hiçbir hoş bilginin verilmediği deneklerle kıyaslandığında nesnel ve öznel olarak Barber Telkine Yatkınlık Ölçeği’nde oldukça yüksek puanlar aldılar.

Diamond’un (1972) çalışmaları da benzer sonuçları ortaya çıkardı. Diamond’un deneyine katılan deneklerin bazılarına hipnoz hakkında hiçbir ön bilgi verilmezken, kalan diğer kişilere de hipnoz hakkındaki yanlış anlamaları düzelterek olumsuz tutumları azaltmayı amaçlayan bilgiler verildi. İkinci gruptaki deneklere örneğin, kontrollerini kaybedecekleri veya hipnozun gizemli bir şey olduğu vb. şeylerden korkmalarına gerek olmadığı anlatıldı. Olumsuz tutumları en aza indirmeyi amaçlayan bilgilerinin verildiği denekler, hiçbir bilginin verilmediği deneklere göre Stanford Hipnoza Yatkınlık Ölçeği’nde daha yüksek puanlar aldılar (cf. Gregory & Diamond, 1973).

Sayfa 53

Test Yönergelerine Yanıt Vermeye Yönelik Olumsuz Tutumları ve Motivasyonları Sağlama Girişimleri

 

Olumsuz tutumları ve motivasyonları olan denekler test yönergelerine tepkisizdirler, hipotezini test etmek için iki deney yapılmıştır.

İlk deneyde (Barber & Calverley, 1964e), denekler bir gruba seçildiler vesaflık (gullibility) için test edilecekleri söylendi ve daha sonra hepsi tek tek Barber Telkine Yatkınlık Ölçeği’nde test edildiler. Diğer gruba rasgele seçilen deneklere de hayal etme yetenekleri için test edilecekleri söylendi ve onlar da Barber Telkine Yatkınlık Ölçeği’nde test edildiler. Hayal etme yetenekleri için test edildikleri söylenen deneklerin % 41’i, saflık için test edildikleri söylenen deneklerin % 6’sına oranla daha yüksek derecede kolaylıkla tesir altında kalma gösterdi. Galiba, insanlara saflık için test edildiklerini söylemek test olayına karşı olumsuz tutumları ve motivasyonları meydana getirerek kolaylıkla tesir altında kalmada belirgin bir düşüşe neden oldu; yani “saflık” için test edildikleri anlatılan denekler yönergelere yanıt vermeyi gerektiği kadar önemli görmediler ve telkin edilenleri hissetmeye çalışmadılar.

İkinci deneyde (Barber & Calverley, 1964c), hemşirelik öğrencileri aşağıdaki deneysel tedavilerden birine maruz bırakıldıktan hemen sonra Barber Telkine Yatkınlık Ölçeği’nde test edildiler:

Tedavi A(Motive Edici Task Yönergeleri ): Bu gruptaki denekler bu bölümde (s: 51) bahsettiğimiz motive edici task yönergelerine maruz bırakıldılar.

Tedavi B(Kontrol): Bu deneklere sade bir şekilde telkin edilecek şeyleri hayal etmeye çalışmaları söylendi.

Tedavi C(Olumsuz Tutumları ve Motivasyonları Meydana Getirme Girişimi): Bu deneklere başhemşireleri tarafından şunlar söylendi:

Başka kim var bilmiyorum ama doktorlar ve yöneticiler arasında hemşirelik öğrencilerinin çok kolay bir şekilde yönlendirilecekleri ve yönergelere kolayca yanıt vereceklerinin dedikodusu yapılıyor. Öğrencilerin bu kadar kolay yönlendirildiğini ve kendileri için bir şeye karar veremediklerini duymak çok sarsıcı ve hayal kırıklığına uğratıcı. Buradaki doktorlara ve yöneticilere araştırma çalışmasında, hemşirelik öğrencilerinin saf olmadıklarını ve göründükleri kadar kolayca yönlendiremeyeceklerini göstermek bizim görevimiz.

Üç deneysel çalışma Barber Telkine Yatkınlık Ölçeği’nde belirgin şekilde çok farklı puanlara neden oldu. Ortalama olarak, Task Motivational Tedavi, Kontrol Tedavisi ve olumsuz tutumlara ve beklentilere sebebiyet veren girişimlerin yapıldığı tedavi Barber Telkine Yatkınlık Ölçeği’nin sekiz test yönergesinde sırasıyla 4, 2 ve 0 puanlarını aldılar. Başka bir deyişle, test yönergelerine yanıt vermeye yönelik olumsuz tutumlara veya beklentilere sebebiyet veren girişimlerin yapıldığı zaman bütün denekler tepkisiz oluyorlar.

Beklentiyi Değiştirme Girişimleri   

 

Deneğin beklentisini değiştirmek için farklı yöntemlerin kullanıldığı üç deney beklentinin test yönergelerine yanıt verme hevesliliğini belirlemede önemli bir rol oynadığını gösterdi.

Olumlu bir beklenti sağlamak için Barber ve Calverley (1964f) rasgele seçilen deneklerin yarısına onlara verilecek telkinlere yanıt vermenin kolay olduğunu anlattılar. Olumsuz bir beklenti elde etmek için, deneklerin diğer yarısına yönergelerde başarılı olmanın zor olduğu anlatıldı. Hemen ardından, her denek Barber Telkine Yatkınlık Ölçeği’ne tabi tutuldu. Olumlu bir beklenti sağlamak için yönergelerin verildiği deneklerin telkine yatkınlık ölçeğinde olumsuz beklentiyi sağlamaya yönelik yönergelerin verildiği deneklerden daha çok cevap vermeye hevesli oldukları görüldü.

Klinger (1970) deneklerin beklentilerini değiştirmek için aşağıdaki stratejiyi uyguladı: Barber Telkine Yatkınlık Ölçeği’nde test edilmeden önce her bir denek diğer kişinin (oyuncu) testlere yanıt vermesini gözlemleyecek. Oyuncuya, deneklerin yarısı tarafından izlendiğinde,  özel olarak kolaylıkla çok çabuk etkilenebilir (suggestible) bir kişi gibi rol yapması öğretildi. Ve diğer yarısı izlerken de hiçbir şekilde etkilenmeyen bir insan gibi rol yapması istendi. Oyuncuyu telkinlere hiç zorlanmadan cevap verdiğini gören denekler büyük olasılıkla telkinlere yanıt vermenin kolay olduğunu düşündüler ve diğer yarısı da bunun çok zor olduğunu düşündü. Belirgin bir şekilde daha fazla olumlu beklentisi olan denekler 8 puanlık Barber Telkine Yatkınlık Ölçeği’nde ortalama 6 puan aldılar, olumsuz beklentisi olan denekler de ortalama olarak 2,8 puan aldılar (cf. DeStefano, 1971; DeVoge & Sachs, 1971; Diamond, 1972; Marshall & Diamond, 1968).

Önerilen etkilerin gözlemlenebileceği olumlu beklentileri yaratmak için, Wilson (1967) deneklerin yarısından telkin edilen etkileri yaşamalarını isterken aynı zamanda bilgileri olmadan her bir etkiyi yaşayabilmeleri için ustaca yöntemler kullandı. Örneğin, bu gruptaki her denekten kırmızı renkli olan ve loş ışığın yandığı bir odayı gözlerinde canlandırmalarını istendi. Hemen ardından şu prosedürler uygulanarak bu gruptaki her bir denek Barber Telkine Yatkınlık Ölçeği’nde test edildi. Rasgele kontrol grubuna seçilen deneklerden kırmızı renkli olan ve loş ışığın yandığı bir odayı gözlerinde canlandırmaları istenmedi ve telkin edilen etkileri yaşamalarına sebep olabilecek diğer prosedürler de onlara uygulanmadı. Onun yerine kontrol grubundaki denekler basit bir şekilde Barber Telkine Yatkınlık Ölçeği’nde test edildi. Kontrol grubundaki denekler Barber Telkine Yatkınlık Ölçeği’de ortalama olarak 8’e 3 gibi oldukça düşük bir puan alırken, deney grubundaki denekler ortalama olarak 8 üzerinden 5 puan aldılar.

TUTUMLARIN, MOTİVASYONLARIN VE BEKLENTİLERİN PUANLANMASI

Deneklerin hipnoza karşı kendi tutumlarını, motivasyonlarını ve beklentilerini ölçmek için değerlendirme cetvelinin (self-rating scale) kullanıldığı çalışmalara kısaca bir göz gezdirelim.

 

Tutumlar

Deneğin “hipnoza” karşı tutumlarını ölçmek için çeşitli ölçümler kullanıldı aynı zamanda hipnoz durumunda deneğin test yönergelerine yanıt verme hevesliliğini belirlemek için hem Barber Telkine Yatkınlık Ölçeği hem de Stanford Hipnoza Yatkınlık Ölçeği kullanıldı. Yapılan iki araştırma (Andersen, 1963; Melei & Hilgard, 1964) sonuç olarak “hipnoza” karşı tutumlar ve test yönergelerine yanıt verme hevesliliği arasında küçük pozitif korelasyonları ortaya çıkardı, örneğin 0.47 korelasyon (1). Diğer bir araştırma ise (Barber & Calverley) tutum ölçümü (hipnozu ilginç olarak algılama)ve Barber Telkine Yatkınlık Ölçeği üzerindeki nesnel puanlar arasında 0.55 korelasyonu ortaya çıkardı. Bir diğer çalışma ise (Diamond, Gregory, Lenney, Steadman & Talone, 1972) tutum ölçümü (hipnozu arzu edilir bir şey olarak algılama) ve Stanford Hipnoza Yatkınlık Ölçeği arasında 0.47 korelasyonu ortaya çıkardı.

Motivasyon

 

Hipnotize olmak için motivasyon ölçümü kullanmak Calverley ve Barber tarafından ortaya atıldı (yayımlanmamış bilgi), deneğe hipnotize olup olmak istemediği sorulur eğer istiyorsa bu sefer de derin mi, orta mı yoksa hafif hipnotize olup olmak istemediği sorulur. Bu cetveldeki puanların Stanford Hipnoza Yatkınlık Ölçeği’ndeki puanlarla pozitif korelasyonu (r=36) vardır. Benzer olarak J.R Hilgard da hipnoz motivasyonu ve Stanford Ölçeğindeki puanlar arasında küçük ama önemli bir korelasyon (.25) bulmuştur.

Beklentiler

 

Deneklerin hipnoz olma yeteneklerini ölçmek için çeşitli ölçümler kullanılmıştır ve aynı zamanda hipnoz durumunda deneklerin test yönergelerine yanıt verme hevesliliklerini değerlendirmek için hem Barber Ölçeği hem de Stanford Ölçeği kullanılmıştır. Melei ve Hilgard da (1964) aynı şekilde Dermen ve London da(1965) deneklerin hipnotize olma konusundaki beklentileri ve hipnotik susceptibility scale puanları arasında pozitif küçük korelasyonlar bulmuşlardır. Diğer çalışmalar da (Barber & Calverley, 1966c, 1969; Gregory & Diamond, 1973; Unestahl, 1969) deneklerin hipnotize edilme konusunda deney öncesi beklentileriyle hipnoz durumunda yönergelere yanıtları arasında .33’ten .62’ye kadar değişen korelasyonları göstermiştir.

Diğer araştırmalar da (London, Cooper & Johnson, 1962; Rosenhan & Tomkins, 1964; Shor, 1971; Shor, Orne & O’Connell, 1966) genel olarak hipnoz durumunda test yönergelerine yanıtlar ve hipnoza karşı hem deney öncesi tutumlar hem de hipnotize edilme konusunda deney öncesi beklentiler arasında pozitif korelasyonları göstermişlerdir(2).

ÖZET   

Bu bölümde iki tür çalışma ele alındı. Birincisinde deneysel metotlarla tutumları, motivasyonları veya beklentileri yönlendirmeye çalışıldı. Bu araştırmalar (a) telkinlere yanıt vermeye yönelik olumlu motivasyonları ve beklentileri sağlamak için bir girişim yapıldıktan sonra, deneklerin % 60’ı (kontrol grubundaki % 16’ya göre kıyaslandığında) nispeten daha yüksek derecede yanıt verme hevesliliği gösterdi, (b) “hipnoza” karşı olumsuz tutumları ortadan kaldırmaya yönelik bir girişim yapıldıktan sonra, denekler Barber Telkine Yatkınlık Ölçeği’nde ve Stanford Hipnoza Yatkınlık Ölçeği’nde daha yüksek puan aldılar, (c) test durumuna karşı olumsuz tutumları ve motivasyonları sağlamaya yönelik bir girişim yapıldıktan sonra, denekler test yönergelerine karşı çok küçük bir heveslilik ya da hiç heveslilik göstermezler ve (d) bir grupta olumlu tutumlara ve diğer grupta da olumsuz tutumlara neden olmak için bir girişim yapıldıktan sonra, “olumlu beklentileri” olan grubun puanları 8 puanlık Barber Telkine Yatkınlık Ölçeği’nde “olumsuz beklentileri” olan grubun puanlarından 2–3 puan daha yüksekti.

İkinci çalışmada ise, deneklerin deneye girmeden önce kodladıkları puanlama cetvelinde “hipnoza” karşı tutumlar, motivasyonlar ve beklentiler belirlendi. Bu çalışmalar, deneğin deney öncesi tutumları, motivasyonları ve beklentileri ve onların hipnoz durumunda test yönergelerine yanıt verme heveslilikleri arasında pozitif korelasyonları ortaya çıkardı (tipik olarak 0.30’dan 0.50’ye değişen).

Bu bilginin şu iki sonucu doğruladığı görülür: (a) test yönergelerine yanıt vermede tutumlar, motivasyonlar ve beklentiler belirleyici rol oynar ve (b) deneğin test durumuna karşı tutumlarını, motivasyonlarını ve beklentilerini güçlendirmenin daha etkili yöntemlerini geliştirmek için daha fazla çalışmanın yapılması gereklidir.

NOTLAR    

 

(1) Korelasyonlar iki değişken arasındaki ilişkinin derecesini gösterir. 0.30’a yakın korelasyonlar, değişkenler arasında küçük bir ilişkinin olduğunu gösterir, 0.50 ve 0.60 arasındaki korelasyonlar orta bir ilişkiyi, .70 ve daha üstü korelasyonlar değişkenler arasında önemli bir ilişkinin olduğunu gösterirler.

(2) Tüm kendi performansını değerlendirme cetvellerinin (self rating scale) ve deneysel metotlarla tutumları, motivasyonları ve beklentileri yönlendirmeye çalışan bazı araştırmaların yapısında var olan problem bunların çok fazla anlam yüklü olan “hipnoz” terimine karşı tutumları, motivasyonları ve beklentileri ölçmesi ve değiştirmeye çalışmasıdır. “Hipnoz” kelimesinin bir sürü yan anlamı vardır ve deneklerin de gerçekten bir “hipnoz” seansının ne istediği konusunda bir sürü yanlış anlamaları vardır. Birkaç istisnayla birlikte, bu araştırmaya katılan denekler daha önce hiçbir hipnotik deneye katılmamışlardır. Hipnoz seansı başladıktan hemen sonra, denekler “hipnozun” düşündüklerinden çok farklı olduğunu görebildiler ve tutumlarını, motivasyonlarını veya beklentilerini değiştirebildiler. Sonuç olarak, hipnoz seansı sırasında deneklerin tutumlarında, motivasyonlarında veya beklentilerinde değişiklikler elde etmek isteniyorsa bu alanda daha fazla araştırmanın yapılması gerekir. Denek “hipnozun” gerçekten ne gerektirdiğini görme şansı edindikten sonra ilk değişkenler ölçüldüğünde tutumlar, motivasyonlar veya beklentiler ve test yönergelerine cevaplar arasında daha yüksek korelasyonlar bulabiliriz.

  1. BÖLÜM

 

Telkinlerin Temalarıyla Birlikte Düşünme ve Hayal Etme

 

Bu çalışmanın temelini oluşturan esas konu, deneklerin telkin edilen konuları düşündükleri ve hayal ettikleri zaman test yönergelerine yanıt vermeye daha hevesli olmalarıdır. Bu konu genel olarak, hayal etme kavramı üzerinde çalışan Sarbin ve arkadaşlarının (Juhasz, 1969; Sarbin, 1950, 1972; Sarbin & Coe, 1972; Sarbin ve Juhasz, 1970) görüşleriyle uyum içerisindedir. Bu araştırmacılar hayal etmeyi “koşullu duyum” şeklinde veya yarı-algısal olarak “zihindeki resimler” gibi gören eski kavramsallaştırmaları eleştirmişlerdir. Bunlara alternatif olarak, Sarbin ve arkadaşları hayal etmenin, zihin boşluğunda olduğu  varsayılan sözde nesnelere pasif bir şekilde “bakmaktan” ziyade sessiz/muted, ince/attenuated ve rol almaya/role taking benzer aktif bir süreç gibi daha yararlı bir şekilde kavramsallaştırılabileceğini ileri sürmüşlerdir. Bu araştırmacılar için hayal etme “var olan ve olmayan modelleri taklit etmede kökenleri olan hareket, tavır ve eylemin aktif bir şeklidir”(Sarbin, 1972, s: 344). Aynı zamanda, Sarbin ve arkadaşları hayal etmeyi “-muş gibi/ as if” davranışın önemli bir parçasını gerektiren bir şey olarak görürler. Kişi hayal ederken, bir dereceye kadar varsayımsal olaylar “sanki” gerçekten meydana geliyormuş gibi hareket eder. Bununla birlikte bu araştırmacılar, uygulanan sürecin yoğunluğuna atıfta bulunan involvement (Kapsama) derecesinde involvement  (kapsama) boyutuyla faydalı bir şekilde kavramsallaştırılabileceğini tartışmışlardır. Sarbin ve Coe (1972) daha ileri giderek, hayal etmeye bağlı kalma eğiliminin bireylerde farklı derecelerde bulunan yeteneklerle kavramlaştırılabileceğini öne sürmüşlerdir. Hipnotik rolün başarılı bir canlandırması bu yeteneğin bir özelliğini yani sözlü telkinlerle ortaya çıkan hayal etme yeteneğini gerekli kılabilir.

Bu “hayal etme” süreci nasıl açıkça görülebilen davranışlara ve tarihsel olarak “hipnozla” ilişkilendirilen öznel yaşantılara yol açabilir. Arnold tarafından yazılan göz ardı edilmiş ancak önemli bir makale bu soruya bazı ön cevapları verir.

Sayfa 60:

İlk olarak, Arnold “kelimelerin atıfta bulundukları durum veya etkinliğin yerine geçen semboller gibi düşünülebileceğini” gösterir. Daha önceki yaşantıları betimleyen kelimeleri duyduğumuzda, yaşantı yüzeysel olarak parçalar halinde eski haline gelebilir; daha önceki durumda kendimizi gözümüzde canlandırmaya çalışırız ve o durumda var olan tutumları ve tepkileri yeniden yaşamaya çalışırız. Araştırmacı sürekli olarak deneğe kolunun ağır, hafif veya uyuşuk hissettiğini söylediğinde deneği daha önce bu yaşantıların hissedildiği durumları canlı bir şekilde hayal etmeye sevk eder ve canlı bir şekilde hayal etmenin sonucu olarak deneğin daha önce hissetmiş olduğu tutumları, duyguları ve tepkileri yeniden eski durumuna getirecektir.

İkinci olarak Arnold, telkin edilen hareket veya etkinlik hakkında düşünmenin ve onları hayal etmenin daha önceki hareketi veya etkinliği beraberinde getirdiğini gösteren bir dizi araştırmayı özetler.  Arnold hayal edilen hareketin (örneğin, kolu bükme), kolun fleksör kaslarında bulunan küçük ama ölçülebilir kasılmamalarla ilişkili olduğunu gösteren Jacobson’ın (1930, 1932) iyi bilinen deneylerinden bahsetmiştir. Denek hareketi hayal ederken rahatsa en küçük kas gerilmeleri, hareket ettiği hayal edilen kol ve bacaklarda meydana gelir ve diğer kollarda ya da organlarda meydana gelmez. Jacobson’in ortaya çıkardığı ilk sonuçların açarak, Arnold (1946) ve Schultz (1932) deneğe ne zaman basitçe ileriye ya da geriye doğru düştüğünü hayal etmesi söylendiğinde, denek belli bir dereceye kadar ileri ya da geri gider. Deneklerin ileri ya da geriye düştüklerini hayal etmelerini istemeye ek olarak, birkaç araştırmacı (Arnold, 1946; Hull, 1933; Mordey,1960; Schultz, 1932) deneklerden kollarının yukarı doğru veya aşağıya doğru hareket ettiğini veya sarkacın (iki parmağının arasında veya bir elinde tuttukları) sağa ya da sola doğru hareket ettiğini hayal etmesini istediler. Denekler söylenilen doğrultuda hareket etme eğilimi gösterdiler ve daha canlı bir şekilde hayal ettiğini söyleyen kişiler söylenilen doğrultuda daha çok hareket etmeye başladılar. Genel olarak, söylenilen doğrultuda harekette bulunmayan denekler daha sonra söylenilen hareketi hayal etmediklerini ya da başka bir şey düşündüklerini söylediler.

Üçüncü olarak Arnold, hayal etmeyi olay gerçekten meydana geldiğinde görünen fiziksel değişiklikleri doğuran bir olay gibi gösteren çalışmalara değinir. Örneğin, Schultz (1926) canlı bir şekilde hayal ederek gevşemeyi öğrenmiş deneklerden alınlarının soğuk olduğunu hayal etmelerini istedi. Ateş ölçümleri, deneklerin üçte birinde onlar hayal ederken alınlarının soğuk olduğunu gösterdi. Muhtemelen,alındaki sıcaklık düşüşü yüzeysel kan damarlarının gerilmesi (vasoconstriction) sonucu meydana geldi. Diğer taraftan da Schultz, ellerinin sıcağa maruz kaldığını canlı bir şekilde hayal etmeleri istenen gevşemiş deneklerin yaklaşık % 80’i vücut sıcaklığında yaklaşık 2 derece bir artışla bir sıcaklık  duyumu hissetme eğilimi gösterdiler.

Diğer araştırmalar da benzer sonuçları gösterdi. Örneğin, Hadfield (1920) ve Menzies (1941) deneklere kol ve bacaklarının soğuk olduğunu düşünmeleri ve bunu hayal etmeleri üzerine yönerge verildiğinde bazı bireylerde kan damarlarının daralması (vasoconstriction’ın) meydana geldiğini ve vücut sıcaklıklarında düşüş olduğunu, diğer taraftan da deneklere kol ve bacaklarının sıcak olduğunu düşünmeleri ve bunu hayal etmeleri üzerine yönerge verildiğinde bazı bireylerde kan damarlarının genişlemesinin (vasodilation) meydana geldiğini ve vücut sıcaklıklarında artış olduğunu ortaya çıkardılar. Aynı şekilde, Harano, Ogawa ve Naruse (1965) deneklerden kendi kendilerine “Kollarım ılık” diye tekrarlamalarını ve bu fikre odaklanmalarını istediler. Bu konu üzerine düşünürken ve hayal ederken, denekler genellikle kollarında birbiriyle ilişkili olan değişiklikler gösterdiler-hissedilen sıcaklıkta değişiklikler, yüzey sıcaklığında ve kan hızında artış. Harano ve diğerlerinin bu değişiklikleri denekler maksatlı olarak kollarının sıcak olduğunu düşünmeden ve bunları hayal etmeden kol sıcaklığını yükseltmeye çalıştıklarında ortaya çıkmadığını belirtmek gerekir.

Kısacası, yapılmış birçok araştırma (a) hareketleri (kol-bacak, vücut) düşünme ve hayal etmenin gerçek hareketleri beraberinde getirdiğini, (b) “Kolum ılık” gibi bir olayı düşünme ve hayal etmenin olay gerçekten meydana geldiğinde fiziksel değişikliklere neden olmaya meyilli olduğunu; (c) daha geniş bağlamda telkin edilen konuları düşünme ve hayal etme, telkin edilen hem açıkça görünebilen davranışları hem de öznel yaşantıları meydana getirmeye meyilli olduğunu gösterir. Şimdi bu sonuçları gösteren spesifik bir hayal etme türüne odaklanan- amaç odaklı hayal etme-yakın zamanda yapılmış üç çalışmaya (Spanos, 1971; Spanos & Barber, 1972; Spanos & Ham, 1973) birlikte bakalım.

AMAÇ ODAKLI HAYAL ETME

 

İlk deney (Spanos, 1971) hayal etme ve test yönergelerine yanıt verme arasındaki ilişkiyi detaylı olarak incelemeyi amaç edindi. Denekler 24 hemşirelik öğrencisiydi. Her deneysel seansın başlangıcında, her bir deneğe kişisel olarak şunlar anlatıldı:

Hipnotize olduklarında insanların zihinlerinde nelerin gerçekleştiğini araştırıyorum. Hipnoz sırasında insanların ne düşündükleri, ne hayal ettikleri, ne hissettikleri ve kendi kendilerine ne söyledikleriyle ilgileniyorum. Bu deneyde, seni hipnotize edeceğim ve bazı yönergeleri uygulamanı isteyeceğim. Her yönergeden sonra, hala hipnozdaysan yönergeleri uygularken aklından geçenleri bana anlatmanı isteyeceğim. Bana cevap verirken, dürüst olman ve ister aptalca olsun ister önemsiz olsun aklından geçen her şeyi -düşündüğün, hayal ettiğin, hissettiğin ve kendi kendine söylediğin her şeyi- bana anlatman çok önemli.

Sayfa 62

Tekrarlı olarak gevşeme, uyuma ve hipnoz telkinleri deneğe yöneltilir, daha sonra kol ağırlaşması, kol yükseltme, ellerin sertliği, seçici unutkanlık ve vb. için bir dizi standart test yönergeleri verilir. Hemen ardından bu test yönergelerini tamamladıktan sonra, denekten yönergeleri alırken aklından geçenleri anlatması istenir. Vakaların yaklaşık olarak % 80’inde belirli test yönergelerini geçen denekler, spesifik bir şekilde hayal ettiklerini bildirdiler; yani, telkin edilen davranışın olmasına sebebiyet verecek bir durumu, gerçekten meydana gelmiş olsaydı diye hayal ediyorlardı. Spanos’un amaç odaklı hayal veya hayal etme olarak adlandırdığı bu tür hayal etmenin tipik örnekleri aşağıdaki gibidir: Kol hafiflemesi ve kol yükselmesi gibi test yönergelerini geçen bir denek şunu rapor etti: “Kolumun boş olduğunu, içinde hiçbir şey olmadığını hayal ettim, birileri onu yukarı doğru itiyordu.”. Kol ağırlaşması test yönergesini geçen bir denek de şunları aktardı: “Koluma bir sürü taşın bağlı olduğunu hayal ettim. Ağırlığını hissediyordum ve aşağıya doğru gittiğini hissedebiliyordum”.

Deneylerdeki önemli bir bulgu da, test yönergelerini geçen deneklerin

bazen hayal etmeleri söylenen spesifik şeyleri önemsememeleriydi. Bunun yerine telkin edilen açıkça görünebilen davranışa (overt behaviour) sebebiyet verebilecek faklı şeyleri hayal ediyorlardı. Örneğin, “Boğazındaki ve çenendeki kasların sanki demirden yapılmışlarmış gibi katı ve sert olduğunu hayal et…” bu telkinden dolayı adını söyleyemeyeceği anlatılan denek hayal etmeyi bunun yerine şu şekilde anlattı “Birilerinin eli boğazımın çevresindeydi… Elleri büyük, tüylü ve kirli olan bir adamın eliydi.”. Bu tür raporlar yanıt vermeye hevesli deneklerin yönergelerin kendine özgü içeriklerini detaylı olarak takip etmeleri gereken direktifler gibi görmediklerini ortaya çıkardı. Onun yerine, yönergelerin içeriklerini amaç odaklı hayal etme için rehber olarak görmeye çalıştılar; yani telkin edilen davranışa sebebiyet vermeye eğilim gösteren durumları hayal etmeye yarayan rehberler gibi (1).

İkinci bir deneyde (Spanos & Ham, 1973), tekrarlı olarak gevşeme, uykulu olma, uyuma ve hipnoz telkinlerine maruz bırakılan bir gruba ve bu tür telkinlere maruz bırakılmayan kontrol grubuna seçici unutkanlık (4 sayısını unutmaları) telkini verildi. Birkaç istisnayla her iki grupta seçici unutkanlık (4 rakamını sözlü olarak ifade etmeyenler) gösterdikleri görülen denekler amaç odaklı hayal etmeyi naklettiler. Örneğin, bir denek tahtada rakamların 1’den 5’e kadar yazıldıklarını ve 4 rakamının silindiğini hayal etti; diğer bir denek ise 1’den 10’a kadar rakamları ve daha sonra da 4 rakamının “roketin uzayda gidebileceği kadar uzaklığa gittiğini” hayal etti.

Üçüncü deneyde ise (Spanos & Barber, 1972) denekler tekrarlı olarak gevşeme, uykulu olma, uyuma ve hipnoz telkinlerine maruz bırakıldılar ve daha sonra kol yükseltme yönergeleri verildi. Ondan sonra her denekten kol yükseltme telkini verilirken akıllarından geçenleri anlatmaları istendi. Deneklerin açıklamaları amaç odaklı  hayal etmenin varlığı ve yokluğu için puanlandı(2). Hemen ardından, puanlama cetvelini kodlayan test yönergelerini geçmiş her deneğe kol yükselmesini ne dereceye kadar istem dışı (“Kol yükselmesinin tamamen kendi kendine olduğunu hissettim”), ne kadar kısmi olarak istem dışı ya da ne dereceye kadar tamamen istemli olarak (“Sadece kolun kalkmasına neden olan bir şeyi hissettim”) yaşadıkları soruldu. Amaç odaklı hayal etme ve istençsizlik yaşantısı aşağıdaki gibi anlatıldı: (a) Amaç odaklı hayal etmeyi uygulayan deneklerin hepsi-gerçekten meydana gelmiş gibi kolun yükselmesiyle sonuçlanacak bir durumu hayal edenler – kol yükselmesinin istem dışı meydana geldiğini hissetti. (b) Amaç odaklı hayal etmeyi uygulamayanların sadece % 40’ı kol yükselmesinin istem dışı meydana geldiğini hissetti.

Bu noktada yönergelerin ifade ediliş tarzının deneğin yaşantılarını belirlemede önemli bir rol oynadığını önemini tekrar belirtmek gerekir. Yukarıda deneklerin yönergelere açık yanıtlarını istem dışı bir olay gibi tanımladıklarını belirtmiştik. Bununla birlikte test yönergelerinin ifade ediliş şekli (a) deneklere yanıtlarını istem dışı olarak tanımlamalarının yerinde olduğu bilgisini verir, (b) bu şekilde davranışlarını tanımlayabilmeleri için bir strateji sunar. Hipnoz deneylerinde kullanılan bu tür yönergeler deneklerden açık hareketleri istemli olarak uygulamalarını istemez. Bunun yerine onlardan, istenilen davranışı ortaya çıkaracak durumları, gerçekten meydana gelmiş gibi, hayal etmelerini isteyerek davranışlarını istem dışı tanımlayabilmeleri için bir strateji sağlar. Örneğin, Stanford Hipnoza Yatkınlık Ölçeğinin (C Formu) kol ağırlaşması telkinini geçmenin davranışsal kriteri deneğin uzanmış kolunu alçaltmasından oluşur (Weitzenhoffer & Hilgard, 1962). Bu telkin direkt olarak deneğe kolunu indirmesi yönergesini vermez. Bunun yerine telkin şu şekilde ifade edilir: “… Ellerinde ağır bir şeyler tuttuğunu hayal et… Şimdi hayal edilen şey aşağıya doğru düşüyormuş gibi elini ve kolunu ağır hissediyorsun… ve giderek daha ağır, daha ağır olduğunu hissediyorsun, elin ve kolun aşağı doğru hareket ediyor…” Bu yönergeyle tanımlanan olay nesnel olarak meydana gelseydi (eğer denek gerçekten elinde bir ağırlık tutsaydı), kolu giderek ağırlaşacaktı ve aşağıya doğru hareket edecekti ve ağırlaşmayı ve kolun alçalmasını iradeli bir hareketten çok ağırlığın varlığına dayandıracaktı.

Hipnoz deneylerinde kullanılan diğer test yönergeleri de onların spesifik hayal etme biçimlerine bağlanmalarını öğreten cognitive bir strateji sunar: “Ellerinin birbirinden ayrılmasını zorlayan bir gücü hayal etmeni istiyorum…”(Weitzenhoffer & Hilgard, 1962). “Ellerini birbirine kaynak yapılmış çelik parçaları gibi olduğunu bu yüzden de bunların ayrılmasının imkansız olduğunu hayal et…” (Barber, 1965a). “Kolunun giderek setleştiğini düşün… sanki artık dirseğini bükemiyormuş kadar sertleştiğini düşün…” (Weitzenhoffer & Hilgard, 1962). Test yönergelerinin her biri açık bir şekilde  deneklere amaç odaklı hayal etmeyi öğretir.

 

ÖZET

 

Bu bölümde gösterilen bilgiler şunları gösterir (a) Telkin edilen temalarla birlikte düşünme ve hayal etme hem açıkça görünen  davranışları hem de telkin edilen öznel yaşantıları meydana getirmeye çalışır. (b) Test yönergelerini geçen denekler genel olarak amaç-odaklı  hayal etme işine girdiklerini belirtirler, yani telkin edilen davranışı gerçekleştirmeye meyilli olan durumları, gerçekten meydana gelmiş gibi, hayal ettiler.(c) Amaç odaklı hayal etme deneğe açıkça görünebilen hareketlerini istem dışı olaylar gibi tanımlama stratejisini sunar. (d) Test yönergeleri genel olarak deneğin amaç-odaklı

hayal etmeye girişmelerini öğretir.

NOTLAR                 

(1) Deneyde test yönergelerini geçmemiş denekler (a) hem yardımcı olmaya hem telkinlere yanıt vermeye isteksiz olduklarını  (örneğin, “Nerdeyse ellerimi çekip ayırabileceğimi umut ediyordum) (b) hem de yardım etmeye çalıştıklarını ancak hayal edemediklerini bildirdiler. Son kategoriye giren açıklayıcı bir rapor aşağıdaki gibidir: “Ellerimin birbirine bağlanacağını söylediğinde, onları öyle yapmaya çalıştım. Onları sıkıca tuttum ve sıktım… ancak bu işe yaramadı”

(2) Bu değerlendirmeler her örnekte hem fikir olan iki rater da güvenilir bir şekilde yapılabilir. Örneğin, aşağıdaki raporun amaç odaklı hayal etmeyle puanlanması gerektiği aşikardır: “Koluma bir balon bağlandığını hayal ettim ve balon yavaşça yükseliyordu.”

  1. Bölüm

                                         Algısal ve Fiziksel Etkenler,

                              Yaş Gerilemesi, Görsel Halüsinasyonlar

                                                 ve Trans Mantığı

Yaklaşık olarak iki yüzyıl boyunca sıra dışı birçok olay hipnozla ilişkilendirildi. Bu “tuhaflıklar” genel olarak şunları içeriyordu: (a) sağırlık, körlük ve renk körlüğü gibi algısal etkenlerin ortaya çıkması (b) siğillerin tedavisi gibi fiziksel değişikliklerin ortaya çıkması, (c) hipnotik yaş gerilemesi yöntemiyle çocuksu davranışların ve anıların tekrarlanması, (d) görsel halüsinasyonların ortaya çıkması (e) trans mantığı gibi kavramayla ilgili alışılmamış olayların meydana çıkması, (f) cerrahi anestezinin ortaya çıkması (g) hipnoz sırasında olağanüstü becerilerin ortaya çıkması. İlk bakışta bu fenomenler, bizim bilişsel-davranışsal görüş açımızdan ziyade “hipnotik transla” daha kolay açıklanıyor gibi görülebilir. Bunun gerçekten böyle olup olmadığını birlikte görelim. Yukarıda saydığımız ilk beş fenomen bu bölümde incelenecektir, son iki fenomen ise -cerrahi anestezi ve hipnoz durumu- 8. ve 9. bölümlerde ele alınacaktır.

ALGISAL ETKENLER (SAĞIRLIK, KÖRLÜK VE RENK KÖRLÜĞÜ)

Birkaç araştırmacı ciddi bir şekilde “hipnotize edilen” deneklerin sağırlık telkinleri verildiğinde gerçekten sağırlaştıklarını ileri sürdü. Örneğin Erickson (1938), “hipnoz transında” olduğu düşünülen 30 denekten 6’sına sağırlık telkinleri verildiğinde, ani seslere tepki göstermediklerini, dıştan gelen rahatsız edici gürültüyü bastırmak için seslerini yükseltmediklerini, can sıkıcı uyarımlara bilerek cevap vermediklerini bize aktarmıştır. Bunlara ve benzer bilgilere dayanarak, Erickson şu sonuca vardı: “Normalde kullanılan testlerin herhangi biriyle nöro-biyolojik sağırlıktan ayırt edilemez bir durum meydana gelmiştir.”

Sayfa 68:

Erickson’ın vardığı sonuç, bize sunduğu bilgilerden ileri gelmez. Örneğin, ani  seslere tepki vermedeki başarısızlık seslerin duyulmadığını göstermez. Daha önceki bir deneyde (Dynes, 1932) sağırlık telkinlerini alarak (almış) “hipnotize edilmiş” üç denek, tabanca aniden ateş aldığında hiçbir tepki göstermediler. Bununla birlikte her bir denek, deney sonrasında tabancanın sesini net bir şekilde duyduklarını doğruladı. Benzer şekilde, rahatsız edici bir gürültü olduğunda kişinin sesini yükseltmedeki başarısızlığı ve can sıkıcı uyarımlara bilerek tepki vermemedeki başarısızlık, deneğin bu sesleri duymadığını göstermez çünkü bu tepkiler istemli olarak kolay bir şekilde engellenebilirler.

Telkin edilen sağırlığın etkilerini belirlemek için biz (Barber & Calverley, 1964d) ve diğer araştırmacılar (Kline, Guze & Haggerty, 1954; Kramer & Tucker, 1967; Scheibe, Gray & Keim, 1968; Sutcliffe, 1961) delayed auditory feedback olarak adlandırılan hassas bir yöntemi kullandık. Bu yöntemin nasıl işlediğini birlikte görelim.

İşitsel geribildirim (Auditory feedback), kulaklık takmış bir kişinin konuştuğu ve kendi sesini kulaklıkla duyduğu bir prosedürdür. Geçikmiş işitsel geribildirimde (Delayed auditory feedback)  kişi konuştuğu an sesini duymaz. Bunun yerine, sesi saniyenin küçük bir kısmı kadar geciktirilir böylece kişi söylediğini değil az önce söylemiş olduğu şeyleri duyar. Normal duyan bir kişi delayed auditory feedback’e maruz bırakıldığında, tipik olarak daha yavaş konuşmaya, kelimeleri yanlış telaffuz etmeye ve dili sürçmeye başlar. Buna karşın  sağır (telkinlerin etkisi ile) kişilerin konuşması delayed auditory feedback’ten etkilenmez.

Deneyimizde (Barber & Calverley, 1964d) sağırlık telkinleri hipnotik deneylere- yani, gevşeme-uyuma-hipnoz telkinlerine odaklanan standart hipnotik indüksiyon prosedürlerine maruz bırakılan deneklere verildi. Sağırlık telkinleri aynı zamanda, hipnotik indüksiyon prosedürlerine maruz bırakılmamış olan kontrol deneklerine de verildi. Daha sonra bütün denekler delayed auditory feedback’e yanıt vermek için test edildiler. Deneklerin hiç biri, hatta duyamadıklarını iddia eden denekler dahi, gerçekten sağır insanlar gibi davrandılar. Yani hem hipnotik denekler hem de kontrol denekleri delayed auditory feedback’e yavaşlayan konuşmalarla, kelimelerin yanlış telaffuz edilmesiyle ve kekelemeyle karşılık verdiler. Diğer araştırmacıların (Kline ve diğerleri, 1954; Kramer & Tucker, 1967; Scheibe ve diğerleri, 1968; Sutcliffe, 1961) sunduklarıyla birlikte bu araştırmalar açık bir şekilde sağır olduğu düşünülen hipnotik deneklerin duyabildiklerini gösterdi.

Sayfa 69:

Bununla birlikte, “hipnotik olarak sağır olan/hypnotic deaf” denek duymamaya çalışabilir, dış sesleri engellemede tamamıyla başarılı olamaz. Deneğin duyabileceği gerçeği bazen daha açıktır. Örneğin, sağırlık telkin edildikten sonra, araştırmacı şunu sorabilir, “Beni duyabiliyor musun?”. “Hipnotize olmuş” birkaç denek şu şekilde cevap verecektir, “Hayır, sizi duyamıyorum”. Soruya yanıt vermeyen denekler de sağır görünebilir. Buna rağmen bu deneklerin de “hipnotik sağırlıkları” eğer araştırmacı şunu söylerse ortaya çıkabilir: “Şimdi, tekrar duyabilirsin.”. Şimdi denekler işitsel uyarıma yanıt verirlerse, her zaman duyabildikleri ortaya çıkar.

Benzer tutumlar “hipnotik körlüğe” de uygulanabilir, “Hipnotize olmuş” deneklere kör oldukları anlatılırsa, tipik olarak görmemeye çalışacaklardır- gözlerini çakıştırabilirler (cross), boşlukta bir noktaya bakabilirler ya da gözlerini odaklayamazlar. Görmemeye çalışmalarına rağmen, kör değildirler (Barber, 1970). Aslında, körlük telkinleri verilen “hipnotize olmuş” denek tipik olarak, siz ya da ben deneysel bir durumda olsaydık ve telkinlere yanıt vermeye motive edilmiş bir durumda olsaydık bizim bu durumda yapacağımız şeyleri yapar. Körlük telkinleri verilseydi, biz yapabileceğimiz en iyi şekilde görmemeye çalışırdık, görüşümüzü (görme gücümüzü) bulanıklaştırmaya çalışabilirdik ya da bir noktaya bakabilirdik ancak kör olmayı başaramazdık.

Erickson (1939) “hipnotik transta” deneklere verilen telkinlerin renk körlüğüne yol açabileceğini iddia etti. Renk körlüğü tipik olarak, birçok renkli noktalardan oluşan bir dizi kartın deneklere gösterilmesiyle belirlenir. Noktalar, normal renk görme gücü olan bir kişinin kartlar üzerindeki bazı rakamları ve harfleri algılayabileceği, ancak renk körü olan bir kişinin rakamları ve harfleri farklı algılayacağı bir şekilde hazırlanmıştır. Erickson bu testlerden birini, Renk Körlüğü için Ishihara Testini, renk körlüğü telkinlerinin verilmiş olduğu hipnotik deneklere uyguladı. Denekler, belirgin bir biçimde, renk körü olan denekler tarafından bildirilen rakamları bildirdiler, ve Erickson şu sonuca vardı: Hipnotik olarak teşvik edilen renk körlüğü gerçek renk körlüğünden ayırt edilemez. Ancak, Erickson bazı renkleri görmezlikten gelmeleri sorulan kontrol deneklerinin Ishihara kartlarına aynı şekilde yanıt verip veremeyeceklerini ortaya çıkarmayı başaramadı. Bu olasılığı test etmek için, Erickson’un körlüğü telkin etmesi nedeniyle, en iyi şekilde renkleri görmezlikten gelmeye çalışmaları söylenen kontrol deneklerine renk körlülüğü için bir test yaptık (Barber & Deeley, 1961). Kontrol denekleri de tipik olarak renk körü bireyler gibi davrandı. Bu bulgular, Erickson’ın hipnotik deneklerinin renk körlüğünü yaşamadıklarını ancak yerine basit bir şekilde bakarken bazı renkleri görmezlikten gelmeye çalıştıkları fikrini uyandırır.

Sayfa 70:

FİZİKSEL ETKENLER

Deneysel çalışmalar, “hipnotik transta” deneklere verilen telkinlerin bazen şunlarda etkili olduğunu gösterir: (a) kalp atış hızında yükselmeye ve düşmeye neden olmada (Klemme, 1963), (b) miyop olan kişilerde görüş netliğini geliştirmede (Graham & Leibowitz, 1972; Harwood, 1971; Kelley, 1958, 1961), (c) aşırı tepkili yanıtları engellemede (Ikemi & Nakagawa, 1962), (d) gastric hunger contraction’ları engellemede ve mide asidi salgılarını artırmada (Ikemi, 1959; Lewis & Sarbin, 1943; Luckhardt & Johnston, 1924), (e) siğilleri iyileştirmede (Sinclair-Gieben & Chalmers, 1959; Surman, Gottlieb, Hackett & Silverberg, 1973; Ulman & Dudek, 1960) ve (f) diğer çeşitli fiziksel değişikliklere neden olmada (Barber, 1961c, 1956b, 1970; McPeake, 1968; Sarbin, 1956; Sarbin & Slagle, 1972). Aşağıdakilerine dikkat ederek bakış açısındaki bu tür etkileri görebiliriz.

Genelde, deneyler “hipnotize olmuş” deneklerle aynı telkinleri alan kontrol deneklerini de içerdiğinde, her iki gruptan yaklaşık olarak aynı sayıda denek telkin edilen etkileri gösterdiler (Barber, 1961c, 1965b, 1970; McPeake, 1968). Örneğin kalp atış hızının yükseldiğine ve aynı zamanda düştüğüne dair telkinler, kalp atış hızında değişikliğe neden olmada “hipnotik transta” olduğu söylenen deneklerle kontrol grubundaki deneklerde aynı derecede etkiliydi (Klemme, 1963). Ayrıca, miyop kişilerin görmelerini keskinleştirmeye yönelik telkinler de görüş keskinliğinde değişikliğe neden olmada hem kontrol gruplarındaki deneklerde hem de “hipnotize olmuş” deneklerde etkiliydi(Graham & Leibowitz, 1972; Harwood, 1971; Kelley, 1958, 1961).

Benzer şekilde aşırı tepkili yanıtları engellemeye yönelik telkinler de kontrol gruplarında etkili olduğu kadar “hipnotize olmuş” deneklerde de aşırı tepkili yanıtları azaltmada etkilidir (Ikemi & Nakagawa, 1962). Aynı şekilde, lezzetli bir yemek yeme telkinleri “hipnotize olduğu” söylenen bazı deneklerde bazen mide salgılarını artırmada etkili olmasıyla birlikte, bazı insanlar benzer etkileri gündelik yaşamlarında lezzetli yemekler hakkında düşündüklerinde veya onları canlı bir şekilde hayal ettiklerinde de gösterebilirler (Luckhardt & Johnston, 1924; Miller, Bergeim, Rehfuss & Hawk, 1920; Wolf & Wolff, 1947). Aynı metotlar siğillerin tedavisine de uygulanabilir: siğilleri ortadan kaldırmak için verilen telkinler bazen “hipnotize olmuş” deneklere verildiklerinde belirgin bir biçimde etkili olmakla birlikte, kontrol grubundaki deneklere verildiklerinde de etkili oldukları görülür (Allington, 1934; Bloch, 1927; Bonjour, 1929; Dudek, 1967; Sulzberger & Wolf, 1934; Vollmer, 1946)¹. Kısacası, telkinlerin vücutta meydana gelen organik olayları nasıl etkilediklerini açıklamak için daha fazla çalışma yapılması gerekir, şu an mevcut olan bilgiler “hipnotik transın” bu tür fiziksel etkilere sebebiyet vermede önemli bir faktör olduğunu iddia eden eğilimi desteklemez.²

Sayfa 71:

YAŞ GERİLEMESİ

Uzun bir zaman boyunca, yaş gerilemesinin hipnozun en etkileyici yönlerinden biri olduğu düşünülür. Örneğin, “hipnotik transta” olan deneklere yaş gerilemesi için telkinler verildiğinde dört aylık çocuklar gibi davrandıkları (Gidro-Frank & Bowersbuch, 1948) ya da onlar çocukken doğum günlerinin düştüğü haftanın gerçek gününü hatırladıkları (True, 1949) söylenir. Özel etkiler ortaya çıkarıldığından, deneklerin “özel bir durumda” oldukları ve basit bir şekilde sadece geçmiş bir zamanı düşünmedikleri ve hayal etmedikleri ileri sürülebilir. Bizim görüşümüzle çelişen ve “hipnotik trans” görüşünü destekleyen Gidro-Frank ve Bowersbuch ve True’nın çalışmalarına sırasıyla bakalım.

 

 

Çocukluk Dönemine Doğru Hipnotik Gerilemede Babinski Refleksi

Gidro-Frank ve Bowersbuch “derin transtaki” altı deneğe dört aylık olduklarını telkin etti. Bu araştırmacılar neden dört aylık dönemi tercih ettiler? Çünkü ders kitapları, dört aylık bebeklerin ayaklarının tabanlarından uyarıldıklarında, bebeğin Babinski refleksini gösterdiğini- büyük ayak parmağı geriye doğru hareket eder diğer parmaklarda gerilirler- belirtir. Ders kitapları aynı zamanda, altı aylık bebeklerin ya da daha büyüklerinin normal tepki gösterdiklerini yani ayaklarını ileriye doğru hareket ettirdiklerini belirtir. Böylece, Gidro-Frank ve Bowersbuch dört aylık döneme doğru “hipnotik gerilemenin” dört aylık döneme özgü olan fiziksel tepkiyi (Babinski refleksi) yeniden gösterip göstermeyeceğini belirlemek için çalıştılar. Gidro-Frank ve Bowersbuch, altı denekten üçünün psiko-fiziksel olarak dört aylık döneme “geri gittiklerini”- denekler Babinski refleksini gösterdiler- bildirdi.

Bu deney, yanıt vermeye istekli hipnotik deneklerin özel bir refleks gösterebilmeleri için, özel bir durumda olmaları gerektiğini iddia eden görüşü destekler gibi göründü. Ancak bu iddia geçersizdir, çünkü deney büyük bir yanlışlığa dayanıyor. Ders kitaplarının dört aylık bebeğin Babinski refleksi gösterdiğine dair verdiği bilgiler yanıltıcıdır- dört aylık bebekler bir Babinski refleksiyle  karakterize edilmezler. Burr (1921) 69 bebeğin tepkilerindeki büyük ölçüdeki değişikliği gösterdi ve sonuç olarak ayak parmaklarının hiçbir spesifik hareketinin, ayak tabanından uyarılmaya karşı bebeklik tepkilerinin özelliği gibi düşünülemeyeceğini belirtti. Benzer şekilde, Wolff (1930), yedi aydan küçük 389 bebek üzerinde yapılan gözlemlerde sadece 13’nde Babinski tepkisini açık bir şekilde olduğunu gözlemledi. Kısacası, Babinski refleksi bebeklerin belirleyici bir tepkisi değildir. Bu durum, ders kitaplarının yazarlarının bebekleri yakından gözlemleme zahmetine girmeden birbirinden yanlış bilgileri kopya ettiklerini gösterir.

Sayfa 72:

Gidro-Frank ve Bowersbuch deneyindeki altı yetişkin denekten üçünün Babinski refleksi göstermelerinin birkaç muhtemel nedeni vardır (Barber, 1969b, 1970). Örneğin, denekler deneyin amacının farkında olabilirler ve Babinski tepkisini istemli olarak gerçekleştirebilirler; yani maksatlı olarak diğer parmaklar gerilirken büyük ayak parmaklarını geriye doğru hareket ettirebilirler (Sarbin, 1956b). Bununla birlikte altı yetişkin denekten üçünün neden Babinski tepkisi gösterdikleri önemli değildir. Önemli olan Gidro-Frank ve Bowersbuch deneyinin dört aylık bebeğe özgü özel bir etki uygulama gösteremediğidir; sonuç olarak deneyin sonuçlarından deneklerin özel bir durumda olmaları gerekir sonucunu tartışmak yersizdir.

 

 

Geçmiş Doğum Günlerinin Doğru Anımsanması

True (1949) tarafından yapılan bir çalışma yaş gerilemesi için telkinlerin verildiği “hipnotize olmuş” deneklerin çocuklukta meydana gelmiş olayları hatırlamada olağanüstü bir yetenek gösterdiklerini ortaya atmıştır. Bu çalışmada, denekler indüksiyon prosedürüne maruz kaldılar ve daha sonra 11 yaşında, 7 yaşında ve 4 yaşında olduklarına dair telkinler verildi. “Geriye gidilen” her yaşta deneklere, doğum günleri olduğu veya Noel günü olduğu söylendi ve deneklerden o gününün adını söylemeleri istendi. Örneklerin büyük bir çoğunluğunda (zamanın % 81’nde), denekler doğum günlerinin veya Noel gününün onlar 11, 7 ve 4 yaşlarındayken düştüğü günün doğru adını verebildiler. Bu sonuçlardan kişi şu yargıya varabilir, çok özel bir şekilde geçmiş günleri hatırlayabilen deneklerin çok özel bir durumda bulunmaları gerekir.

Ancak sonuç olarak izleyen sekiz araştırma True’nın sonuçlarını doğrulayamadı (Barber, 1961b; Best & Michaels, 1954; Cooper & Morgan, 1966; Fisher, 1962; Leonard, 1963; Mesel & Ledford, 1959; O’Connell, Shor & Orne, 1970; Reiff & Scheerer, 1959). Neden True yukarıda adı verilen araştırmacılardan farklı bir sonuca vardı?  O’Connell, Shor ve Orne (1970) (a) True’nun önceki doğum günlerinin ve Noel günlerinin düştüğü haftanın gerçek gününün farkında olduğunu, (b) True’nun her bir deneğe birbirini takip ederek “Pazar mıydı? Pazartesi miydi? Salı mıydı?” diye sorduğunu ve (c) deneklere sorarken ses tonunun ve sesini yükseltip alçaltmasının, deneklerin doğru cevabı fark etmelerine neden olabileceğini gösterdi. Diğer bir olasılık ise deneklere geçmiş doğum günlerinin nasıl hesaplanabileceğinin anlatılmış olmasıdır; bu haftanın günlerinin her yıl bir gün geriye gittiğini ve artık yılda (dört yılda bir 366 gün olan yıl) ise iki gün geriye gittiğini gösteren basit ilkeyi gerektirir (Barber, 1962a, Sutcliffe, 1960; Yates, 1960). Kesin bir şekilde, True’nun sonuçlarının neden bu sekiz araştırmanın (dikkatlice yapılan araştırmalar) sonuçlarından farklı olduğunu söyleyememekle birlikte, önemli noktanın True’nun vardığı sonuçların artmadığı sürece “hipnotik trans” görüşünü desteklediği şeklinde yorumlanamayacağıdır.

Sayfa 73:

“Hipnotik Yaş Gerilemesine” Genel Bakış

 

Bilişsel-davranışsal bakış açımızın “hipnotik yaş gerilemesiyle”  ilgili olan deneysel bilgiyle uyumlu olduğuna inanıyoruz. Öncelikle deneysel bulguları özetleyelim ve daha sonra kendi bakış açımızla ne kadar uyumlu olduğunu görelim.

Bu alandaki ampirik çalışmalar aşağıdakileri gösterir.

  1. “Hipnotik transta” olduğu söylenen deneklere çocuk olduklarına dair telkinler verildiğinde, bir dereceye kadar çocuklar gibi (zeka testlerinde, Rorschach’da, Bender Gestalt’da, çizim testlerinde vb.) davranmaya eğilim gösterirler. Bununla birlikte gösterdikleri performans genellikle belirlenen yaşın normlarının ya da deneğin o yaştaki gerçek performansının üzerindedir (Crasilneck & Michael, 1957; Hoskovec & Horvai, 1963; Leonard, 1963; O’Connell, Shor & Orne, 1970; Orne, 1951; Sarbin, 1950b; Sarbin & Farberow, 1952; Taylor, 1950; Troffer, 1966; Young, 1940).
  2. “Hipnotik yaş gerilemeyle” ortaya çıkan çocuksu davranış aynı zamanda hem kontrol deneğine hem de “hipnotize edilmiş” bir deneğe çocuk rolü yapması veya çocuk davranışı taklidi yapması yönergesi verilerek de ortaya çıkarılabilir (Gordon & Freston, 1964; Greenleaf, 1969; Hoskovec & Horvai, 1963; O’Connell, Shor & Orne, 1970; Solomon & Goodson, 1971; Staples & Wilensky, 1968; Troffer, 1966).
  3. Denekler rasgele hipnotik indüksiyon ve kontrol gruplarına seçildiklerinde ve her iki gruba geçmiş bir zamana gitmelerine veya gerilemelerine yönelik telkinler verildiğinde, her iki grupta aynı oranda denek geçmiş bir zamana döndüklerini, hayal ettiklerini, hissettiklerini veya buna inandıklarını ifade ederler.
  4. “Hipnotik olarak çocukluk dönemine doğru geriye gittiklerinde” çocuksu davranışlar gösteren denekler aynı derecede inandırıcı bir şekilde daha yaşlı bir kimseyi ya da 70, 80 ve 90 yaşlarına doğru “hipnotik olarak ilerlediklerinde” bunak bir kimseyi resmedebilirler.

Yukarıda bahsedilenlerin ışığında, “yaş gerilemesiyle” ilgili olan bilgiyi aşağıdaki gibi kavramlaştıracağız: (a) Hipnotik veya kontrol deneklerine yaşamlarındaki geçmiş bir zamana “gerilemeleri/gitmeleri” söylendiğinde, deneklerin çoğu geçmişte olduklarını  düşünmeye ve hayal etmeye çalışırlar ve bazıları bunu başarır. (b) Geçmişi canlı bir biçimde hatırlamayı başaran kişiler, ya da hayal etmeye dalan kişi bir dereceye kadar geçmişteymiş gibi hisseder ve o şekilde davranır. “Hipnotik yaş ilerleme” fenomeni de aynı şekilde görülebilir; yani, geleceğe “ilerlemeleri” üzerine telkinler verildiğinde bazı denekler canlı bir şekilde gelecek bir zamanı hayal etmeyi başarır ve bir dereceye kadar gelecekteymiş gibi hisseder .

Sayfa 74:

GÖRSEL HALÜSİNASYONLAR

 

Hipnoz üzerine yazılmış bir çok metinde görsel halüsinasyonların hipnotik deneklere verilen uygun telkinlerle ortaya çıkabileceği belirtilir. Örneğin, Estabrooks (1943) şu şekilde ifade eder:

Az çok aşağıdaki gibi ilerleriz: “Dikkatlice dinleyin. Kelimeyi söylediğimde gözlerinizi açacaksınız ancak uyanmayacaksınız… Önünüzdeki masa da ayakta duran sevimli siyah bir kedi göreceksiniz. Karşı tarafa geçeceksiniz, kediyi okşayacaksınız, daha sonra onu dikkatlice kaldırıp oturduğunuz sandalyenin üzerine bırakacaksınız”… Denek bu halüsinasyonlara maruz kalacaksa, derin bir uyurgezerlik durumunda olması gerekir…. Gerçekten kediyi gördüğünü hissetmeli ve hareketleri ona özgü olacaktır. Hayvanı okşayacaktır ve onunla o kadar inandırıcı bir biçimde oynayacaktır ki operatörün gerçekten ne olduğuna dair hiçbir şüphesi kalmayacaktır. (s: 20-21)

Bu türün raporları, “hipnotize olmuş” deneklerin basit bir şekilde telkin edilen objeleri görmediklerini ve hayal etmediklerini iddialı bir şekilde ima eder. Tam tersine, “derin uyurgezerlik durumunda bulunan deneklerin” gerçekten telkin edilen objeyi sanki gerçekten görüyormuş gibi gördüklerini ima ederler. Yapılan son araştırmalar bu imaların yanıltıcı olduğunu gösterir.

Bir dizi çalışma (Barber & Calverley, 1964a; Bowers, 1967; McPeake & Spanos, 1973; Spanos & Barber, 1968; Spanos, Ham & Barber, 1973) telkin edilen objeyihayal ettiklerini veya gördüklerini deneklerin belirtip belirtmemesinin anılarını betimlemeleri için sorulan soruların ifade edilişinden önemli derecede etkilendiklerini gösterir. Bu çalışmalarda, deneklerden iki tür puanlama cetvelinin birinde telkin edilen halüsinasyonun canlılığını ve gerçekliğini puanlamaları istenir. Puanlama cetvellerinden biri deneğin telkin edilen objeyi hayal ettiğini bildirmesine izin vermez- yani, bu cetvel sadece şu kategorileri içerir onu görmedim, bulanık olarak gördüm, açık bir şekilde gördüm ve onu gördüm ve orda olduğuna inanıyorum.

Sayfa 75:

Bu ölçümü kullanan çalışmalarda, hipnotik deneklerin (en azından üçte birinin)  ve aynı zamanda göreve-yönergeye motive edilmiş ( task motivated) deneklerin önemli bir kısmı telkin edilen nesneyi gördüklerini belirttiler. Diğer puanlama cetveli, deneğin telkin edilen objeyi hayal ettiğini ya da gördüğünü belirtmesine olanak verdi. Bu ölçüm kullanıldığında, hipnotik deneklerin ve göreve-yönergeye motive edilmiş (task motivated) deneklerin büyük bir kısmı hayal ettikleriniyalnızca küçük bir kısmı (yaklaşık % 5-10) gördüklerini söylediler.

Son zamanlarda yapılmış bir diğer araştırma da (Spanos, Ham & Barber, 1973) telkin edilen görsel halüsinasyonlarla ilgili bazı problemleri açıklığa kavuşturdu. Bu deneyde, deneklere öncelikle şahsi olarak kontrol (baz-çizgisi/base-line) durumu altında hayal etmeleri (gerçekte var olmayan bir nesneyi görmek için) için telkinler verilir ve daha sonra tekrar task motivational yönergeleri veya standart bir hipnotik indüksiyon prosedürünü alırlar. Deney süresince denekler, onu hayal etmediklerini, bulanık veya canlı bir şekilde hayal ettiklerini, onu gördüklerini, ya da bir an veya hep “gerçekten orda olmadığını/ actually out there” gördüklerini belirtmelerine olanak sağlayan cetvelde telkin edilen objenin canlılığını veya gerçekliğini puanladılar. Deney sonrası, halüsinasyon görmeleri için telkinler verildiğinde neler hissettiklerini belirlemek için deneklerle görüşüldü. Deney sonrası görüşmelerde, deneklerden aynı zamanda yeri, canlılığı, ölçülebilir açıklığı, şeffaflığı ve “halüsinasyonla görülen” nesnenin sürekliliğini betimlemeleri istendi. Sonuçlar aşağıdaki gibiydi:

  1. Seçilmemiş deneklere kontrol (baz çizgisi) durumu altında (hipnotik indüksiyon prosedürü veya göreve-yönergeye motive edilmiş ( task motivatioal) yönergeler olmadan halüsinasyon görmeleri için telkin verildiğinde, % 2’si telkin edilen objeyi gördüğünü belirtti. Geriye kalan % 98’lik kısmı bulanık veya canlı bir şekilde hayal ettiklerini, ya da hiç hayal etmediklerini bildirdiler.
  2. Denekler, hipnotik indüksiyon prosedürlerine ya da task motivational yönergelere maruz bırakıldıktan sonra, % 8’i telkin edilen nesneyi gördüklerini ifade etti.
  3. Genel olarak, task motivational yönergelere maruz kalan denekler halüsinasyon görme telkinine, hipnotik indüksiyon prosedürüne maruz kalan denekler kadar yanıt vermeye istekliydiler.
  4. Bazı denekler birbirinin yerine hayal ettim vegördüm terimlerini kullanmışlardır ya da hayalleri yerine gördüm ifadesini kullanmaya istekliydiler. Örneğin, deney süresince anılarını tasvir etmek için hayal etmekkelimesini kullanan denekler daha sonra da deney sonrası görüşmelerde aynı anı için gördüm kelimesini kullanmışlardır.
  5. Deney boyunca telkin edilen nesneyi canlı bir şekilde hayal ettiklerinibildiren denekler onu gördüğünübildiren, yerini, canlılığını, ölçülebilir açıklığını, şeffaflığını “halüsinasyonu görülen” objenin sürekliliğini deney sonrası görüşmelerde betimleyen deneklerden farklı olmadılar.
  6. Deneklerin küçük bir kısmı deney süresince telkin edilen nesneyi gördüklerini, ek olarak bir an olsun orda olduklarına inandıklarını bildirdiler. Deneklerin yüzde biri kontrol (baz-çizgisi/base-line) durumu altında, % 3’ü task motivational durumu altında ve % 5’i hipnotik indüksiyon durumu altında bu bilgileri verdiler. Deney sonrası görüşmelerde, bu deneklere, nesneyi görmelerine yönelik telkinler verildiğinde, onu hayal etmeye odaklandıkları ve bunu yaparak hayal ettikleri şeyin “gerçek” olup olmadığıyla ilgilenmedikleri görüldü.

Sayfa 76:

“TRANS MANTIĞI”

Orne (1959) “hipnotize olmuş” deneklerin, trans mantığı olarak adlandırılan kendilerine özgü bir mantık türü sergilediklerini gösteren anekdot bir bilgi vermiştir. Bu terimi aşağıdaki gibi olaylara değinmek için bu deyimi yarattı: derin bir şekilde hipnotize olduğu düşünülen denekler şunları (a) sandalyede oturan (hayal edilen/ hallucinated) bir kişiyi gördüklerini aynı zamanda sandalyeyi (hayal edilen) kişinin yardımıyla gördüklerini, (b) odanın içinde ayakta duran gerçek bir kişiyi görebildiklerini aynı zamanda aynı kişinin halüsinasyonunu odanın farklı bir tarafında da görebildiklerini ifade ettiler. Orne’ın raporunun geleneksel “hipnotik trans” bakışını desteklediği görülür. Hipnotik denekler görünüşte özel bir mantık tarzı sergilediklerinden dolayı onların “özel bir durumda” olduklarını düşünmek mantıklı görünmüştür.

Ancak, sonuç olarak izleyen dikkatlice yapılmış araştırmalar (Johnson, 1972; Johnson, Maher & Barber, 1972), hipnotize olmamış deneklerin “derinden hipnotize oldukları” söylenen deneklerle aynı derecede “mantıksız” raporlar verdiklerini gösterdi. “Trans mantığı” “hipnotik trans” deneklerinde bulunmakla birlikte, hipnotize olmuş gibi davranmaları (hipnozu taklit etmek) istenen “hipnotize edilemeyen” deneklerde ve basit bir şekilde (hayali) kişiyi hayal etmelerinin istendiği kontrol gruplarında da aynı sıklıkta görülür. Kısacası, Orne’ın büyük reklam alan ilginç anekdotu yanıltıcıdır-şu an mevcut olan deneysel kanıtlar “hipnotize olmuş” deneklerin özel bir mantık türü tarafından karakterize edildiklerini kanıtlamaz (cf. Blum & Graef, 1971; Hilgard, 1972; Johnson, 1972).

Sayfa 77

ÖZET

Hipnozla ilişkilendirilen mucizelerin şunları içerdiği söylenir: (a) sağırlık, körlük ve renk körlüğü gibi algısal etkilerin ortaya çıkması, (b) siğillerin tedavisi gibi fiziksel değişikliklerin meydana gelmesi, (c) hipnotik yaş gerilemesiyle ilgili çocuksu davranışların ve anıların canlandırılması, (d) görsel halüsinasyonların ortaya çıkması ve (e) trans mantığı gibi özel bilişsel olayların ortaya çıkması. İlk bakışta, bu tür mucizevi etkilerin bilişsel-davranışsal bakış açısından ziyade “hipnotik trans” bakış açısıyla daha kolay açıklanabileceği zannedilir. Mevcut olan bilgiye yakından bakıldığında bunun, aşağıda verilen birkaç nedenden ötürü “hipnotik transla” ilgili bir açıklamayı desteklemediği görülür. Bu nedenler şunlardır: “Hipnotik transta” olduğu söylenen deneklere ve aynı zamanda hipnotik indüksiyon prosedürüne maruz kalmamış deneklere verilen telkinler (a) “sağırlık”, “körlük”, “renk körlüğü”, (b) siğillerin iyileşmesi gibi fiziksel etkileri, (c) çocuklukta (“yaş gerilemesi”) bulunan zahiri olarak görünen davranışların ve anıların, (d) canlı bir biçimde gözünde canlandırmanın veya hayal etmenin (“görsel halüsinasyon”) ve (e) “trans mantığının” meydana çıkmasında etkilidirler.

 

NOTLAR

¹ “Hipnotik transla” veya “hipnotik transız” verilen telkinlerin siğillerin tedavisinde bazen etkili olduğu söylenmesine rağmen, siğillerin hiçbir telkin verilmeden kendiliğinden yok olabilecekleri olasılığını yok saymak için daha fazla çalışmanın yapılması gerekir (Memmesheimer & Eisenlohr, 1931). Daha fazla araştırmanın neden gerekli olduğuna dair diğer bir sebep de yakın zamanda bu alanda dikkatlice yapılmış birkaç araştırmanın (Clarke, 1965 Stankler, 1967; Tenzel & Taylor, 1969) “hipnotik transla” veya “hipnotik transız” verilen telkinlerin siğiller üzerinde bir etkileri olduğunu göstermedeki başarısızlıklarıdır.

² Hipnozla ilişkili diğer fiziksel etkiler-örneğin “kabarcıkların” ortaya çıkması- başka bir yerde detaylı olarak ele alınacaktır (Barber, 1970).

³ Parrish, Lundy ve Leibowitz (1969) tarafından son zamanlarda yapılmış bir araştırma, “hipnotik yaş gerilemesinin” çocukluk döneminde bulunan algısal tepkilerin şaşırtıcı bir reinstatement meydana getirdiğini ortaya çıkardı. Bu çalışmada, “hipnotik olarak 9 ve 5 yaşlarına giden” yetişkin denekler iki göz yanılgısını algıladılar (Ponzo ve Poggendorff ilüzyonları) aynı şekilde 9 ve 5 yaşındaki çocuklar gibi algıladılar. Yetişkinler bu göz yanılgılarını algılamada çocuklardan oldukça farklı olmalarına rağmen “hipnotik yaş gerilemesinin” çocukluk döneminde var olan algılama şeklini yeniden getirdi.

Parrish ve diğerlerinin deney sonuçları ilginç olmasına rağmen, ciddi problemlere de açıktırlar. Daha sonra yapılan dört deneyle sonuçları karşılıklı olarak geçerli kılmak için girişimler yapıldı: ikisi Ascher, Barber  ve Spanos (1972), biri Perry ve Chisholm (1973) ve bir diğeri de Porter, Woodward, Bisbee ve Fenker (1972). Dikkatlice yapılmış dört deneyden her biri, 9 ve 5 yaşlarına doğru “hipnotik gerilemede” deneklerin Ponzo ve Pongerdoff illüzyonlarını 9 ve 5 yaşındaki çocukların algıladığı gibi değil yetişkinlerin algıladıkları gibi algılandıklarını ortaya çıkardı.

4 Orne ve çalışma arkadaşları “gerçek” hipnotik deneklerin performanslarını, hipnotize olmuş gibi hareket ederek terapisti kandırmaya çalışmaları istenen taklitçi deneklerinkiyle karşılaştıran çok sayıda çalışma yaptılar (Evans & Orne, 1971; Nace & Orne, 1970; Orne & Evans, 1966; Orne, Sheehan & Evans, 1968; Sheehan & Orne, 1968). Bu çalışmalarda, araştırma altındaki performans yönünden “gerçek” hipnotik denekler taklitçilerden ayrılır; örneğin taklitçiler değil “gerçek” hipnotik denekler terapist olmadığı zaman post-hipnotik bir telkine yanıt verdi ya da terapist odayı terk ettiğinde gözlerini açmadı. “Gerçek” hipnotik denekler bazı önemli davranışlarda taklitçilerden ayrıldığından, Orne ve çalışma arkadaşları “gerçek” hipnotik deneklerin özel bir durumda (“hipnotik trans”) oldukları yargısına vardılar. Bu sonuç doğrulanamaz. Çalışmaların hiçbirinde taklit etmenin sorulmadığı kontrol grubu veya task motivated grup kullanılmamıştır. “Gerçek” hipnotik deneklerin taklitçilerden farklı bir şekilde gerçekleştirmelerine rağmen, kontrol grubundan veya task motivated gruptan farklı bir şekilde gerçekleştiremeyebileceklerine inanmak yerinde olur (Barber, 1969b, s: 27-28; Barber, 1972; Spanos & Chaves, 1970). Yukarıda bahsedilen Orne ve çalışma arkadaşları tarafından yapılan çalışmaların her birinin, hipnotize olmuş gibi davranarak terapisti kandırmaya çalışanların istenmediği  kontrol denekleriyle veya task motivated deneklerle birlikte yeniden yapılması gerekir(Spanos & Barber, 1973).

.

  1. BÖLÜM

 

HİPNOZ VE CERRAHİ AĞRI (SURGICAL PAIN)

 

Sayfa 79:

1829 yılında, uyuşturucu (anestezi) ilaçların keşfinden önce, Fransız bir cerrah, Dr. Cloquet sağ göğsündeki kanserden muzdarip olan 64 yaşındaki bir kadını olağanüstü bir şekilde ameliyat etti. Koltuk altından göğsün iç tarafına doğru bir yarık açtıktan sonra, hem kötü huylu tümörü (malignant tumor) hem de koltuk altındaki birkaç büyük bezeyi aldı. Bu ameliyatı olağanüstü yapan şey ise, daha önce hiçbir ilaç almamış hastanın ameliyat süresince yavaş bir şekilde doktorla sohbet etmesi ve acı çektiğine dair hiçbir belirti göstermemiş olmasıdır. Ameliyat boyunca, solunum hızı, nabız sayısı dengeli seyretmiş ve hastanın yüz ifadesinde göze çarpan hiçbir değişiklik görünmemiştir. Aslında, hastanın acı veren bu operasyona dayanma dirayeti, ameliyattan hemen önce hipnoz edilmiş olmasından (mesmerize) kaynaklanır. Cloquet’in operasyonu, daha sonra hipnoz olarak adlandırılacak, hipnozla (mesmerism) acısız ameliyatın yapıldığı ilk vakalardan biridir (Chertok, 1959; Kroger, 1957).

Cloquet bu operasyonu Fransız Tıp Akademisine bildirdiği zaman çok ağır eleştirilere maruz kaldı. O zamanın tanınmış cerrahlarından biri olan Lisfranc, Cloquet’in hem yalancı hem de düzenbaz olduğunu ilan etmiştir. Larrey de, Grande Armee’nin önceki Baş Cerrahı, Cloquet’in  düzenbazlık yaptığını iddia etmiştir. Bu eleştirilere rağmen, mesmerism veya hipnoz altında acısız ameliyatların raporları düzenli bir şekilde görünmeye başladı ve aslında hala görünmeye devam ediyor.

Cloquet’in operasyonu açık bir şekilde en azından bazı kişilerin acı çektiklerine dair hiçbir işaret göstermeden ameliyat olabileceklerini göstermesine rağmen, bu operasyon mesmerism veya “hipnotik transın” hastalar üzerinde bu etkiyi yaratmada önemli bir faktör olduğunu kanıtlamaz. Örneğin, hemen hemen aynı zamanda yapılan ancak mesmerism veya hipnozun kullanılmadığı benzer bir operasyon da Freemont-Smith tarafından nakledilmiştir (1950). Bu vakada da göğsünden kanserli tümör alınan bir kadının ameliyatı söz konusudur. Ameliyat on dokuzuncu yüzyılın ilk kısmında yapıldığından, yani anestezi (duyarlılığın ortadan kalkması) veya analjezi (acıyı hissetme duyarlılığının ortadan kalkması) etkisini yaratacak ilaçların keşfinden önce, hasta ilaç almadan ameliyata girmiştir. Operasyon ünlü cerrahların bulunduğu bir amfide gerçekleştirildi. Hasta “hipnotize” edilmemesine ve ilaçları almamasına rağmen ameliyata dayandı ve “… tek kelime söylemeden, ameliyat yeri sarıldıktan sonra, kalktı, reverans yaptı, doktora teşekkür etti ve odadan çıktı.”

Sayfa 80:

Daha sonra, on dokuzuncu yüzyılda, diğer acısız ameliyatlar görüldü. Örneğin, birkaç yıl sonra, Tuckey (1889) aşağıdaki vakadan bahsetti:

Ünlü kloroformcu Woodhouse Braine’in anlattığı bu vakadan daha fazla dikkate değer çok az olay vardır. Başında iki tane yağ salgılayan tümörün alınması için ameliyata girmek üzere olan isterik bir kıza eter verildikten sonra, Braine eter şişesinin boş olduğunu ve hatta soluk alma torbasında (inhaling bag) uyuşturucu herhangi bir kokunun olmadığını fark etti. Braine, taze bir hava alınırken, soluk alma torbasını hastanın ağzının ve burnunun üstüne koyarak hastayı olaya alıştırmaya çalıştı ve hastaya yavaşça ve derinden solumasını söyledi. Hasta nefes aldıktan birkaç saniye sonra, “Onu hissediyorum, uykuya dalıyorum” dedi ve birkaç saniye sonra gözlerini yukarıya doğru kaldırdı ve bilincini kaybetti. Henüz eter verilmeden, hasta mükemmel derecede duyarsızlaştı, Braine cerrahın ameliyata başlaması gerektiğini önerdi. Hastaya en küçük bir rahatsızlık vermeden ilk tümör alındı ve daha sonra hastanın durumunu test etmek için bir seyirci hastanın uyanmakta olduğunu söyledi. Bunun üzerine hasta uyanma işaretleri göstermeye başladı, ve solunum torbası bir kere daha şunu söyleyerek uygulandığında hasta hemen duyumlarını kaybetti ve operasyon acısız bir şekilde başarıyla tamamlandı: “Tekrar uykuya dalacak” (s: 725-726).

Ne yazık ki, acısız ameliyat üzerine verilen daha önceki raporlar anekdot biçimindeydi. Hastalar ameliyata izin vermelerine rağmen, ameliyat boyunca acıyı hiç hissetmedikleri tam olarak tespit edilmemişti. Acının görünür bir şekilde azaltıldığı ancak bu duruma   hangi faktörlerin etkili olduğu belirsiz kalmıştır.

Yukarıdaki düşünceler şu temel iki soruna neden olmuştur.

  1. Ne dereceye kadar acı, hipnotik indüksiyon prosedürleriyle birlikte verilen telkinlerle ya da verilmeyen telkinlerle azaltılabilir?
  2. Acının azaltılmasında hangi faktörler etkilidir?

Bu sorulara cevap vermeye çalışacağız. Ancak buna başlamadan önce, acının karmaşıklığına ve onu ölçmek için kullanılan yöntemlere kısaca bakmalıyız.

Sayfa 81:

ACININ KARMAŞIKLIĞI

 

Acı kelimesi bir sürü değişik kelimeye karşılık gelir- örneğin, iğnelenme, çarpıntı, yanma ve nahoş olarak tanımlanan ani duyumlar. Acı nicel olarak hafiften çok yoğuna doğru değişebilen hoşa gitmeyen bir duyumdur. Bununla birlikte, acı genellikle endişe, korku, kaygı, kızgınlık ve diğer duygu türleriyle karışmış bir duyumdur. Acının tam olarak yaşanması, hoş olmayan duyumların duygularla karışık bir harmanını gerektirir.

Hasta, acı veren bir uyarım alırken çok endişeli veya korkulu olursa, kişinin acının daha yoğun olduğunu söylemeye meyilli olduğu görülür. Diğer taraftan, acı veren uyarım hakkında hasta daha rahat olursa ve kaygılanmazsa, hastanın acının daha az yoğun olduğunu söylemeye meyilli olduğu görülür (Barber, 1959; Beecher, 1946, 1956).

Dahası, acıyı azalttığı söylenen bazı prosedürlerin aslında endişe, korku, kaygı ve genellikle acıyla iç içe geçmiş diğer duyguları da azalttığı görülür. Örneğin, morfin veya diğer uyku ilaçlarının verilmesinin sonucu olarak ortaya çıkan acının hafiflemesi kaygı ya da korkudaki azalmayla yakından ilişkili olabilir. Uyku ilaçlarını almış bir kişi acı duyumlarını hissetmeye devam etmekle beraber, kaygıda

korkuda ve diğer duygulardaki azalma hastayı acının azaldığını söylemeye itebilir (Barber, 1959, 1970; Beecher, 1959; Cattell, 1943; Hill, Kornetsky, Flanary & Wilker, 1952a, 1952b; Kornetsky, 1954). Bundan başka, başa çıkılması zor bir acıyı hafifletmek için cerrahi bir müdahalenin- beynin bir parçasını kesip çıkarma işleminde (prefrontol lobotomy) – aynı zamanda hastanın kaygısını veya korkusunu azaltarak acı deneyimini değiştirdiği görülür. Beyinlerinden bir parça alınan hastalar tipik olarak acıyı hissettiklerini söylerler ancak bu durum onları artık daha fazla rahatsız etmez.

ACININ ÖLÇÜLMESİ

 

Acı duyumu, kaygı, korku, endişe ve huzursuzlukla iç içe geçmiş olduğundan ve onlardan çok çabuk etkilendiğinden, ölçülmesi zor bir fenomendir. Acıyı hafifletmede hipnozun etkisiyle veya telkinlerle ilgilenen klinik uzmanları ve araştırmacılar acıyı belirlemek için şu üç göstergeyi kullandı: sözlü raporlar; fiziksel ölçümler ve açıkça görülebilen davranışsal işaretler. Bu göstergelerin her birini kısaca inceleyelim.

Hastanın acıyla ilgili sözlü raporları bize en çok bilgi veren ölçümdür (Hilgard, 1969b).

Sayfa 82:

Hastalara sadece acılarının boyutu değil niteliği de sorulabilir. Sözlü raporlar kolay bir şekilde edinilebilir ve özel hiçbir kişisel kabiliyet gerektirmez. Sözlü raporlar çok yararlı olmakla birlikte, bazı özel durumlarda (acıyı inkar etmede güçlü bir dürtünün olduğu durumlarda) anlaşılmaları zor olabilir. Acıyı yok sayan güçlü dürtü, doktorların veya diğer sağlık personellerinin hastanın acısını hafifletmek için çok çaba sarf ettikleri ve çok zaman ayırdıkları bir anda görünebilir (Mandy, Mandy, Farkas & Scher, 1952). Bu olasılık, verilen analjezinin (acının ortadan kaldırılması için) miktarını ölçmede düşünülmelidir, çünkü sözlü raporlar acıyı ölçmek için kullanılır ve hasta yaşadığı acıyı yok saymaya sevk edilmiş olabilir.

Araştırmacılar acının göstergesi olarak bazen fiziksel ölçümlere güvenebilirler. Acı veren uyarımlar süresince normal insanlarda çoğunlukla değişen bu fiziksel ölçümler kan basıncını, kalp atış hızını, solunumu, deri direncini veya iletkenliği ve forehead muscle tension (alın kas gerilmesini) içerir. Acı veren uyarımlar süresince fiziksel ölçümlerde meydana gelen bu değişikliklerin genellikle kaygı, korku, kızgınlık ve diğer duygularla ilişkili olduğunu burada hatırlatmak yerinde olacaktır (Barber & Coules,1959; Doupe, Miller & Keller, 1939; Hardy, Wolff & Goodell, 1952; Levine, 1930; Sattler, 1943).  Bu fiziksel ölçümlerden her biri acı vermeyen bir uyarımla değiştirilebilir ve özellikle kaygı, korku veya duygusal çıkışlara neden olan olaylardan etkilenirler. Fiziksel ölçümler hastanın sözlü raporlarıyla tutarlılık gösterdiğinde yararlı olmasına rağmen, hastanın acısının niteliği ve derecesi hakkında sonuca varmak için tek başlarına yetersizdirler.

Araştırmacılar aynı zamanda, hasta ürkek, surat buruşturma, inleme ya da uyarımdan çekilme gibi açıkça görülen bir davranış sergilediğinde de acının var olduğu sonucunu çıkarabilirler. Bazı hastalar acı çektiklerini söylemelerine rağmen, istemli olarak bu açıkça görülebilir davranışları dizginleyebilirler. Sonuç olarak, işaretler olmadığında, hastanın acıyı yaşamadığını net olarak söyleyemeyiz. Ayrıca hastalar bazen acı veren uyarıcının öncesinde ürkebilirler, surat buruşturabilirler. Bu nedenle, davranışsal belirtilerin varlığı hastanın acı çektiğini bize net bir şekilde göstermez.

Ayrı ayrı ele aldığımızda, acının üç göstergesinden hiçbirinin tam olarak tatmin edici olmadığı görülür. Yukarıda değinildiği gibi, en büyük sıkıntı göstergelerin her zaman kendi aralarında uygunluk sağlayamamalarından kaynaklanır. Bu zorluklara rağmen, cerrahi acı üzerinde hipnozun ve telkinlerin etkilerini kısmen de olsa açıklayabildiğimize inanıyoruz. Cerrahi kesiklerden oluşan acı duyumlarının şiddetine yakından bakarak tartışmamıza başlayalım.

Sayfa 83:

 

AMELİYAT SIRASINDA ACI DUYUMLARI

 

Hastalar küçük ya da büyük ameliyatlara girerken, acıyı azaltmak için kullanılan ilaçlar ya da özel teknikler olmadan operasyona izin vermelerinin onlar için imkansız olacağı düşünülür. Üstelik, diğer şeylerin sabit olduğu, acının doktor vücut dokularını ve organlarını kestiğinde giderek arttığı düşünülür. Deriyi kesmenin kasları ya da mide, ciğer, böbrek gibi organları kesmekten daha az acı verdiği sanılır. Mevcut olan kanıtlar yukarıda bahsettiğimiz bütün bilgilerin yanlış olduğunu gösterir. Cerrahi işlemler kaygı, korku, endişe ve diğer duygulara yol açmakla beraber, genellikle ateş yükselmesine ve inanıldığından daha az yoğun acıya neden olurlar. İnsan derisi çok hassas olmasına rağmen, kaslar, kemikler ve iç organlarımızın çoğu daha az hassastır. Tam olarak, deri bıçak kesiğine daha duyarlıdır, ancak yetenekli bir cerrah deriyi pürüzsüce ve çabukça keser, alttaki dokular iç organlar genel olarak kesiğe duyarsızdır. Lewis (1942) kasların, kemiklerin, iç organların ve bedenin diğer bir çok kısmının (deri hariç)kesmeye duyarsız olduğunu (yırtılmaya, çekmeye veya gerilmeye duyarlı olmalarına rağmen) önemle belirtmiştir. Örneğin, Lewis aşağıdaki gibi değinmiştir: Deri altındaki doku kesildiği zaman çok az acıya neden olur. Kaslar kesildiği zaman küçük bir acı meydana gelir. Kısa kemik (compact bone) acı hissedilmeden kırılabilir. Eklemlerin mafsallara ait yüzeyleri duyarsızdır. Beyin oldukça duyarsızdır. Akciğer ve iç organlara ait plevralar (Akciğer ve iç organların zarları?) kesilmeye duyarsızdırlar. Kalbin yüzeyi de duyarsızdır. Doktorlar çok defa mikroskobik inceleme için esophageal wall’dan acısız bir şekilde parçacıklar almışlardır. İnsan bağırsaklarının bıçağa duyarsız olduğu yüzyıldan fazladır biliniyor. Great omentum’un kesimi acısız bir şekilde başarılmıştır. Dalak, ciğer, böbrek gibi katı organlar hasta farkında olmadan kesilebilir. Mide acı hissedilmeden kesilebilir. Sindirim borusunun alt kısımları, jejunum dahil, kıvrım bağırsak ve kalın bağırsak kesilmeye duyarsızdır. Üretranın (idrar yolunun) ağzı kesilmeye duyarlı olmasına rağmen vajinanın iç kısımları duyarsızdır. Kısacası, “acı reseptörleri” vücut boyunca geniş ölçüde görünmesine rağmen; kasıldıklarında, çekildiklerinde ya da üzerine basınç uygulandığında vücudun birçok dokusu ve organı acı duyumlarına neden olmasına rağmen, bedenin çoğu dokusu ve organı doktorun neşteriyle kesildikleri zaman yok denecek kadar az acıya neden olurlar.

1900’lerin başında, Lennander (1901, 1902, 1904, 1906a, 1906b) ve Mitchell (1907) deriden hassasiyeti kaldırmak için sadece lokal anesteziyi kullanarak, hastaya acı vermeden büyük cerrahi operasyonların yapılabildiğini gösteren birçok vaka raporu yayınladılar.

Sayfa 84:

Lennander, ilk deri kesiğini uyuşturmak için kokain gibi sadece lokal anestezi kullanarak birçok karın ameliyatı yapmıştır. Vakaların çoğunda acı hafifletici ek bir ilaç kullanılmadan karın ameliyatının acısız bir şekilde tamamlandığı gözlemlenmiştir. Lennander devamlı olarak iç organların kesiğe duyarsız olduğunu vurgulamıştır.

Mitchell (1907) derinin duyarsızlığını sağlamada kullanılan lokal anesteziyle çok sayıda büyük ameliyatın gerçekleştirildiğini belirtmiştir. Bu operasyonlar organların kesilmesini, tiroit bezlerinin alınmasını, kadın göğsünün alınmasını, apandisin alınmasını, safra kesesinin kesilmesinin ve içinin boşaltılmasını, fıtığın dikilmesini, boyundaki ve kasıklardaki bezelerin alınması ve mesanenin kesilmesini içeriyordu. Ek olarak, Mitchell boynun detaylı incelenmesinin sadece lokal anestezi kullanarak mümkün olduğuna dikkatleri çekmiştir.

Mitchell (1907) ayrıca Lennander’in iç organların duyarsızlığına dair bulgularını teyit etmiştir. Örneğin, şu şekilde yazmıştır:

Deri baştan aşağı anestezi edildiğinde ve ameliyat yeri  kesildiğinde deri altı dokularda ve kaslarda, kan hücreleri, büyük sinir trunk’ları (large nevre trunks) ve bağdoku demetlerinden uzak durulduğu sürece, çok az duyum vardır (bu cümleye siz tekrar bakarsanız iyi olur, tıpla ilgili olduğu için ben yanlış yorumlamış olabilirim)… Kemikteki aynı hissizlik, birkaç organ kesme olayında, osteofitlerin (osteophytes) alınmasında ve kırıkların birleştirilmesinde belirtilmişti. Periostium’un baştan aşağı kokainlenmesinden (cocainization) sonra, her defasında kemiğin gerçek hareketleri acısız gerçekleşmiştir. Hastalar, kesme işlemini hissettiklerini ve duyduklarını ancak bunun sanki vücutlarının üzerindeki bir tahtanın kesilmesi gibi algıladıklarını itiraf ettiler (s: 200).

Hep birlikte ele alındığında bu bulgular acının büyük ameliyatlarda sanıldığı kadar büyük olmadığını gösterir. Vücudun birçok doku ve organı çekildiği, gerildiği zaman ya da kan kaybı olduğu zaman acı duyulmasına neden olsalar da, vücudun çoğu organı (deri hariç) doktor tarafından kesildikleri zaman çok az acıya neden olurlar ya da hiç olmazlar. Tabi ki, kesilmenin yarattığı korku ve endişe ameliyatta en önemli rolü oynar. Bugünlerde, hasta gergin olduğu zaman, kasları gevşek  olmadığı zaman ve mükemmel bir şekilde sakin kalmadığı zaman ortaya çıkan korkudan ve kaygıdan dolayı ameliyatlarda genel anestezi uygulanıyor.

Sayfa 85:

Hasta, derideki ilk kesikle hissedilen acıya katlanabilirse, rahat ve sakin durabilirse diğer birçok cerrahi operasyon ek olarak çok az bir acıyla gerçekleştirilebilir. Dahası, ameliyat sırasında görülen acının miktarının cerrahi müdahalenin önemiyle ilişkili olmadığı açıktır, duyarlı deriyi gerektiren yüzeysel bir ameliyatta compact bone’u, beyinzarını, ciğer ve diğer birçok duyarsız organı kesmekte hissedilen acıdan daha büyük bir acı hissedilebilir.

Yukarıda özetlenen bulgular, ameliyat acısının azaltılmasındaki herhangi bir yöntemin yararlığının değerlendirilmesi için, acının ölçümünde bir baz çizgisine (base-line) sahip olmanın önemine işaret eder. Böylece, hipnozla veya telkinlerle azaltılan acının derecesini belirlemek için, elde edilen sonuçların kontrol grubunun sonuçlarıyla kıyaslamak gerekli olacaktır. Kontrol grubundaki hastalar, ameliyata hiç ilaç almadan, hiçbir hipnotik indüksiyon prosedürü uygulanmadan veya analjezi telkinleri verilmeden girmelidir. Hiçbir çalışmada, aynı türden hastalıktan dolayı aynı tür ameliyata giren hastaların oluşturduğu bir kontrol grubunu kullanılmamıştır. Ameliyat sırasında bu tür kontrol grupları kullanılmasının elbette bazı etik ve mesleki sakıncaları olabilir. Bununla birlikte, kontroller olmadıkça, telkinlerle, hipnozla veya acıyı hafifletmeyi amaçlayan diğer yöntemlerin etkisiyle azalan acının derecesi hakkında net sonuçlara varamayız. Basit bir şekilde bütün cerrahi yöntemlerin acı verici olduğu düşünülemez.

Yukarıdaki fikirlerle kafamızda ameliyat acısı üzerinde hipnozun ve telkinlerin etkilerini anlamaya başlayabiliriz. Şimdi sırasıyla aşağıdaki üç noktayı tartışalım.

  1. Acının hafifletilmesi için verilen ilaçlar genellikle hipnoz ve telkinlerle kullanılır; bu vakalarda ne dereceye kadar hipnozun veya telkinlerin acıyı azalttığı aşikar değildir.
  2. Cerrahi müdahale sırasında hipnozun etkileri genellikle abartılır.
  3. Ameliyat sırasında acıya katlanma konusunda bir dayanıklılığın ortaya çıkmasında, acının hafiflemesi için yalnız başına verilen telkinlerin, hipnotik indüksiyon prosedürleriyle birlikte verildiği zaman kadar etkili olduğunu gösteren bilgiler mevcuttur. .

HİPNOZ VE TELKİNLERLE BİRLİKTE ACI HAFİFLETİCİ İLAÇLARIN KULLANILMASI

 

Son zamanlarda yapılan birçok cerrahi operasyonda, acıyı hafifletmek için hipnotik indüksiyon prosedürlerinin ve telkinlerin etkileri anestezi veya analjezi etkisi yaratan ilaçların kullanılmasıyla birbirine karışmıştır.

69 yaşındaki yaşlı bir bayanın boynundan bir tümörün alınışını içeren ilk vaka Werbel (1967) tarafından sunulmuştur.

Sayfa 86:

Werbel operasyonun hastaya acı vermeden gerçekleştirilmesini her ne kadar hipnoza bağlasa da, “birkaç santimetre küp prokainin” (Novocain) derinin kesilen bölgesine enjekte edildiğini de belirtmiştir. Derinin kesildiği alan lokal anestezi ile uyuşturulduğu için ameliyatın hipnoz kullanılmadan da aynı başarıyla tamamlanmasının mümkün olduğu görülür.²

Aydınlatıcı diğer bir vakada da (Crasilneck, McCraine & Jenkins, 1956) epilepsiden muzdarip 14 yaşındaki bir kız çocuğu üzerinde temporal lobectomy gerçekleştirildi (bu ameliyatı tam olarak anlayamadım). Hasta hipnotik indüksiyon prosedürlerine ve analjezi telkinlerine maruz bırakıldı. Yazarlar şunu  belirttiler:“Başta kesilen bölgeye % 2 oranında prokain enjekte edildi”. Hasta, dura mater kemikten ayrıldığı zaman acı çektiğini söyledi ve ek lokal anestezi istedi. Operasyonun başka bir bölümünde de “hippocampal bölgesindeki kan damarlarının pıhtılaştığı bir zamanda hasta aniden hipnotik transtan uyandı.” Ameliyatın tamamlanmasından önce hastaya damardan 100 mg thiopental sodium verildi. Ameliyatın çoğu kısmında- kafatasının kemiği kesilirken ve beyin dokuları yarılırken- hastanın rahat ve acı hissetmediği görüldü. Hipnotik indüksiyon prosedürleri ve analjezi telkinleri büyük bir olasılıkla hastanın rahatlatılmasında ve kaygının ve korkunun azaltılmasında yardımcı olmasına rağmen, acı duyarlılığında önemli bir azaltma meydana getirip getirmediği kuşkuludur. (a) Hastanın, dura mater’in kemikten ayrılmasında ve kan damarlarının pıhtılaştığı zaman, normalde beklendiği kadar acı hissettiğini, (b) kesilmeye duyarlı olan kafa dersinin Novocain ile uyuşturulduğunu, (c) compact bone beyin kesiklere genellikle duyarsız olduğundan, hastanın bu alanlar kesilirken hiç acı hissetmediğini veya çok az acı hissettiğini burada hatırlatmak yerinde olacaktır. Kısacası bu operasyon ve diğer benzer vakaların,  (Finer, 1966; Schwarcz, 1965; Werbel, 1965) sadece kişi yanlış bir şekilde compact bone’ın ve beyinin kesmeye duyarlı olduğunu düşünürse ve deri gibi hassas bölgeleri uyuşturmak için lokal anestezinin uygulandığını belirtmezse şaşırtıcı bir anlamı olacaktır.

Son zamanlarda yapılan diğer araştırmalarda, hipnotik indüksiyon prosedürlerinin ve acının hafiflemesi için verilen telkinlerin etkileri, yatıştırıcı ve lokal anestezi ilaçlarını içeren çok çeşitte ilacın etkileriyle birbirine karışmışlardır. Örneğin, Marmer (1956, 1957, 1959) hipnozu acıyı hafifletme telkinleriyle birlikte birçok ameliyatta kullanmıştır, ancak bu operasyonlarda aynı zamanda acı hissini azaltmak ve rahatlama sağlamak için birçok ilaç da kullanılmıştır. Marmer tarafından (1956) bildirilen benzer bir operasyonda kadın bir hastanın göğüs duvarı (thoracotomy) ve daha sonra akciğerin önemli bir kısmı kesilmiştir (Akciğer kesilmeye duyarsızdır). 25 yaşındaki kadın hasta ameliyattan bir gece önce ve ameliyattan hemen önce hipnotik indüksiyon prosedürlerine maruz bırakılmıştır. Hipnotik indüksiyon prosedürlerine ve acıyı hafifletme telkinlerine ek olarak, yatıştırmak ve deriyi anestezi etmek için hastaya bir sürü ilaç verilmiştir.

Sayfa 87:

Deri, Novocain (25 cc. of 1 %  procaine hydrochloride) verilerek uyuşturuldu. Nembutal, Benadyrl, Demerol, Scopolamine, Surital  ve succinylcholine içeren ilaçlar da kullanıldı. Hipnotik indüksiyon prosedürleri ve acıyı hafifletme telkinleri kaygıyı ve korkuyu azaltmada etkili olmalarına rağmen, acı hissi üzerinde doğrudan bir etkilerinin olup olmadığı tartışmalıdır. Bu operasyonda hastanın belirgin bir şekilde acıyı hissetmemesinin kaynağı çok fazla miktarda kullanılan ilaçlar olabilir.

Bu bölümü sonlandırmadan önce, Betcher (1960) tarafından aktarılan aydınlatıcı üç vakaya kısaca bir göz atalım. İlk vakada bir fıtık ameliyatını görüyoruz. 56 yaşındaki erkek hasta ameliyattan bir gece önce ve ameliyattan hemen önce hipnotik indüksiyon prosedürlerine maruz bırakılmıştır. Bununla birlikte ameliyat belkemiği anestezisi altında gerçekleştirilmiştir. İkinci vakada ise 12 yaşındaki bir erkek çocuğu bilateral clubfoot’un düzeltildiği bir ameliyata girmiştir. Bu vakada hipnoz ve acının azaltılması için verilen telkinler nitrous oksit ve eterle birleştirilmiştir. Üçüncü vakada da 10 yaşındaki bir kız çocuğu boynundaki yara izlerinin aldırmak için estetik ameliyata girmiştir. Operasyon, hastanın hipnotik indüksiyon prosedürlerine ve ameliyat bölgesi için anestezi telkinlerine tabi tutulmasından sonra başlamıştır. Ancak, hasta “neşterin kesiğinde yavaş sesle inlemeye başladı” ve bunu takiben hastaya “kimyasal genel anesteziyi” sağlayan ilaçlar verildi.

Özetle, günümüz ameliyatlarında hipnoz ve telkinler nadir olarak tek başına kullanılır. Birkaç istisnayla birlikte, hipnoz ve telkinler acı hafifletici ilaçlarla birlikte kullanılır. Hipnotik indüksiyon prosedürlerinin ve acının azaltılması için verilen telkinlerin kaygının, korkunun ve gerilimin azalmasında etkili oldukları görülürken, acının azaltılmasında ilaçların daha önemli rol oynadıkları görülür.

HİPNOZUN ETKİLERİNİN ABARTILMASI

 

Mesmerism veya hipnoz altında yapılan acısız ameliyatların raporlarına geri dönüp baktığımızda, prosedürlerin belirgin bir şekilde kaygıyı ve korkuyu azalttıklarını, ancak bir duyum olarak acıyı ne dereceye kadar azalttıklarının ise abartılmış olabileceğini görürüz. Örneğin, klasik bir raporda, Esdaile (1850) Hindistan’da çalışırken altı yıl boyunca 300’ün üzerinde büyük operasyon ve çok sayıda küçük ameliyat gerçekleştirdiğini söylemiştir. Esdaile’in operasyon raporlarının dikkatli bir şekilde okuması bize, kaygı, korku ve diğer duyguların önemli bir dereceye kadar azaltılsa bile ameliyatın zannedildiği kadar acısız olamayacağını gösterir.

Esdaile’in prosedürleri Bengal hükümeti tarafından atanan bir komisyon tarafından incelenmiştir(Braid, 1847).

Sayfa 88:

Esdaile öncelikle, komisyonun gözlemlemesi için 10 hasta seçti. On hastadan üçü dışarıda bırakıldı çünkü 11güne kadar mesmerize edilemediler (hipnoz edilemediler). Hastalardan biri “mesmeric durumdayken/hipnoz durumunda iken” çifte hidroselinin bir tarafından içindeki sıvı çekildi, bununla birlikte aynı hasta uyanıkken de acısız bir şekilde diğer taraftan da sıvı çekildi, bu yüzden bu vakada mesmerism’in acıyı azaltmadaki yararlığı konusunda hiçbir sonuca varamayız. Kalan diğer altı hasta da organların kesilip alınmasını, skrotal tümörlerin alınmasını içeren büyük ameliyatlara girdiler, ve altısı da acı hissettiğini inkar etti. Bununla birlikte, komisyon raporunda, altı hastanın üçünde “… üst organların (upper limbs) sarsılma hareketleri, vücudun kıvrandığını, yüzlerine bastırılmış şiddetli bir ağrının verdiği korkunç bir ifadenin olduğu” raporda belirtmiştir. Diğer ikisi de, acının var olduğunu işaret eden düzensiz nabız sayısını içeren fiziksel işaretler veriyorlardı. Komisyonun raporuna dayanarak, Esdaile’in ameliyatlarının sanıldığı kadar acısız olmadığını görmek mümkündür.

Esdaile Hindistan’da görevini tamamladıktan hemen sonra, “mesmeric ameliyatların” sayısında eter, nitrous oxide, kloroform gibi anestezi ilaçlarının bulunmasından kaynaklanan hızlı bir düşüş olmuştur. Bu yöntemin savunucuları, gazlı anestezilerin tehlikelerine işaret ederek ve gururla mesmerismle yapılan ameliyatların hiçbirinde tek bir insanın bile ölmediğini söyleyerek bu yönteme sadık kalmışlardır.

Yaklaşık 50 yıl sonra, on dokuzuncu yüzyılın sonuna doğru mesmerisme veya hipnoza karşı ilgi yeniden canlandı. Bramwell (1903) “bazen telkinle anesteziyi yapabileceğini ve … ara sıra hipnoz boyunca cerrahi operasyonlar gerçekleştirdiğini…” aktarmıştır. Bramwell tarafından bildirilen vakaların çoğu küçük diş ameliyatlarını ve küçük cerrahi operasyonları içeriyordu. Ameliyatlarda hipnozun kullanılmasına en ciddi eleştiriler Moll (1889) tarafından yapılmıştır: “…. Hipnozda tam tamına bir analjezi ender olmasına rağmen, birçok yazar birbirinden kopya ederek bunun genel olduğunu iddia ediyor” (s: 105). Moll aynı zamanda kendi örneklerini de vermiştir; örneğin: “…. Bir keresinde, bir boil’i (iltihaplı şiş) acısız bir şekilde açmak için hastayı hipnotize ettim. Analjeziyi yaratmada başarılı olamadım, ancak hasta da hareket edebilecek bir durumda değildi bu yüzden zorluk çekmeden ameliyatı çok az gerçekleştirebildim” (s: 330). Moll şu şekilde söylemeye devam etti: “Analjeziyi sağlamada hipnozun etkisi çok büyük değildir… Hipnoz kullanıp acısız bir şekilde yapılabilecek operasyon çok azdır; günlük basımla kaydedilen her vaka bunu gösteriyor.”

1930’un başlarında ve bugünlerde, hipnozla veya telkinlerle acıyı azaltmaya ilgi önemli derecede arttı. Çok sayıda klinik raporu, birkaç kitap (Coppolino, 1965; Marmer, 1959; Werbel, 1965) “hipnotik analjezi” ile ilgili bir sempozyum (Lassner, 1964) yayımlandı. Bildirilen vakaların çoğunda, kaygı, korku, endişe ve kuşku duygularında azalmanın olduğu görülüyor ancak bir duyum olarak acı hissinde önemli bir azalmanın olup olmadığı belirsiz görünüyor. Birkaç örneği birlikte inceleyelim.

Sayfa 89:

Anderson (1957) 71 yaşında bir erkek hasta üzerinde karın incelemesi gerçekleştirdi. Hastanın genel durumu kötü olduğundan, genel anestezinin uygun olmadığı görülür ve hipnozun kullanılmasına karar verilir. Hasta ameliyattan önce iki hafta boyunca yoğun hipnoz eğitimi seanslarına girer. Eğitim seansları ameliyat sürecinin provasını içerir. Bu faktörün -ameliyatın her aşamasının prova edilmesi- operasyon sırasında kaygıyı ve korkuyu azaltmak için yeterli olabileceği düşünülebilir. Ameliyat sırasında, hasta “kısmen hipnozdan çıktı” ve bunu takiben % 2 Penthotal’dan 5 cc. hastaya verildi. Daha sonra a common duct stone alındı. Raporda hastanın “transtan nasıl çıktığı” belirtilmemiştir, muhtemelen acı işaretleri göstermiştir. Kalp atış hızında, kan basıncında veya solunumdaki fiziksel değişiklikler rapor edilmemiştir. Aynı zamanda, hastanın acı hissetmiş olabileceğine dair hiçbir sözlü ifadeden bahsedilmemiştir. Bu nedenle, bu rapordan ne dereceye kadar acı hissinin azaltıldığına varamayız. Eğer acının önemli derecede azaldığını da kabul edersek bunun, provalar sırasında kazanılan ameliyat prosedürlerine alışmaya mı, hipnotik indüksiyon prosedürlerine mi, acıyı hafifletmek için verilen telkinlere mi, ya da diğer değişkenlere mi dayandıracağımızı bilemeyiz.

Cooper ve Powles (1945) altı küçük cerrahi operasyonda hipnotizma kullandıklarını bildirmişlerdir. İki vaka parmak uçlarındaki enfeksiyonla ilgiliydi, diğer iki vaka avuç içindeki çıbanlarla, kalan vakalar ise koltuk altındaki çıbanlarla ilgiliydi. Hastadan kaynaklanan korku nedeniyle bu vakalardan birinin başarısız olduğu görüldü. Vakalardan biri, hipnozun başarılı bir şekilde kullanılmasının iyi bir örneği olduğu için detaylı bir şekilde açıklandı. Hasta, koltuk altındaki iki irinin alınmasını isteyen 18 yaşında bir askerdi. Hastaya önceden 1 ½  gr. Nembutal verildi. Daha sonra, hastaya uyku ilacı verildiği için uyuması söylendi. Gevşeme, yorgunluk ve uyku telkinleri yaklaşık olarak on dakika devam etti. Koltuk altının, kolun ve omuzun anestezisi için ek telkinler verildi. Kesim sırasında, “… belirgin şekilde yüzünü buruşturma ve kontralateral omuzun (diğer omuzun) bazı hareketleri vardı…” Fiziksel ölçümler rapor edilmemiş ve hastanın acı hissettiğine dair sözlü raporlara değinilmemiştir. Cooper ve Powles bu vakayı “tatmin edici anesteziyi” gösteren başarılı ender bir operasyon olarak göstermelerine rağmen, bir duyum olarak acının ne dereceye kadar azaltıldığı raporda açık değildir. Diğer araştırmalar (ör; Finer & Nylen, 1961; Schwarcz, 1965; Taugher, 1958) her ne kadar hastanın sözlü raporu sunulmasa da hastanın acı hissettiği fikrini veren açıkça görülebilir davranış göstergeleri veya fiziksel ölçümler olmasa da acının hipnozla yok edilebileceğini ifade etmişlerdir.

Sayfa 90:

HİPNOTİK İNDÜKSİYON PROSEDÜRLERİ UYGULANMADAN VERİLEN ANALJEZİ TELKİNLERİNİN

ETKİLERİ

Çok sayıda çalışmada, hipnotik indüksiyon prosedürleriyle birlikte verilen telkinler acı duyarlılığını ortadan kaldırmayı amaçlamıştır. Galiba, hipnotik indüksiyon prosedürleri olmadan acıyı hafifletme telkinleri veya analjezi tek başına kullanılırsa ameliyatın yapılamayacağı düşünülüyor. Bu varsayımın doğruluğu kuşkuludur. Örneğin, Esdaile (1850, s: 214-215), açık ve kapalı bir şekilde analjezi için telkin almış ancak “mesmeric transa” konulamamış birkaç ameliyat hastasının, “mesmeric transa” girmiş hastalarla aynı şekilde ameliyata tolerans gösterdiğini bildirmiştir. Hipnotik indüksiyon prosedürleri uygulanmadan bazı hastalar için ameliyat prosedürlerine tolerans gösterilebilecek analjezi ve acıyı azaltmak için verilen telkinleri inceleyen son çalışmalara birlikte bakalım.

Sampimon ve Woodruff (1946), İkinci Dünya Savaşı süresince ilkel şartlar altında Singapur’daki savaş mahkumları hastanesinde çalışmışlardır. Anestezi ve analjezi ilaçları hemen hemen bitmek üzere olduğundan, ameliyatlarda hipnoz kullanılıyordu. İki hasta “hipnotize edilemiyordu” ve küçük ameliyatların (çıbanların incelenmesi için kesiminde ve diş çekimlerinde) ilaç kullanılmadan yapılması gerektiğinden bu iki hasta “sadece anestezi telkini” verildikten sonra ameliyat edilebildiler. Sampimon ve Woodruff, her iki hastanın da şikayetleri olmadan ve acı çektiklerine dair dikkate değer hiçbir işaret göstermeden ameliyat olabildiklerini gördüklerinde şaşırmışlardı. Sampimon ve Woodruff şunu yazmışlardır: “Bu iki vakanın sonucuna dayanarak, diğer iki hasta da gerçek hipnozun uygulanması için hiçbir girişim yapılmadan sadece telkinlerle anestezi edilmişlerdir ve her ikisinin de dişleri acısız bir şekilde çekilmiştir.”

Lozanov (1967) hipnotik indüksiyon prosedürleri uygulanmadan anestezi telkinlerinin verildiği çok yakın bir zamanda yapılmış bir ameliyatı bize şu şekilde aktarmıştır. Hastamız, kasıklarındaki fıtığın iyileşmesini isteyen 50 yaşında erkek bir hastaydı. Kişi “telkininin anestezi etme gücüne kendini inandırdığından” ameliyata ilaçlar olmadan ve hipnoz uygulanmadan girmiştir. Operasyondan önce, hastaya soluma egzersizlerinde gereken hazırlık niteliğinde alıştırmalar yapılmıştır.

Sayfa 91:

İlk cerrahi kesim sırasında –sağ kasıkta 12 cm uzunluğunda- ya da kas dokusu kesildiği zaman hastanın acı hissetmediği görüldü. Lozanov şunları belirtti: “Ayırma işlemi testislere ulaştığı zaman hastanın acı hissettiği görüldü. Hastayı ek telkinlere tabi tutmak için, ameliyata bir dakika ara vermek zorunlu görüldü.” Acının daha sonra, “ligamentum inguinale ve periostium of tuberculum pubicum açıldığı zaman hissedildiği görüldü. Bu noktada, hastaya  % 0.5 Novocain’den 12 cc. enjekte edildi ve ameliyatın geri kalan kısmı acısız bir şekilde devam etti. Lozanov acının 50 dakika süren operasyonda iki dakika boyunca  görüldüğünü kaydetti.

Kısacası, “hipnoz” olmadan verilen acı hafifletici telkinlerin bazen “hipnozla” birlikte verilen acı hafifletici telkinler kadar etkili olduğunu gösteren kanıtlar vardır.

ÖZET

 

Çok hassas olan deri hariç, dokuların ve organların çoğunun cerrahi kesimlere duyarsız olduğu görülür. Sonuç olarak, hasta ilk deri kesiminde hissedilen acıya katlanabiliyorsa, derinin altında bulunan dokuların ve organların ameliyatı çok şiddetli bir şekilde acı hissedilmeden gerçekleştirilebilir.

Yukarıda bahsedilen gerçekler sayesinde hipnoz ve telkinler kullanarak gerçekleştirilen ameliyatların raporlarının ilk bakışta göründükleri kadar şaşırtıcı olmadıkları anlaşılmıştır. Dahası biz, (a) cerrahi acıyı azaltmada hipnozun rolünün abartıldığını, (b) vakaların çoğunda analjezik ve anestezi ilaçlarının hipnoz ve telkinlerle birlikte kullanıldığını, (c) bazı hastalar ameliyata tolerans gösterseler bile, özellikle oldukça hassas olan dokular kesildiği zaman –örneğin deri veya testislere yakın bölgeler kesildiği zaman- davranışsal ve fiziksel olarak acı işaretleri gösterdiklerini bildiğimiz zaman daha az şaşırtıcı olacaklardır.

Bu bölümde özetlenen çalışmalar diğer çalışmalarla (örneğin; Finer, 1966; Hoffman, 1959; Kroger, 1957; Kroger & DeLee, 1957; Mason, 1955; Reis, 1966; Wallace & Coppolino, 1960) birlikte hastaların en azından küçük bir kısmında, hipnotik indüksiyon prosedürleriyle birlikte veya onlar olmadan acıyı hafifletmeyi amaçlayan telkinlerin hastaların ameliyata tolerans göstermelerini, endişeyi, korkuyu ve diğer duyguları azaltmalarını ve büyük olasılıkla acının duyumsal hissini azalttıklarını (tam olarak ortadan kaldırmadıklarını) gösterir. Bu sonuçlar, bizim şimdi bakacağımız, acının azaltılmasına ilişkin yapılan son deneysel çalışmaların sonuçlarıyla uyumludur.

Sayfa 92:

ACININ AZALTILMASI İÇİN DENEYSEL ÇALIŞMALAR

 

40 yılı aşkındır birçok araştırmacı telkin edilen analjezi fenomenini laboratuarda inceleyerek ona açıklık getirmeye girişmişlerdir. Bu deneylerde, hassas bir noktadan basma, elektrik şoku, ışımayla yayılan ısı, kol veya bacakların soğuk suya tutulması, bir organa kan akışını engelleme (occlusion of blood supply to a limb), parmağın zayıf kısmına ağır bir ağırlığın uygulanmasını içeren acıya neden olacak çok fazla çeşitte prosedür kullanılmıştır (cf. Barber, 1970). Açıkçası, bu uyarımlarla ortaya çıkılabilecek acı nitelik olarak ameliyat acısından farklı olabilir ve daha az kaygıya ve endişeye neden olabilir. bununla birlikte laboratuarda ortaya çıkarılan bazı acı hissi türlerinin -bir organa kan akışını engelleme (occlusion of blood supply to a limb), parmağın zayıf kısmına ağır bir ağırlığın uygulanması gibi- bazı ameliyat prosedürlerinde görülen acı kadar yoğun olduğu görülmüştür.

Laboratuarda üretilen acı hissi, genel olarak doktorun neşterinden  daha az kaygıya ve korkuya neden olmasına rağmen, bazı hastaların ilaç almadan ameliyata nasıl girebildiklerini açıklama konusunda, laboratuar çalışmalarından bazı sonuçlar çıkarmak mümkündür. Destekleyici bilgiyi incelemeye devam etmeden önce bu genellemelerden kısaca bahsedelim.

  1. Analjezi veya acı azaltmak için verilen açık ya da imalı telkinler, hipnotik indüksiyon prosedürünün uygulanıp uygulanmadığına bakılmaksızın, bildirilen acı hissini düşürmede etkilidirler.
  2. Hastaların acı veren uyarım sırasında dikkatleri dağıtıldığında bildirilen acı azalır.
  3. Hastalara, -örneğin kolun bir lastik gibi olduğu- gerçekten meydana gelseydi acı hissiyle bağdaşmaz durumları hayal etmeleri sağlandığında daha az acı belirtirler.
  4. Endişeli olmayan hastalar endişeli ve tasalı hastalardan daha az acı hissini belirtirler.

Bu genellemeleri destekleyen bilgilerin bazılarını inceleyelim.

Anestezi veya Acının Hafiflemesi için Verilen Telkinler

 

Hilgard ve arkadaşları (Hilgard, 1967; Hilgard, Cooper, Lenox, Morgan & Veovodsky, 1967; Morgan, Lezard, Prytulak & Hilgard, 1970) anestezi telkinleri alan hipnotik hastaların anestezi telkinleri almamış kontrol deneklerinden daha az acı hissettiklerini belirttiklerini ileri süren daha önceki çalışmaları doğrulamışlardır. Bununla birlikte, yapılan son çalışmalar (Barber, 1969a; Evans & Paul, 1970; Spanos, Barber & Lang, 1969), daha sonra tartışılacak,  hipnoz olmamış hastaların anestezi telkinlerine tabi tutulmaları durumunda, aynı anestezi telkinlerine maruz bırakılan hipnotik denekler kadar acı hislerinde azalma olduğunu göstermişlerdir.

Sayfa 93:

Barber (1969a) iki denek grubuna benzer anestezi telkinlerini (“Elin uyuştu ve hiçbir şey hissetmiyor…”) kullandı. Gruplardan biri standart hipnotik indüksiyon prosedürüne maruz bırakıldı diğer grup ise bırakılmadı. Acı uyarımı parmağın zayıf kısmına uygulanan ağır bir ağırlıktı ve bir dakika sürdü. Hiçbir telkinin verilmediği kontrol grubuyla kıyaslandığında, anestezi telkinleri hipnotik deneklerde ve hipnotize edilmemiş deneklerde etkiliydi. Dahası, hem hipnotik hem de hipnoz olmamış deneklerde acının büyüklüğü yaklaşık olarak aynıydı.

Spanos, Barber ve Lang (1969) aşağıdaki sonuçları doğruladı. Bu araştırmacılar anestezi telkinlerini (“Elin uyuşuk ve hiçbir şey hissetmiyor …”) hem standart hipnotik indüksiyon prosedürüne maruz bırakılan hem de bu prosedürlere maruz bırakılmayan deneklere uyguladılar. Acı uyarıcı faktör yine parmağın zayıf kısmına uygulanan ağır bir ağırlıktı. Hiçbir telkin almamış kontrol gruplarıyla tekrar kıyaslandığında, anestezi telkinleri hipnotik ve hipnoz olmamış denekler tarafından bildirilen acıda aynı derece azalma sağlamada etkiliydiler. Anestezi telkinleri almış hipnotik ve hipnoz olmamış deneklerin çoğunda nakledilen acıda çok az bir düşüş olduğu ve bu deneklerin dörtte birinde orta derecede bir azalmanın olduğu görülmüştür (10 puanlık bir skalada 3 veya daha fazla puan).

Evans ve Paul (1970), elin 0 derecen 2°C ‘ye buzlu suya daldırılmasıyla acının meydana geldiği bir deneyde yukarıdaki sonuçları cross-validate etmişlerdir. Hipnotik indüksiyon prosedürlerine tabi tutulan ve indüksiyon prosedürlerine maruz bırakılmayan deneklere anestezi telkinleri (“Elin hiçbir şey hissetmiyor artık…”) verildi. Diğer deneklere, kontrol grubuna konulan deneklere, anestezi telkinleri verilmedi. Anestezi telkinlerini alan hipnotik denekler ve hipnotik indüksiyon prosedürlerine maruz bırakılmamış denekler kontrol grubundan daha az acı hissettiklerini bildirmişlerdir. Ayrıca, hipnotik indüksiyon prosedürü acıyı azaltmada ilgisizdi; anestezi telkinlerini alan iki gruptaki denekler -hipnotik denekler ve hipnotik indüksiyon prosedürlerine maruz bırakılmamış denekler- aynı derecede acının azaldığını bildirdiler.

Klinik çalışmaları aynı zamanda, hipnotik indüksiyon prosedürleri olmadan verilen imalı acı hafifletme telkinlerinin hastaların önemli bir kısmında acıyı azaltmada  etkili olduklarını kanıtlamıştır. Örneğin, yatıştırıcı bir ilaç acı hafiflemesinin beklenildiği implikasyonuyla birlikte verildiğinde acı azalır. Beecher ……………………….

Sayfa: 96

Beecher, 1959; Cattell, 1943). Başa çıkılması zor bir acıyı azaltmak için düzenlenen nörosurgical prosedürlerin bile, prefrontal lobotomy gibi, acı duyumlarını önemli derecede değiştirmeden kaygıyı ve korkuyu azalttıkları görülür.

Kaygıda ve korkudaki azalmanın tüm acı duygusunu etkileyici bir şekilde azalttığı görülür. Birçok araştırmacı Ostenasek’in şu konudaki yargısında “….acı duyulacağı korkusu yok edildiğinde, acı algısı dayanılmaz olmaz.” hem fikirdirler.

İmplikasyonlar

Kısacası, acıyı azaltabilen çok fazla çeşitlikte yöntemin olduğu görülür. Yukarıda bahsedilen değişkenler hipnozla ilişkilendirilen acının azaltılmasını sağlamada önemli bir rol oynar. Bu savı açıklamak için, distraction’un etkilerine kısaca bir bakalım. Hipotez şu: Distraction’un “hipnotize olmuş” deneklerde acının azaltılmasında önemli rol oynadığı yıllar önce Liebeault (1885) tarafından ileri sürülmüştür. Hipnotik deneklerde acının azaltılmasında telkinler etkili olduğunda, kişinin dikkatinin acıya ilişkin şeylerden ziyade başka fikirlere veya düşüncelere çekilmesi gerekir. Aynı sonuca August tarafından, çocuk doğumu sırasında 1000 hasta üzerindeki geniş ölçekli bir araştırmada da ulaşılmıştır. August, hipnotik indüksiyon prosedürler ve telkinlerin çocuk doğumu sırasında “acı tepkilerden hoş düşüncelere doğru dikkatin dağılması” derecesine kadar etkili oldukları sonucuna ulaştı (s: 62).

Tabi ki, hipnotik durumlarda acının azaltılmasında distraction tek faktör değildir ve en önemli faktör de olmayabilir. Hipnotik denekler, açık ya da imalı bir şekilde, acının azalacağı ve kaygıyı ve korkuyu azaltmak için bir sürü girişimin yapıldığı bir prosedüre gireceklerine inandırılır. Dahası, değişik türlerde telkinler ve yönergeler verilir ve bu telkinlerin bazıları acıyı azaltmada etkili olan “bilişsel stratejilere” neden olabilirler. Hatta hasta ve doktor arasında kişiler arası yakın ilişkiler var olabilir. Bu ilişki, hastalardan edinilen acı hissi raporları etkileyebilir (Barber, 1970, s: 239-240; Egbert, Battit, Turndorf & Beecher, 1963; Egbert, Battit, Welch & Barlett, 1964).

İleri Araştırma için Öneriler

Acının azaltılmasında birçok değişken önemli rol oynadığını söylememize rağmen bazı sorular yanıtsız kalmıştır. Önemli sorulardan biri de kişisel farklılıklarla ilgili olabilir. Bazı insanlar, diğer duyumlara tepki gösterdikleri gibi acıya da aynı şekilde tepki göstererek ve özellikle ondan sıkılmıyorlarmış gibi yaparak acıya karşı ayrı bir tutumu kabul edebiliyorlarmış gibi görünebilirler. Diğer taraftan, diğer insanlar da acıya karşı aşırı duyarlı olabilirler ve aşırı bir biçimde acı veren nispeten küçük bir uyarımdan rahatsız olabilirler. Bu alandaki temel araştırma problemi, bu farklılıklara neden olan değişkenleri tanımlamaktır. Bu değişkenler belirlenebilirse, çok sayıda insan acı veren uyarımlara katlanabilmeleri için eğitilebilirler (10. Bölüme bakınız).

Sayfa 97:

Bu alanda bazı başarılar daha önceden elde edilmişti. Deneysel kanıtlar deneğin endişesini azaltarak, acıyı kontrol edebileceklerini hastaların ümit etmesini sağlayarak, deneklere acı hissiyle uyumsuz olan durumları hayal etmelerini sağlayarak, deneklerin dikkatini dağıtarak ve acı hafiflemesi için telkin yönelterek acının azaltılabileceğini göstermişlerdir. Açıkçası, acıyı etkili bir şekilde kontrol etmede bu değişkenlerin kullanılması için daha fazla ek çalışmanın yapılması gerekir. Örneğin, distraction’ın (dikatin dağıtılmasında) gerçekleşmesinde hangi öğeler en çok etkilidir? Acıya katlanmayı öğretmek için yararlı değişkenler nasıl uygulanabilir? Acıyı kontrol etmeyi insanlara öğretmeyi hedefleyen ön çabalar 10’ncu bölümde ele alınmıştır.

ÖZET

Hipnozla ilişkilendirilen en önemli fenomenlerden biri de onun ameliyat acısının kontrol etmede kullanılmasıdır. Bu bölümde, deri hariç, dokuların ve organların çoğunun doktorun neşterine karşı oldukça duyarsız olduklarının önemini belirterek bu etkileyici fenomene yer vermeye çalışılmıştır. Bazı insanlar, ilk kesimde derinin uyuşması için Novocain gibi lokal anestezi kullanılırsa ameliyatın yapılmasına dayanabilirler. Ek olarak, deneysel kanıtlar ve klinik çalışmaları hastaların, endişeleri ve korkuları düşük seviyede olduğu zaman, yani duruma karşı pozitif tutumları, motivasyonları ve beklentileri olduğunda, dikkatleri başka şeylere odaklandığında, acı azalması veya analjezi için telkinler verildiğinde, acının hafiflemesi için uyarılan beden uzvunun bir lastik gibi veya uyuşmuş yada hissiz olduğunu düşünmeleri ve hayal etmeleri gibi “bilişsel stratejiler” kullandıklarında, ameliyat acısına katlanabildiklerini gösterir. Lozanov (1967) ve diğerleri (Freemont-Smith, 1950; Sampimon & Woodruff, 1946, Tuckey, 1889, s: 725-726)  tarafından tanımlanan hipnotik durumlarda veya hipnotik olmayan durumlarda ve akupunktur durumlarında (Bkz. Ek A) bu faktörlerden bazıları veya çoğu mevcut olduğunda bazı insanlar ameliyat acısına katlanabilirler(5).

Sayfa 98:

NOTLAR

(1) İnsan vücudunun çoğu dokusu ve organları kesilmeye oldukça duyarsız olmalarına rağmen, doktorun ameliyat için deride ve özellikle conjunctiva’da, ağzın ve yutağın üst kısımlarındaki mukoza, boğazın üst yüzeyi ve cenital bölgenin katmanlı mukozası gibi diğer dış dokulardaki kesimi acı hissedilmesine neden olur. Derin fascia, periton, periostium, tendonlar ve rektum gibi az sayıdaki derin dokuların kesildikleri zaman incindikleri görülür (Lewis, 1942).

(2) Günümüzün diğer araştırmacıları ameliyat sırasında hipnozu lokal anesteziyle birlikte kullanmışlardır. Örneğin, Van Dyke’ın (1965) bize sunduğu vakada 9 yaşındaki bir çocuk çenesinde bulunan ve köpek dişinin gelişimini engelleyen bir bony kist için ameliyat edilmiştir. Ameliyattan önce çocuğa iki kere eğitim seansı verilmiştir. Operasyondan hemen sonra, acıyı azaltmayı hedefleyen hipnotik indüksiyon prosedürlerine ve telkinlere maruz bırakılmıştır. Ameliyat öncesi hiçbir ilaç kullanılmamakla birlikte, miktarı tam olarak belirtilmemiş Novocain ameliyattan hemen önce verilmiştir, bu durum acı hafiflemesinin ne dereceye kadar hipnotik indüksiyon prosedürlerinden veya acıyı azaltma telkinlerinden ya da Novocain’in etkisinden kaynaklandığını belirlememizi zorlaştırır. Benzer olarak, Van Dyke acıyı hafifletmede hipnoz ve telkinlerin etkilerinin 5 cc. Novocain’in etkisiyle karıştığı kadın vulvar orifice (episiotomy) ‘nin cerrahi kesimini gerektiren başka bir vakayı bize aktardı.

(3) Novocainin kullanılmasına ek olarak hastaya aşağıdaki ilaçlar verilmiştir: 0.10 gm. Pentobarbital, 50 mg. diphenhydramine hydrochloride (Benadyrl), 100 mg. meperidine hydrochloride (Demerol), 0.40 mg. scopolamine ve 50 mg. thiamylal sodium (Surital). Ayrıca, akciğerin analizinde % 0.1 succinylcholine solüsyonundan 100 mg. verilmiştir.

(4) Analizimiz acıyı azaltmada etkili birçok değişkenin olduğunu    göstermiştir. Bu değişkenlerin uyumları fazlaysa, bunların etkilerini gerçek iyileştirmede, exorcism’de (duayla kötü cinleri kovmada), akupunkturda ve acının zahiri olarak azaltıldığı diğer durumlarda görebilmeliyiz. Ek B’de, bu bölümde bahsedilen değişkenlerin ameliyat acısını azaltmada kullanılan bu tekniği anlamada yardımcı olup olmadığını görmek için bu tekniklerden birine –ameliyatlarda akupunkturun kullanılmasına- bakacağız.

(5) Bu bölümde, ameliyat acısına odaklandık. Diğer acı türleri –labor pain, ameliyat sonrası acı ve kanserle hissedilen acı- üzerinde hipnozun ve telkinlerin etkileri Barber tarafından tartışılmıştır (1970, 5. Bölüm).

  1. BÖLÜM

 

Hipnoz Gösterimi (Sahne veya Eğlence Hipnozu)

Sayfa 99:

Hipnoz konusuna yabancı çoğu kişinin ve birçok psikologun hipnoz gösterilerinde deneklerin özel bir durumda oldukları için (“hipnotik trans”) çok özel bir şekilde davrandıklarına inandıkları görülür. Aslında, “hipnotik trans” hakkındaki eski inançların birçoğunun hipnoz gösterimlerinde gözlemlenen performanstan kaynaklandığı aşikardır. Bununla birlikte, dış görünüş bazen aldatıcıdır, özellikle gösterimler sırasında olanlar. Hipnoz gösterimi sırasında gerçekten neler olduğuna yakından bir bakalım.

Hipnoz gösteriminin en önemli prensibi gösterimi yapan kişinin (stage performer) denekleri çok dikkatli bir şekilde seçmesidir (Meeker & Barber)¹. Gösterimi yapan kişi, sadece telkinlerle birlikte düşünmeye ve hayal kurmaya;  isteklere ve komutlara uymaya hazır kişileri şovunda kullanır. Yönergelere yanıt vermeye hevesli denekleri seçmek için gösterimi yapan kişi tarafından kullanılan prosedür çok açıktır. Sahneye gelmeye gönüllü kişilere birkaç test yönergesi uygulanır. Test yönergeleri geniş ölçüde değişmekle birlikte genel olarak kol-bacak sertliğini ve elin sıkıca tutulmasını içerir. Örneğin, gösterimi yapan hipnotist gönüllülere ellerini çok sıkı bir şekilde tutmalarını söyler ve daha sonra tekrarlı bir şekilde ve üzerine basa basa ellerinin sert, katı, birbirine yapışmış olduğunu ve birbirinden ayrılamayacağını söyler. Hipnotist yalnızca test yönergelerine cevap veren kişileri –yani, hipnotist “Şimdi ellerini gevşek bırakabilirsin ve onları açabilirsin” diyene kadar ellerini sıkı sıkıya tutan kişileri– seçer.

Gönüllülerin çoğu ilk testi geçtiklerinden dolayı, gösterim hipnotistinin bu anda elinde birçok denek olur. Bunu takiben, ikinci bir test yönergesi uygulanır ve gerekirse üçüncüsü de uygulanır. Gösterimi yapan kişi, deneğin ağzını açamayacağını, ayağını hareket ettiremeyeceğini veya kapalı gözlerini açamayacağını telkin edebilir. Testlerin birini veya hiçbirini başaramayan gönüllüler seyircilerin arasına tekrar gönderilir ve geriye yalnızca bütün test yönergelerini geçen denekler kalır.

Sayfa 100:

Hipnoz Gösterimi Ansiklopedisi, (McGill, 1947, s: 181-182 ve s: 252) gösterim yapan hipnotistin beceriksiz deneklerden sahneyi sessiz bir şekilde terk etmeleri için kulaklarına fısıldayarak kurnazlıkla onlardan kurtulması gerektiğini vurgular. Ansiklopedi ayrıca, hipnotistin başarılı bir şovu gerçekleştirebilmesi için ilk öğrenmesi gereken şeyin “zayıf” deneklerin elenmesi olduğunu belirtir.

Kısacası, gösterim hipnotisti yönergelerine, isteklerine ve komutlarına cevap vermeye hazır denekleri dikkatli bir şekilde seçer. Hipnotist denekleri, tekrarlı olarak gevşeme, uykulu olma ve hipnoz telkinleri uygulayarak da seçebilir. Ayrıca, gevşeme, uykulu olma ve hipnoz telkinleri diğer test yönergeleri gibi uygulanır. Yani, denek test yönergelerini geçemezse – yani gevşemiş ve uykulu görünmezse – gösterimde kullanılmaz ve seyircilerin arasına gönderilir. Bununla birlikte, hipnotist gevşeme ve derin uyku telkinleri vermek zorunda değildir, böyle yapmasının üç sebebi vardır: (a) bu deneklerden beklenir, (b) bu seyirciyi etkiler, (c) hem alışılmadık hem de önemli olan durumu güçlü bir etkiyle şeklen hipnoz olarak tanımlar.

Bununla birlikte, tecrübeli gösterim hipnotisti tekrarlı gevşeme-uyku-hipnoz telkinlerinin gönüllü deneklerde yüksek derecede telkine yatkınlığı sağlamak için gerekli olmadığını bilir. Lonk (1947) yukarıdaki düşüncenin önemini şu şekilde belirtmiştir: “Hastanın hiçbir aşamada uykulu olmasına gerek yoktur. Çabuk etki altında bırakmak için uyku her zaman gerekli değildir.” (s: 34). Tracy (1952) uygun bir şekilde şunları “İyi bir denek, tıpkı uyanık durumda olduğu gibi birçok telkine çok çabuk şekilde yanıt verir… Gerekli olan her şey hipnotistin güveni ve komut verirkenki ses tonudur” (s: 152) söyleyerek aslında önemli olan noktalara işaret etmiştir. Benzer bir şekilde, Arons (1961) gösterim hipnozunda “uyanık durumun” kullanılmasını ele almıştır ve şunları ifade etmiştir:  “Bu gösterim güçlü bir biçimde hipnotik gösterimi gerçekleştirmek için hipnotik ‘transın’ gerekli olmadığını gösterir” (s: 10). Aynı doğrultuda, Hipnoz Gösterimi Ansiklopedisi,  “uyanık durumda” doğrudan verilen  telkinlerin, elleri birbirinden ayıramamada, kişinin ağzını kapatamamasında , kişinin adını unutmasında, bir bardak suyla “sarhoş olmada” ve gerçekte var olmayan bir farenin “hayalini görmede” nasıl etkili olduklarından söz etmiştir (McGill, 1947, s: 28).

Gösterim hipnotisti seçtiği deneklerden doğrudan istekte bulunabilir ve onlara komut verebilir – örneğin, “Frank Sinatra gibi şarkı söyle” veya “Sen Frank Sinatra’sın ” – ve denekler bu komutlara takriben uyacaklardır. Deneklerin uymalarının nedenlerinden bazıları şunlardır: (a) telkinlere, isteklere ve komutlara yanıt verecek denekler dikkatli bir biçimde seçilmiştir. Farklı bir şekilde ifade edersek, gösterim durumuna karşı olumsuz tutumları, motivasyonları ve beklentileri olan denekler ve gösterim performansı için telkinlerin konularını düşünmeye ve hayal etmeye isteksiz olan denekler veya denek seçimi sırasında elenen denekler zaten sahneden uzaklaştırılmıştır.

Sayfa 101:

(b) Gösterim hipnotistinin oldukça etkileyici bir hipnotist olduğu ve prestiji olduğu ilan edilmiştir ve seyircilerin hipnotiste karşı beklentileri yüksektir. (c) Gösterim yapan kişi seçtiği denekleri dikkatli bir biçimde gözlemler ve en fazla motive olmuş kişiye ve en dışa dönük kişiye Frank Sinatra gibi şarkı söylemesini sorar. (d) Denek, hevesli ve ondan şarkı söylemesini bekleyen bir seyirciyle karşılaştığından ve diğer meraklı denekler tarafından çevrelendiğinden bu baskının üzerinden gelmede ve gösterimi yapan kişiye “Şarkı söylemeyeceğim” veya “Ben Frank Sinatra değilim” deme konusunda oldukça kararsız olacaktır. Nelson (1965, s: 30) deneğin bir isteği veya komutu reddetmede zorlanacağını çünkü reddederse diğer denekler arasında “hold out” gibi duracağını belirtmiştir. Ayrıca Nelson (1965 s: 30) “harekete kendini kaptıran” ve “neşeli fikirlerle ilgilenen” deneğin hipnotize olmuş deneğin bir parçası gibi davrandıklarından, ve “arkasına saklanacak mükemmel bir kalkana” sahip olduklarının farkına vardıklarından, yani “hipnoz” durumunda olduklarının– eğer acayip aptalca hareketler yaparlarsa, seyircinin alkışıyla pohpohlanacaklarını ve en iyi performans için diğer deneklerle yarışacaklarından – söz etmiştir.

Gösterim hipnotistinin, gösterim durumunda mevcut olan sosyal psikolojik değişkenleri kullandığı belirtilmelidir. Hipnoz Gösterimi Ansiklopedisi, bu değişkenlerden bazılarını aşağıdaki gibi tanımlar: gösterim hipnotisti lider veya gösterim yönetmeni görevlerini alırken, deneğin rolü oldukça uysaldır; seyircinin dikkati ve beklentisi denek üzerinde yoğunlaşmıştır; denek gösterimdeyken kendini tedirgin ve sabırsız hisseder; ve ışıktan, müzikten, perdelerden ve diğer sahne dekorlarından kaynaklanan yardımcı bir sahne “atmosferi” vardır (McGill, 1947, s: 257). Ansiklopedi, aynı zamanda bazı deneklerin taklit ettiklerini ancak taklidin “istemli bir aldatma” olmadığını tam tersine “şovun gerçekleşmesine yardım etmekten” ileri geldiğini vurgulamıştır(McGill, 1947, s: 257).

İzleyicinin, gösterim hipnotistinin deneklere söylediği her şeyi her zaman duymadığı da belirtilmelidir. İzleyici biraz uzakta kaldığından, gösterimi yapan kişi “Frank Sinatra gibi şarkı söyle”  gibi cümleleri seyircinin duymasını deneğin kulağına fısıldayarak ya da mikrofonunu kapatarak  engelleyebilir. İzleyicinin “Sen Frank Sinatra’sın” gibi olabilecek cümleleri duymasına izin verilecektir. Başka bir deyişle, aslında denek hipnotistin şarkıcıyı taklit et isteğine doğrudan cevap verirken, hipnotist bu durumun deneğin aklının çelindiğinden kaynaklandığına ( yani kendisini Frank Sinatra gibi düşündüğüne) seyirciyi inandırarak onları yanıltabilir.

Hipnoz Gösterimi Ansiklopedisi becerikli bir gösterimcinin, izleyicilerin sahnede vuku bulan etkileşimlerin yalnızca bazılarını duymalarına izin vereceğinin altını çizer.

Sayfa 102: Örneğin, Ansiklopedi, denek beden hükmü için yönergeleri alırken, gösterimi yapan kişi deneğin kulağına şunu fısıldayacağını belirtir: “Kendini serbest bırak ve karşı çıkma. Bana doğru gel…” (McGill, 1947, s: 150) . Ansiklopedi aynı zamanda bu fısıldamaların denek için çok önemli olduğunu çünkü “güveninizin bütün yararını” alır ve bu onu isteklerinizi, yönergelerinizi ve komutlarınızı yerine getirmeye mecbur eder (McGill, 1947, s: 150).

Şimdi, gösterim hipnotistinin seçilmiş deneğe bir hareketi yapmasını – örneğin, “Görünmeyen bir partnerle dans et” – ve deneğin uymayı reddettiği alışılmadık vakalara bakalım. Tecrübeli bir gösterimci bu tür ret cevaplarından rahatsız olmayacaktır. Tipik olarak deneğe sahneyi terk etmesini söyleyecektir ve daha uyumlu bir denekle çalışacaktır. Tabi bu anda, gösterim yapan kişi başka bir taktik kullanabilir. Deneğe “Lütfen oturun ve gözlerinizi kapatın” diyebilir ve seyircinin bu kibar isteği duymasını engelleyebilir. Büyük bir olasılıkla denek bu kibar ricaya uyacaktır, ve denek gözleri kapalı bir şekilde otururken onun üzerinde el hareketleri yapabilir ve seyircilerin duyabileceği yüksek bir sesle “Derin hipnotik bir transa giriyorsun” diyebilir. Bu şekilde, becerikli gösterimci durumu kendi lehine çevirebilir – etkileyici bir şekilde, seyirciyi deneğin çok çabuk bir şekilde “transa” koyduğuna inandırabilir.

Schneck (1958) bazı gösterim hipnotistlerinin seyirciyi alışılmadık olayların da meydana geldiğine inanmalarına yol açan başka bir tekniği – “the failure to challange technique – nasıl kullandıklarını göstermiştir. Bu tekniği kullanırken, gösterimi yapan kişi deneğe bağlı ellerini ayıramayacağını veya kaskatı kolunu bükemeyeceğini telkin edebilir ancak hastaya ellerini çözmeye çalışması veya kolunu bükmeye çalışması dayatılamaz. Bunun yerine, birkaç saniye sonra basit bir şekilde ellerini çözebileceği veya kolunu bükebileceği söylenir. Seyirciler telkinlerin test edilmese bile etkili olduklarını düşüneceklerdir. Schneck (1958) kolun bükülemeyeceğine dair telkin hakkında şöyle bahsetmiştir:

Üzerinde durulması gereken nokta deneğin tepkisinin test edilmesinden çok seyircinin telkine yatkınlığı üzerindeki oyundur. Denek, sadece birkaç saniye için, kolunu kaskatı bir şekilde muhafaza ederken ona aslında kolunu bükemeyeceğini söyleyerek bu etki sağlanır. Bu açık bir şekilde non-sequitur’dur. Bu noktada denekten sözlü ya da herhangi bir tepki istenmez. (s: 175)

Gösterim hipnotisti, deneklerin yapılması oldukça kolay  “şaşırtıcı birkaç hareket” göstermesini sağlayarak şovunu daha heyecanlı ve etkileyici yapabilir.

Sayfa 103:

Örneğin deneklerden birini iki sandalye arasında asılı bırakabilir, bir sandalye deneğin başının ve boynunun altında diğeri de ayak bileklerinin altında olabilir. Denek iki sandalye arasında asılı kalırken, gösterim hipnotisti orkestradan kreşendo çalmasını isteyebilir ya da izleyicileri etkilemek için deneğin “ uyurgezerlik transının üçüncü katalepsi aşamasında” olduğundan dolayı human plank feat davranışları (iki sandalye arasında vücudun uzanması ve vücudun esnemeden bu şekilde kalabilmesi) gösterebileceğini söyleyebilir. Elbette, tecrübeli bir gösterim hipnotisti(ancak bunu seyirciler arasında çok az kişi bilir), herkesin her hangi bir zamanda iki sandalye arasında çok kolay bir şekilde asılı kalabileceğini bilir (bir sandalye başın ve boyunun altında diğeri de ayak bileklerinin altında). Vücut asılı kalmasına rağmen, bilhassa zor bir hareket değildir, özel hiçbir çaba gerektirmez, ve gerçekten de böyle bir durumda kimse düşmez. İki ya da üç dakikadan sonra, boyun kasları yorulmaya başlar ve en normal kişiler hatta “hipnotize olmuş” insanlar dahi   Human plank feat’e (iki sandalye arasında vücudun uzanması ve vücudun esnemeden bu şekilde kalabilmesi)   devam etmek istemez (Barber, 1969b; Collins, 1961).

İzleyiciler yukarıda tasvir edilen “feat’tın” etkisi altında bırakıldıktan sonra, gösterim hipnotisti daha şaşırtıcı olan başka bir “human plank feat” (iki sandalye arasında vücudun uzanması ve vücudun esnemeden bu şekilde kalabilmesi) gösterebilir. Bu sefer de, erkek bir denek iki sandalyenin arasına yerleştirilir, bir sandalye deneğin başı ve omuzlarıaltında olur diğeri de deneğin baldırlarının altına yerleştirilir. Erkek denekten vücudunu sert tutması istenir. Daha sonra, gösterim hipnotisti çekici bir bayandan, sandalyelerin üzerinde uzanan deneğin göğsünün üzerinde dimdik durmasını ister. Sonra bayanı elinden tutar ve deneğin göğsünün üzerine çıkmasına yardım eder. Gösterim hipnotisti, deneğin bayanın ağırlığını kaldırabilmesinin sebebinin deneğin “derin, uyurgezer, hipnotik transta” olmasından kaynaklandığını anlatınca izleyiciler bu durumdan çok etkilenirler. Tecrübeli gösterim hipnotisti, tabi ki, bir insanın iki sandalyenin üzerinde durduğu zaman, yaklaşık olarak 136 kiloyu kaldırabileceğini bilir (ama bunu seyirciler arasında çok az kişi bilir.) Eğer bayan deneğin göğsü yerine “karnına oturursa”, hipnotist çok hızlı bir şekilde bayanın yerini değiştirecektir çünkü denek karnındaki ağırlık yüzünden rahatsız olabilir (hatta iç organları zarar görebilir). Tabi ki, ona söylendiği gibi deneğin göğsüne oturursa, gösterim hipnotisti uzun zaman onu orda tutabilir.

Hipnotist deneğin göğsüne keçe bir yastık (a felt pad) daha sonra da onun üzerine büyük bir taş koyarak ve onu da büyük bir balyozla kırarak gösterimini daha etkili yapabilir. Bu gösteri izleyiciye çok etkili gelmesine rağmen, McGill (1947, s: 219) taşın kumtaşından yapıldığını ve kolayca kırıldığını belirtir. Denek, göğsünün üzerinde küçük bir sarsıntı hisseder çünkü darbenin etkisi deneğin göğsünün üzerindeki keçe yastığı sayesinde ve taşın kendi içindeki eylemsizlikten (inertia) dolayı azalır (McGill, 1947, s: 219)

Sayfa 104:

Diğer sahne gösterimleri – örneğin, “anestezi” testleri – görünüşte oldukları gibi değillerdir. Gösterim hipnotisti seçtiği deneklerden birine kolunu yatay bir şekilde uzatmasını söyledikten sonra, tekrarlı olarak elinin katı, uyuşuk ve hissiz olduğunu söyleyebilir. Gösterim hipnotisti, deneğin telkin edilen duyarsızlığı hissedip hissetmediğiyle ilgilenmek zorunda değildir çünkü göstermek üzere olduğu şey deneğin telkin edilen etkiyi yaşayıp yaşamadığından bağımsızdır. Gösterimi yapan kişi bir kibrit veya bir çakmak alır daha sonra alevi deneğin avucunun yakınına veya üzerine koyar sonra da alevi deneğin avucunun üzerinde yavaşça gezdirir. Bu gösteri seyirciyi etkilemesine rağmen, gösterimi yapan kişi alevin yavaş gezdirildiği sürece deneğin avucunun yakınına veya üzerinde tutulsa da yakıcı hiçbir etkisinin olmayacağını bilir. Denek, ateşi hissetmesine rağmen bu onun için çok rahatsız edici bir durum değildir. Herhangi bir insan bu acıya katlanabilir ve bunun yakıcı hiçbir etkisi yoktur (Meeker & Barber, 1971).

Daha sonra, gösterimi yapan kişi temiz bir iğneyi alıp çok hızlı bir şekilde deneğin kolunun ortasındaki gevşek deriye batırabilir. Sahne hipnotisti, deneğe haber vermeden ve genellikle deneğin gözleri kapalı olduğunda, bunu hızlı bir şekilde yapmayı öğrenmiştir (McGill, 1947). Hipnotistler, parmak uçlarının ve elin birçok kısmının iğne batmasına çok duyarlı olmasına rağmen, kolun etli (fleshy) kısmının buna karşı çok duyarsız olduğunu bilirler. Hasta, en fazla, kolunda çok kolay bir şekilde katlanabileceği küçücük bir iğnelenme hissedecektir: hastanın dikkati dağıtılırsa onu hiç hissetmeyebilir de. Bu gösterimi etkileyici yapabilmek için gösterimi yapan kişi büyük başlıklı ama küçük bir iğne kullanır.

Yukarıda bahsedildiği gibi, gösterim hipnozunda deneklerin telkin edilen şeyleri yaşaması öncelikli konu değildir. Ayrıca Nelson (1965, s: 29-31) becerikli bir gösterim hipnotistinin deneklerinin “hipnotize olup olmadıklarıyla” ilgilenmediğini açık bir şekilde belirtmiştir. Gösterim hipnotisti, işbirliğine yanaşmayan denekleri elerse ve dikkatli bir şekilde sadece yardımcı olmak isteyen denekleri seçerse, deneklerin “hipnotize olup olmadıklarına” veya telkin edilen şeyleri yaşayıp yaşamadıklarına aldırmaksızın eğlenceli şovunu devam ettirebilir.

ÖZET

Hipnoz konusuna yabancı birçok kişinin ve çoğu psikologun hipnoz gösterilerinde deneklerin özel bir durumda oldukları için (“hipnotik trans”) çok özel bir şekilde davrandıklarına inandıkları görülür. Bu inanç yanıltıcıdır. Gösterim hipnozunun temel prensibi, gösterimi yapacak kişinin telkinlerine yanıt vermeye ve isteklerini ve komutlarını uygulamaya hazır kişileri dikkatli bir şekilde seçmesidir. Dahası, durum üzerine basa basa (vurgulu bir biçimde) hipnoz olarak tanımlandığından, arzu edilen ve beklenen telkinlere, isteklere ve komutlara itaat seçilen bütün denekler için açıktır. Ek olarak, gösterim durumunun özel niteliği – “neşeli” bir atmosferle birlikte izleyicinin her bir denek üzerindeki beklentisi – itaati sağlamada yardımcıdır. Sahne durumunun bu tür yanları görünürde şaşırtıcı birçok davranışın sergilenmesini sağlamasına rağmen, gösterim hipnotisti bazen şovun etkileyiciliğini artırmak için şu teknikleri kullanabilir: “özel fısıltılar” tekniği, “failure to challenge tekniği” ve aslında yapılması kolay ancak çok “şaşırtıcı” görünen bir ya da birçok “marifet” ( human plank feat ve iğne testi gibi).

NOTLAR

¹Gösterim hipnozunun prensiplerini açık ve net bir şekilde ifade edilmesinde William Meeker’in çok değerli yardımları için ona son derece minnettarız.

  1. BÖLÜM

Kişinin Yetenekleri ve Potansiyelleri için İmplikasyonlar

Hipnoza yaklaşımları bakımından, bilişsel-davranışsal bakış açısı olarak adlandırılan alternatif bir yaklaşımla geleneksel yaklaşımı birbiriyle mukayese ettik. Bu iki yöntem arasındaki farklılıkların bir kısmını hipnotik davranışların doğası, davranışları ortaya çıkarmada etkili olan koşular ve onların uygulamasında kullanılan arabulucu değişkenler bakımından inceledik. Geleneksel “hipnotik trans” yöntemiyle ilgili asıl büyük sıkıntı, bu yaklaşımın devamlı olarak  normal insanlarda var olan bilişsel-davranışsal yetenekleri küçümsemesidir. Bu bölümde, bu yeteneklerin ne olduğunu ve nasıl daha da geliştirebileceğini daha detaylı olarak inceleyeceğiz.

İlk olarak, genellikle normal repertuarın dışında gibi görünen çok çeşitli yetenekleri olan ancak “hipnotik transta” olduğu söylenemeyecek kişileri gösteren bilgiyi sunacağız. Bu yetenekler şu becerileri içerebilir (a) acıyı kontrol etme, (b) daha önceki olayları unutmuş gibi hissetme, (c) gece rüyalarını kontrol etme, (d) deri sıcaklığını kontrol etme, (e) görüş keskinliğini artırma ve (f) alerjik tepkileri kontrol etme. Bu bölümün ilk kısmında bu yetenekleri inceleyeceğiz. İkinci kısımda, insanların kendi yeteneklerini ve potansiyellerini kullanmada onları eğitmeye yarayabilecek bazı spesifik yöntemleri ele alacağız.

ACIYI KONTROL ETME

  1. Bölümde değinildiği gibi, anestezi veya analjezi için telkinlerin verildiği bazı hipnotik denekler ve aynı zamanda bazı kontrol denekleri normalde acı veren bir uyarıma maruz bırakıldıklarında endişeli ve stresli görünmezler.

S: 110.  Bu alandaki araştırmalarımızda (Barber, 1969a; Barber & Hahn, 1962; Spanos, Barber & Lang, 1969), hemşirelik öğrencileri veya kolej öğrencileri ilk olarak acı veren bir uyarıma maruz bırakıldılar; uyarım hem parmağın üzerine ağır bir ağırlık uygulanmasıyla (Forgione & Barber, 1971) hem de elin buzlu suya daldırılmasıyla gerçekleştirildi. Daha sonra denekler, acı veren aynı uyarımlara karşı tepkileri için ikinci bir kez test edildiler. İkinci test yapılmadan önce, deneklerin yarısı standart hipnotik indüksiyon prosedürüne maruz bırakıldılar ve kontrol denekleri olarak kullanılan diğer denekler ise hipnotik indüksiyona maruz bırakılmadılar. Rasgele seçilen hipnotik deneklerden ve kontrol deneklerinden bazılarına ilkiyle tıpa tıp aynı olan ikinci bir acı testi uygulandı. Diğer hipnotik ve kontrol deneklerine ise ikinci bir acı testi (a) uyarım sırasında başka şeyleri veya mutluluk verici şeyleri düşünme telkinleri ya da (b) uyarım verilen bölgenin uyuşuk veya duyarsız olduğunu hayal etme telkinleri verildikten sonra uygulandı. Bahsedilen son iki telkinden herhangi birini alan hipnotik denekler ve kontrol denekleri genel olarak rapor edilen acı hissinde hiçbir telkinin verilmediği gruba nazaran bir azalma gösterdiler. Yani, son iki telkinden herhangi birini alan hipnotik deneklerin ve kontrol deneklerinin çoğu acı hissinde orta derecede bir azalma olduğunu, küçük bir kısmı da hiç acı hissetmediklerini rapor ettiler. Buna karşılık, hiç telkin almayan denekler uyarımın acı verici olduğunu rapor ettiler.

Neden hipnotik deneklerden ve kontrol deneklerinden bazıları hissettikleri acıyı azaltmada başarılı oldular? Yukarıda özetlenen araştırmalara ve acıya ilişkin diğer araştırmalara (Barber & Cooper, 1972; Brown, Fader & Barber, 1973; Chaves & Barber, basıma hazırlanmakta) değindikten sonra, şu sonucu çıkardık: acı veren uyarıma katlanabilen denekler genellikle spesifik bir “bilişsel strateji” uygularlar; örneğin, bilinçli olarak diğer şeyleri düşünürler veya vücudun uyarılan kısmının lastik gibi olduğunu düşünürler ve hayal ederler, o bölgeye Novocain enjekte edilmiş veya o kısmın uyuşuk ve hissiz olduğunu düşünürler. Daha ileri bir araştırmada bu hipotezi test edeceğiz. Bu alandaki araştırmamızın bir parçası olarak, insanlara acıya katlanmalarını öğretmede yararlı olabilecek yöntemleri geliştirmeye başlayacağız. Bu doğrultudaki ilk çalışmamız bu bölümün ikinci kısmında tanımlanmıştır.

UNUTKANLIK (AMNEZİ )

Genel olarak kişi “hipnotik transta” iken “derinleştikçe”, unutma telkinleri verildiğinde daha fazla olayı unutacağı sanılır (cf. Wolberg, 1972, s: 152).

Sayfa: 111. Bilişsel-davranışsal bakış açısına dayanarak telkin edilmiş alternatif amnezi kavramları sunabiliriz. Örneğin bir alternatif görüş şunu varsayar: her şeyi unutmak için telkinler verildiğinde test durumuna karşı olumlu tutumları, motivasyonları ve beklentileri olan bir hipnotik denek ve aynı zamanda bir kontrol deneği olayları düşünmemeye çalışır (düşünmeye izin vermez). Bu alternatif bakış “hipnotik trans” kavramından daha tutarlıdır. Unutma telkinlerinin hipnotize olduğu söylenen denekler kadar kontrol deneklerinde de etkili olduğu görülmüştür (Barber & Calverley, 1966b; Norris, 1971; Spanos & Ham, 1973; Thorne, 1967, 1969; Thorne & Hall, 1969).

Bu alternatif düşünce, birçok çalışma dizisinde gerçekleştirilen görüşmelerden de biraz destek almıştır (Barber & Calverley, 1962; Blum, 1961; Hilgard, 1965; White, 1941). Bu görüşmelerde olayları unutma telkinlerini alan denekler unutkanlıklarına aşağıdaki gibi atıfta bulundular:

“Onun üzerine geri dönmek gibi bir niyetim olmamıştı.”; “Zihnim onu düşünmek istemiyor.”; “Onu söyleyebilmeden hatırlayabilirdim. İçimde bir ses şunu söyledi ‘Her zaman ne olduğunu biliyorsun’. Kısmen biliyordum da bilmiyordum da”(White, 1941).

“… Onu biliyorum ancak onun hakkında düşünemiyorum – ne olduğunu biliyorum ama üzerinde düşünmeden önce kendimi durduruyorum” (Blum, 1961, s: 162).

“(Diğer şeyleri) düşünerek onu kafamdan attım”; “konuları unutulacak “grup” gibi gruplara ayırdım”; “kendi kendime sadece ‘unut’ dedim” (Barber & Calverley, 1962, s: 377).

Hilgard (1965) bu konudaki bilgilerini aşağıdaki gibi özetlemiştir.

Deneklerden bize amnezinin nasıl bir şey olduğunu anlatmalarını sağlamaya çalıştık. Sık sık makul bir şekilde birilerinin adını hatırlamaya çalışırken ismin gelmediğini kendilerini çaresiz hissettiklerini söylerler, ancak bir sürü şekli vardır. Bazıları aktiviteleri “görür” ancak onu kelimelerle ifade edemez; bazıları hatırlamak için çaba sarf etmek istemediklerini söyler. Birçoğu “hemen hemen” hatırladıklarını, hayal meyal orda bir şeyler olduğunu, su yüzüne çıkmak üzere olduğunu söylerler. (s: 180-181).

Burada kullanılıyor gibi görünen bazı bilişsel olaylar Pattie (1965b) tarafından “hatırlamaya çalışmaktan ziyade kişinin kendisini başka şeylerle meşgul etme girişimi” ve Rosenberg (1959) tarafından “dikkatsizliğe güdümlü” ve unutulacak olayların “kuvvetli bir şekilde  bastırılması” olarak kavramsallaştırılmıştır. Bu tür bilişsel olaylar göründüğü kadar zor olmayabilir. Örneğin, okuyucu vurgulayarak kendisine dün gece saat 2:30’da ne yaptığını hatırlamadığını söylerse, olayları sadece bilinçli olarak geçmişi düşünmek için çaba sarf ederse hatırlayabilir. Eğer dikkatini şu ana verirse ve geçmişi düşünmek hiçbir çaba sarf etmezse dün gece saat 2:30’da ne yaptığımı hatırlayamıyorum duygusuna kapılabilir.

S: 112:

Telkin edilen unutkanlık bazen geçmiş olaylara yönelik onları düşünmeme isteksizliğiyle ilgili olabilir, aynı zamanda bazen bilişsel süreçlerden farklı olayları gerektirebilir. Örneğin, amaç odaklı hayal etmeyi gerektirebilir – yani, materyali anımsayamamaya neden olmaya yatkın bir durumu hayal etme. Son zamanlarda yapılan 6. Bölümde bahsettiğimiz bir araştırmada (Spanos & Ham, 1973), hipnotik denekler ve aynı zamanda gözleri kapalı  task motivated (göreve-yönergeye motive edilmiş) deneklere seçici amnezi için – 4 rakamını unutmaları – için telkinler verildi. Telkini geçen deneklerin çoğunun amaç-odaklı hayal etmeyi kullandıkları görüldü; örneğin, tipik bir denek ilk olarak tahtanın üzerinde rakamların 1 den 10 a kadar yazılı olduğunu gözünde canlandırdığını ve daha sonra 4 rakamının silinmiş olduğunu hayal ettiğini söyledi. hipnotik denekler veya task motivated (göreve-yönergeye motive edilmiş) denekler bildirdikleri unutma derecesinde ya da amaç odaklı hayal ettiklerini aktarma eğilimlerinde birbirinden hiçbir şekilde farklı olmadılar.

Telkin edilen amnezide kullanılan spesifik bilişsel süreçleri tam olarak belirlemek için daha fazla araştırmanın yapılması gerekir. Bilişsel süreçler belirlendiği zaman, ortalama insan yetenekleri içerisinde olacaklarına inanıyoruz – kişi “hipnotik transta” olduğu zaman bilişsel olayları daha iyi bir şekilde uygulayacağını düşünmek gereksiz olacaktır.

RÜYANIN KONTROL EDİLMESİ

Bir dizi çalışmada (Barber & Hahn, 1966; Stoyva, 1961; Tart, 1963; 1964; Tart & Dick, 1970) denekler hipnotik indüksiyon prosedürüne maruz bırakılmışlardır ve deneklere o gece belirlenmiş bir konu üzerine hayal görmelerine yönelik telkinler verilmiştir. Elektroencephalogram ve hızlı göz hareketleri deneklerin rüya gördüklerini gösterdiğinde, denekler uykularının 1. Aşamasında geceleyin uyandırılmışlardır. Bazı çalışmalarda denekler uykularının 2., 3. ve 4. Aşamalarında uyandırılmıştır. Geceleyin uyandırılan denekler akıllarından neler geçtiğini ya da rüyalarında gördükleri şeyleri rapor ettiler. Çalışmaların her birinde, belirlenmiş konu üzerine geceleyin hayal görmelerine yönelik verilen telkinlerin, belirlenen konuya ilişkin rüya raporlarının verilmesinde etkili oldukları tespit edilmiştir.

Barber ve Hahn (1966) ve Stoyva (1961) tarafından yapılan çalışmalar, hipnotik indüksiyon prosedürlerine maruz bırakılmamış ancak belirlenen konu üzerine geceleyin rüya görmelerine yönelik telkinlerin verildiği kontrol deneklerini kapsamıştır. Her iki çalışmada da gece rüyaları, kontrol deneklerine verilen telkinlerden etkilenmiştir. Barber ve Hahn’ın çalışmasında, seçilen konu üzerine rüya görmelerine yönelik verilen telkinlere kontrol denekleri genellikle hipnotik denekler kadar cevap vermeye istekli olmuşlardır.

Sayfa: 113. Stoyva’nın çalışmasında ise, hipnotik deneklere belirlenen konu üzerinde geceleyin rüya görmelerine yönelik etkili telkinler verilirken, kontrol deneklerine “sırası gelmişken” tarzında önemsiz telkinler verilmiştir; bu vakada, hipnotik denekler telkinlere yanıt vermeye kontrol deneklerinden daha istekli olmuşlardır.

Yukarıda bahsedilen çalışmalar, kişilerin kendi gece rüyalarını kontrol etmek için kullanılabilecek yöntemleri ele alır. Örneğin Barber ve Hahn’ın çalışmasında (1966), rüyalar üzerindeki güçlü etki, kontrol deneklerine uyumadan hemen önce, gece boyunca sürekli olarak belirlenen konu üzerinde düşünmeye çalışmaları ve rüya görmeye çalışmaları söylendiği zaman elde edilmiştir. Bu telkinler gece rüyalarının içeriklerini nasıl değiştirmişlerdir? Bu soruya verilebilecek geçici bir yanıt aşağıdaki iki gerçekle sağlanacaktır: (a) Düşünce işlemleri biz uykudayken durmaz (de devam eder). Aslında, uykudayken dağınık bir şekilde düşünmeye devam ederiz; uyku sırasında gerçekleşen olaylar, gün içerisinde gerçekleşen olaylarla ve özellikle uyumadan hemen önce düşünülen konularla yakından ilişkilidir (Foulkes, 1966). (b) Uyurken görülen rüyalar “psikolojik olarak zihinsel üretimlerden izole edilmiş gibi nevi şahsına münhasır (sui generis) olarak ortaya çıkmaz hatta uyurken zihinsel etkinliğin en canlı ve kolayca hatırlanan kısımlarını oluşturur.” (Rechtschaffen, Vogel & Shaikun, 1963).

Yukarıdaki bahsettiğimiz iki gerçeği ele aldığımızda, belirlenen konu üzerine düşünmeye ve rüya görmeye çalışmalarına yönelik verilen telkinlerin gece rüyalarının içeriklerini aşağıdaki gibi etkilediklerini söyleyebiliriz: (a) Denekler uykuya dalarken ya da gece boyunca herhangi bir zamanda istemli bir şekilde düşüncelerini kontrol ettiklerinde düşüncelerini belirlenen konu üzerine odaklamaya çalışmışlardır. (b) Uyurken gerçekleşen zihinsel olaylar, denek uykuya dalarken gerçekleşen olaylarla ilgilidir. (c) Gece rüyalarının içerikleri bir önceki uyku periyodunda meydana gelen zihinsel aktivitelerle ilişkilidir. Bu varsayımlar, uyumadan hemen önce ya da düşüncelerimizi istemli olarak kontrol edebileceğimiz gecenin diğer saatlerinde spesifik bir konu üzerine maksatlı bir şekilde düşünürsek gece rüyalarımızın içeriklerini etkileyebileceğimizi ileri sürer.

Tart (1963), deneklere yataklarına gitmeden hemen önce verilen telkinlerin bazen denekleri rüyalarının başında uyandırmada, rüyalarının sonlarında uyandırmada ve belki de geceleyin rüyalara harcadıkları zamanı artırmada etkili olabileceği olasılığını ima eden bilgileri sunmuştur. Tart (1970) aynı zamanda, gece yataklarına gitmeden önce seçilen bazı deneklerin sabah uyandırabileceğini gösteren deneysel bilgileri de bize aktarmıştır.

Yukarıda tartışılan bulguları genişletmek için daha ileri çalışmaların yapılması gerekir. Bu alanda yapılacak yoğun bir çalışma, insanların rüyalarının içeriklerini etkileyebilmelerinde, rüyalarının başında veya sonunda uyandırma yeteneği edinebilmelerinde, geceleyin rüyaya harcadıkları zamanı artırabilmelerinde ve daha önceden seçilmiş deneğin sabahleyin uyandırılabilmesinde kullanılabilecek bazı yöntemleri belirleyebilir.

————————————————————–

Sayfa 114: DERİ SICAKLIĞININ KONTROL EDİLMESİ

Altıncı bölümde özetlenen Harano ve diğerleri (1965) ve Schultz (1926) tarafından yapılan çalışmalar, deri sıcaklığımızda yerel değişiklikler üretme potansiyeline sahip olduğumuzu gösterir. Aynı şekilde, Menzies (1941), bazı deneklerin kol ve bacaklarının sıcaklığıyla ilgili geçmiş olayları hatırlarken vasodilation (deri sıcaklığında yükselme) ve soğukla ilgili olayları hatırlarken vasoconstriction (deri sıcaklığında düşme) gösterdiklerini bulmuştur. Daha önceki bir çalışmada, Hadfield (1920) deri sıcaklığındaki yerel/sınırlı/bölgesel değişikliklerin (localized changes) telkinlerle meydana gelebileceğini göstermiştir. Bu vakada, denek deneyden önce gayretli bir şekilde egzersiz yapmıştır ve el sıcaklıkları 95°F’ a ulaşmıştır. Daha sonra deneğe sağ elinin giderek soğuduğu telkin edilmiştir. Yarım saat içinde sağ elin avuç içi sıcaklığı 68°F’ a düşerken sol elin sıcaklığı 94°F’ a düşmüştür. Daha sonra sağ elin ılıklaştığı yönünde telkinler verildiğinde elin sıcaklığı 20 dakika içerisinde 94° ye yükselmiştir. Bu denek daha önce hipnoz deneylerine katılmasına rağmen, Hadfield bu deney sırasında deneğin “hipnotize edilmediğini” sıcaklık değişikliklerinin tamamen denek “uyanık durumdayken” gerçekleştiğini ısrarla belirtmiştir.

İki çalışma (Green, Ferguson & Walters, 1970; Wenger & Bagchi, 1961) bazı eğitimli yogacıların deri sıcaklığında yerel değişiklikler yapabileceğini göstermiştir. Wenger ve Bagchi’nin sunduğu vakada, yoga yapan kişi yoğunlaşmaya başladıktan on dakika sonra alnında ter oluşturabilmiştir. Yazarlar aşağıdaki bilgiyi vermişlerdir:

Bu adam iki kışı Himalaya dağlarındaki mağaralarda geçirmiştir. Bu geçirdiği zamanda, genellikle yalnızdı ve hayvan derisi hariç çıplaktı, zamanının çoğunu meditasyon yaparak harcamıştır…. Soğuk onun dikkatini dağıttı ve hocası ona sıcağa konsantre olmasını ve kendisini aşırı derecede sıcak durumlarda hayal etmesini tavsiye etti…. Yaklaşık altı aylık bir  pratikten sonra yavaş yavaş başarı kaydettiğini bildirdi. Daha sonra, aynı pratiklerin hem yüksek sıcaklık duyumları ürettiği hem de terleme ürettiği ılık bir iklim buldu (s: 313).

 

Sayfa : 115

Yakın bir zamanda, Zimbardo, Maslach ve Marshall (1970) bazı bireylerin deri sıcaklığı üzerinde bilişsel bir kontrol kullanabildiklerini gösteren deneysel bilgiyi sundular. “Hipnoz” hakkında kapsamlı bir eğitim almış deneklerden – yani derinden gevşeme, yoğunlaşma, canlı bir şekilde hayal etme ve belirli bir uyarandan kendilerini ayırmayı öğrenmeyi içeren geniş bir eğitimi almış deneklerden – üç kişi seçildi. Deney sırasında her bir denek derin bir gevşemeye odaklanan hipnotik indüksiyon prosedürüne maruz bırakıldı. Daha sonra her bir denekten bir ellerini sıcak diğerini soğuk yapmaları (hissetmeleri) istendi; bununla birlikte bu etkileri sağlamada yararlı olabilecek birkaç fikir telkin edildi. Aynı zamanda denek kendisini telkinlere vermesi ve kendi hayallerini üretmesi için cesaretlendirildi. Her üç denek de, bir ellerinin sıcaklığını yaklaşık olarak 2° ve 7° kadar düşürebildiler. Üç denekten ikisi diğer ellerinin sıcaklığını yaklaşık olarak 2° F kadar yükseltebildiler. Deri sıcaklığındaki yükselmeler ve düşmeler tipik olarak aşağıda verilen tahayyüllerle ilgilidir. Denek bir elinin bir kova buzlu suda olduğunu diğerinin de sıcak bir lambanın altında olduğunu hayal etti veya kızgınlıkla bir elinin giderek kızardığını diğerinin de korkudan giderek beyazlaştığını hayal etti. Karşılaştırma grubundaki denekler, (gevşeme, yoğunlaşma, hayal etme vb. üzerine) kapsamlı “hipnoz” eğitimi almamış ve hipnotik indüksiyon prosedürlerine maruz bırakılmamış denekler, ellerinin sıcaklığında önemli bir değişiklik gösteremediler.

Yukarıda bahsedilen ve son zamanlarda edinilen bilgiler (Roberts, Kewman & Macdonald, 1973) birçok kişinin derinin soğuk veya sıcak olduğunu düşünmeyle ve hayal etmeyle ilgili bir eğitim aldıktan sonra derilerinin sıcaklığında yerel (sınırlı) değişiklikler üretebileceklerini ileri sürer. Aşağıda verilen değişkenlerle deri sıcaklığında düşmenin elde edildiği hipotezini sunabiliriz: Kolun soğuğa maruz kaldığı canlı bir şekilde hayal edildiğinde, denek koldaki kasları germeye eğilimli olabilir; kasların gerilmesi vasoconstriction’a neden olabilir; bunun karşılığında vasoconstriction deri sıcaklığında düşüşe neden olabilir. Aracı değişkenlerin deri sıcaklığında şu şekilde yükselmeye neden olduğunu söyleyebiliriz: Denek kolunun sıcağa maruz kaldığını hayal ettiğinde, kolundaki kasları gevşetmeye eğilim gösterebilir, kolundaki kasları gevşetmeye yönelebilir; kas gevşemesi vasodilation’a neden olabilir; bunun karşılığında vasodilation deri sıcaklığını yükseltebilir. Yakın bir gelecekte aracı mekanizmaların (faktörlerin) tanımlanacağını ve kişilerin sıcaklık kontrollerini göstermeleri için doğrudan yöntemlerin geliştirileceğini söyleyebiliriz.

Sayfa: 116

MİYOP GÖRÜŞÜNÜ GELİŞTİRME

Özenle yapılmış dört araştırma, (Graham & Leibowitz, 1972; Harwood, 1970, 1971; Kelley, 1958) miyop kişilerde görüş keskinliğinin hoş olayları gözünde canlandırmaya ve göz çevresindeki kasları gevşetmeye yönelik telkinlerle artırılabileceğini göstermiştir.

Kelley’in (1958) çalışmasına on dört miyop kişi katılmıştı. Denekler öncelikle “hipnoza yatkınlıkları/hypnotizability” için test edildiler. Yedi kişinin hipnoza yatkınlıklarının düşük olduğu tespit edildi diğer yedi kişinin ise iyi hipnotik denekler olduğu görüldü. Deney süresince hipnoza yatkınlıkları düşük olan denekler hipnotik indüksiyon prosedürüne maruz bırakılmadılar; bunun yerine onlara kontrol durumu (control condition) altında iyileşmiş görüş keskinliği için telkinler verildi. Hipnoza yatkınlıkları yüksek olan denekler, iyi hipnotik denekler, hipnotik indüksiyon prosedürüne maruz bırakıldılar ve onlara iyileşmiş görüş keskinliği için aynı telkinler verildi. Denekler birden üçe kadar deney seanslarına katıldılar. Görüş keskinliğini geliştirmek için üç tür telkin kullanıldı. (a) Denek gözlerini açtığı zaman, görüş testi kartındaki verileri görmek için özel bir çaba göstermeden rahat bir şekilde ve kolaylıkla bakacakları telkin edildi. (b) Araştırmacı deneklerden memnuniyet verici bir sürü olayı hayal etmelerini istedi; daha sonra araştırmacı deneklere gözlerini açıp karta baktıkları zaman, güzel olayları hayal ederken geliştirdikleri duyguyu sürdürmeye devam edeceklerine yönelik telkinler verdi. (c) Deneğe karta baktığı zaman, sanki çok uzaktan bakıyormuş gibi hissedeceği telkin edildi. Her bir telkin bazı deneklerde etkili olmakla birlikte, güzel olayları hayal etme en etkilisiydi ve en çok kullanılandı. 14 denekten on ikisi uzaktaki nesneler için iyileşmiş görüş keskinliğini elde etti. Kontrol grubundaki denekler de hipnotik denekler kadar iyileştiler. Her iki grubun ortalama ilerlemesi 20/50 ve 20/20 arasında değişen bir değere denkti.

Yakın bir zamanda yapılmış bir araştırmada, Graham ve Leibowitz (1972) miyop kişilere gözlerinin çevresindeki ve arkasındaki kasları gevşeteceklerine yönelik telkinler vermişlerdir. Her bir denek bir hafta aralıklı üç deneye katıldı. Miyop deneklerin yarısı hipnotik indüksiyon prosedürlerine maruz bırakıldıktan hemen sonra gözlerini gevşetmeleri telkin edildi, kontrol grubu olarak kullanılan diğer deneklere de hipnotik indüksiyon prosedürlerine maruz bırakılmadan aynı telkinler verildi. Her seansın sonunda, deneklere evde gözlerini gevşetme hareketleri yapmaları söylendi.

Sayfa: 117

Prosedürler, miyop hastaların çoğunda görüş keskinliğinde küçük ama istatistiksel olarak önemli ilerlemeler sağlamada etkiliydiler. Kontrol grubundaki denekler de hipnotik denekler kadar ilerleme kaydettiler. Görüş keskinliğindeki iyileşme, miyopluğu daha fazla olan deneklerde ve Barber Telkine Yatkınlık Ölçeğinden yüksek puan almış deneklerde daha fazlaydı.

Graham ve Leibowitz araştırmalarına katılan denekler, iyileşmiş görüş keskinliklerini deney ortamı dışında da sürdürebilmişler midir? Denekler deney ortamının dışında optometris ile iki kere– deney seanslarına katılmadan önce ve seanslar tamamlandıktan sonra –  test edildiler. Hipnotik deneklerin birkaçında (özellikle yüksek derecede miyop olanlarda) deney ortamında edinilen iyileşmiş görüş keskinliği, deney seansları tamamlandıktan sonra optemetrisle test edildiklerinde de mevcuttu.

Graham ve Leibowitz (1972) başka bir çalışmayı da beş miyop denekle birlikte yapmışlardır. Bu çalışma, telkinlerle ortaya çıkan iyileşmiş görüş keskinliğini temelini oluşturan faktörleri belirlemeyi amaçladı. Son zamanlarda geliştirilen lazer tekniğini kullanarak Graham ve Leibowitz  iyileşmiş görüş keskinliğinin gözün kırma (refractive) gücündeki değişikliklerden kaynaklanmadığını gösterdiler. İyileşmenin test durumunda var olan algısal ip uçlarının kullanılmasından mı yoksa diğer faktörlerden mi kaynaklandığı şüphelidir.

Yukarıda ele alınan çalışmalar Harwood (1970, 1971) tarafından toparlandı ve genişletildi. Harwood çalışmalarında, aynı zamanda hem hipnotik grup hem de kontrol grubu kullanmıştır. Hipnotik grup, hipnotik indüksiyon prosedürüne maruz bırakılmış hipnoza yatkın olan, iyi hipnotik, üç denekten oluşmuştur. Kontrol grubu ise hipnoza yatkınlığı düşük olan üç denekten oluşmuştur ve onlara da Jacobson’un artan oranlı gevşeme tekniğini kullanarak gevşemeleri öğretilmiştir. Deney sırasında, hipnotik deneklere ve aynı zamanda kontrol deneklerine görüş konularıyla (visual tasks) güvenle, rahat bir kafayla, gevşek ve sakin gözlerle uğraşabileceklerine yönelik telkinler verilmiştir. Telkinler, görüş keskinliğinde iyileşme sağlamada hipnotik ve kontrol deneklerinin hepsinde etkiliydiler. Genel olarak, denekler görüş keskinliklerinde yaklaşık % 15 ilerleme gösterdiler. Bu küçük iyileşmenin, görüş keskinliği ölçüldüğü zaman genellikle görülen yüksek motivasyondan, yoğunlaşmadan ve kaygının azalmasından kaynaklandığı görülür. Bununla birlikte, az ilerleme gösteren aynı denekler aynı zamanda daha önce algılayabildiklerinin yarısı boyutundaki uzaktaki nesneleri algılayabilmede zaman zaman önemli bir iyileşme göstermişlerdir. Görüş keskinliğindeki muazzam değişiklikler “algısal mekanizmanın, uzaktaki nesnenin tanınmasını sağlayan gerekli bilginin keşfi için verilen farklı ip uçlarına doğru değişmesinden” kaynaklanmış olabilir (Harwood, 1970).

Sayfa 118:

Yukarıda özetlenen çalışmalar, miyop kişilerin görsel performanslarını gerekli olandan daha az kullandıklarını öne sürer. Graham ve Leibowitz (1972) şunu belirtmişlerdir: “Uzaktaki nesneleri istenildiği kadar net bir şekilde görmedeki başarısızlıkla, kişi (miyop kişi) düzeltici lenslere giderek daha fazla bağımlı olur ve içsel standardını aşmaya çalışmaz” (s: 184). Bununla birlikte özel türden bazı telkinlerin – güzel olayları hayal etme veya göz kaslarını gevşetme telkinlerinin – miyop kişilerin normalde kullanılmamış olan potansiyellerini kullanmalarını teşvik etmede etkili oldukları görülür. En etkili yönergelerin ve telkinlerin ve miyop kişilerde görüş keskinliğini geliştirmede gereken psikolojik mekanizmaların tam olarak tanımlanması için bu alanda daha fazla araştırma yapılması gerekir.

ALERJİLERİN KONTROL EDİLMESİ

 

Bazı alerjik tepki türlerinin bilişsel kontrol altına alınabileceğini gösteren çalışmalar vardır. Ikemi ve Nakagawa (1962) Japonya’da yaygın bulunan zehirli iki ağacın (lacquer ve wax ağaçları) yapraklarına aşırı derecede alerjisi olan 13 denek üzerinde çalıştılar. Deneklerden beşi hipnotik indüksiyon prosedürüne maruz bırakıldı diğer sekiz denek de kontrol grubuna konuldu. (Hipnotik denekler gözlerini kapattılar, kontrol deneklerinin ise gözleri bağlandı.) Bütün deneklere, zararsız bir ağacın (kestane ağacı) yapraklarıyla onlara dokunulacağına dair telkin verilirken aslında alerjiye neden olan ağaçların yapraklarıyla onlara dokunuldu. Yaprakların zararsız olduğuna dair telkin verildiğinden dolayı beş hipnotik denekten dördü, kontrol grubundaki sekiz denekten yedisi beklenen alerjik tepkiyi göstermediler. Bir sonraki aşamada, diğer ele kestane ağacı yapraklarıyla dokunurken, deneklere alerjiye neden olan yapraklarla dokunulduklarına dair telkinler verildi. Bu durumda, hiçbir zararı olmayan yapraklar bütün hipnotik deneklerde ve kontrol deneklerinde hafiften göze çarpan dereceye kadar dermatitlere (cilt iltihapları) – örneğin, kızarıklık, eritem, kabarcık – neden oldu. Özetle Ikemi ve Nakagawa tarafından bize sunulan sonuçlar alerjik kişilerde (a) alerjik bir şeyin zararsız olduğuna dair verilen telkinlerin alerjik tepkileri engellemede yeterli olduklarını, (b) zararsız bir şeyin alerjik olduğuna dair verilen telkinlerin bazı alerjik tepkilere neden olduklarını, ve son olarak (c) kurallara uygun hipnotik indüksiyon prosedürlerinin bu etkilere neden olmada alakasız olduğunu net bir şekilde gösterdi.

Sayfa: 119

ÖZET     

Yukarıda tartışılan konunun ana temasını yeniden ifade edelim. Geleneksel bakış, acının kontrol edilmesi, amnezi, rüyaların kontrol edilmesi, deri sıcaklığının kontrol edilmesi, artırılmış görüş keskinliği ve alerjik tepkilerin engellenmesi gibi telkinlerle ilişkilendirilen önemli olayların çoğunun meydana gelmesi için “özel bir durumun” (“hipnotik trans”, “uyur gezerlik durumu”, “derin hipnoz durumu” vb.) gerekli olduğunu varsayar. Hipnotik trans kavramını yanıltıcı bulan bakış açımız normal insanların yetenekleri ve potansiyelleri gibi daha geniş bir kavramı dikkate alır. Bakış açımız şunları varsayar (a) kişi telkin edilen konuları düşünürse ve hayal ederse olaylar ortaya çıkar, (b) insanların büyük bir kısmında telkinlerin konularını düşünme ve hayal etme potansiyeli vardır. Bununla birlikte (c) bu potansiyel, kişinin duruma karşı olumlu tutumları, motivasyonları beklentileri olana kadar gizli kalır. Gerekli tutumları, motivasyonları ve beklentileri üretmede yararlı olabilecek ve kişilerin telkinlerin konularını düşünmelerine ve hayal etmelerine doğrudan yardım edebilecek yöntemler bir sonraki bölümde ele alınacaktır.

 

TRAINING IN HUMAN POTENTIALITIES

1969’dan beri, grup eğitimleri yapılırken aynı zamanda az sayıda bireysel deneklerle birlikte çalışırken, yazarlardan biri (T.X.B) Training in Human Potentialities adlı bir kurs geliştiriyordu. Kurs tamamlanmamasına ve sadece bazı kısımları deneysel olarak (Chaves & Barber, basılmakta; Comins, Fullam & Barber, 1973) değerlendirilmesine rağmen, burada değinmek için değerli olduğuna inandığımız iki neden vardır: (a) taslak, bu metin içerisinde geliştirilen bazı prensiplerin nasıl uygulanabileceğini somut bir şekilde açıklamalı (b) diğer araştırmacılar prosedürleri yararlı görebilirler ve onları deneysel olarak değerlendirebilirler.¹ Kursu, araştırmacı (T.X.B) tarafından görülüyormuş gibi birinci şahsın ağzından anlatacağız.

Sayfa: 120

Durumu Tanımlama

Durumu tipik olarak kişinin kendi potansiyellerini tam olarak gerçekleştirmeyi öğrenebileceği bir durum olarak tanımlıyorum. Deneğe düşüncelerine nasıl yoğunlaşabileceğini, daha önceki bir durumu canlı bir şekilde hayal ederek gerekli materyali nasıl hatırlayabileceğini, öğrenme yeteneğini nasıl geliştirebileceğini, acılarını nasıl kontrol edebileceğini ve ilk olarak zihinsel olayları kontrol etmeyi öğrenerek bedensel olayları nasıl kontrol edebileceğini öğretmeye çalışacağım. Deneğe deney durumunda aldığı eğitimin gündelik yaşamında ne kadar önemli olduğunu göstereceğim.

 

Acıyı Kontrol Etmeyi Öğrenme

Eğitim kursuna değişik şekillerde başlayabilmeme rağmen, genellikle deneklere acıyı nasıl kontrol edebileceklerini öğretmeye çalışarak başlarım. Onlara öncelikle normalde acı verici bir uyarıma dayanmayı öğreneceklerini ve ondan artık rahatsız olmayacaklarını anlatırım. Aynı zamanda, bunu öğrenmenin genel olarak acının yaşandığı birçok durumda yararlı olacağını açıklarım. Örneğin, şunu söyleyebilirim:

O, gündelik yaşamın sadece acılarının ve sıkıntılarının üstesinde gelmede değil diş tedavisinde ve (kadınlar için) doğum sırasında da faydalı olması gereklidir. Acıyı kontrol etmeyi bir kere öğrendiğinizde, öğrendiklerinizi endişenin, stresin veya korkunun olduğu diğer durumlara da uygulayabilirsiniz.

Sonra, deneği bir dakikalığına parmağın kemik kısmına bir ağırlığın bağlandığı Forgione-Barber (1971) acı uyarıcısına maruz bırakırım. Daha sonra, deneğe uyarım sırasında farklı şeyleri düşünerek ve aynı zamanda uyarılan parmağın donuk, uyuşuk veya hissiz olduğunu canlı bir şekilde hayal ederek ağırlığın neden olduğu acıyı kontrol edebileceğini söylerim.

Sonraki aşamada, kendimi örnek olarak gösteririm. Yukarıda bahsedilen iki tekniği kullanarak acıyı nasıl kontrol edebileceğimi gösteririm. Ağırlığı kendi parmağıma bağlarım ve daha sonra “Farklı şeyleri düşüneceğim. Parmağımdaki ağırlığı düşünmemeye çalışacağım” derim. Ağırlık hala parmağımdayken, düşündüğüm bazı şeyleri söyleyeceğim, mesela: “Geçen yazı, kumsalda olduğum zamanı düşünüyorum…. Sıcak kumda oturuyorum…. Güneş yakıcı ama mutluluk veriyor insana….Suya girdiğimde, beni rahatlatacak kadar soğuk olduğunu hissediyorum…. Uzakta yavaşça hareket eden bir uçağı görüyorum….” Ağırlık hala parmağımda ve ben sıkıntı yaşadığıma ya da acı çektiğime dair hiçbir işaret göstermeden, düşündüğüm ve gözümde canlandırdığım şeyleri söylemeye birkaç dakika daha devam ediyorum.

Sayfa 121:

Daha sonra şunları söylüyorum: “Şimdi parmağımın uyuşuk ve hissiz olduğunu düşünmeye çalışacağım…. Parmağıma Novocain enjekte edildiğini hayal ediyorum….Novocainin parmağıma yavaşça yayıldığını ve parmağımın lastik parçası gibi giderek uyuştuğunu, hissizleştiğini düşünüyorum….Parmağımın duygusuz, duyumsuz bir şeyler olduğunu hayal ediyorum….” Birkaç dakika boyunca uyuşmayı ve duyarsızlığı hayal etmeye devam ederim ve düşüncelerimi hiçbir acı ve sıkıntı işareti göstermeden yüksek sesle söylerim.

En sonunda, ağırlığı elimden kaldırarak deneğe aynı prosedürleri kullanarak acıyı kontrol edebileceğini söylerim. Ondan denemesini, yapabildiği en iyi şekilde benim biraz önce gösterdiğim gibi düşünmesini ve hayal etmesini isterim. Ağırlık deneğin parmağına bağlandıktan sonra, denek başka şeyleri düşünmeye ve parmağının duyarsızlaştığını hayal etmeye çalışır. Bazı denekler bu şekilde düşünmeyi ve hayal etmeyi zor bulsalar da diğer denekler daha kolay bir şekilde bunu yapabildiler ve acı veren uyarımlara katlanabilmeyi başarabildiler.

Bu kursun ileri aşamalarında, acıyı kontrol etmeleri için deneklere diğer teknikleri göstermeyi ümit ediyorum. Uyarılan bölgenin kişinin bir parçası gibi değil de sadece bir “nesne” gibi olduğunu düşünmeyi ve hayal etmeyi ve duyumları “acı” gibi değil de kendi eşsiz varlıklarıyla alışılmadık duyumlar olduğunu düşünmeyi içeren teknikler faydalı olabilirler. Kursun daha ileri aşamalarında, başka uyarımlardan kaynaklanan acılara katlanmada ek uygulamalar göstermeyi düşünüyorum, örneğin kolun buzlu suya daldırılmasıyla ortaya çıkan acı ve turnike yardımıyla kan akışının durdurulmasıyla ortaya çıkan acılarda. Denek acıyı kontrol etmeyi laboratuarda öğrendikten sonra bunu laboratuar dışındaki ortamlara aktarıp aktaramadığını tespit edeceğim. Örneğin, bundan sonraki diş tedavisinde Novocain kullanmamasını ve laboratuarda öğrendiklerini kullanmaya – diş tedavisi yapılırken başka şeyleri düşünmeye çalışmasını ya da dişlerine Novocain enjekte edildiğini ve diş etlerinin duyarsızlaştığını hayal etmeye çalışmasını – çalışmasını isteyeceğim. Eğitim kursunu ilerlettikçe, deneklerin öğrendiklerini kaygının veya acının olduğu diğer durumlara aktarabilecekleri yöntemleri bulmayı ümit ediyorum.

Olaylar Çeşidini Yaşamayı Öğrenme

Tipik olarak kursa deneğe acıya katlanmayı öğretmeye çalışarak başlamama rağmen, farklı şekillerde de başlayabilirim, örneğin, en başta deneğe geleneksel olarak telkinlerle ve hipnozla ilişkili bir sürü etkiyi nasıl yaşayabileceğini öğretmeye çalışarak başlayabilirim.

Sayfa 122:

Deneğe birçok ilginç fenomeni yaşamasını öğretmede, yukarıda değindiğim prosedürlere benzer prosedürler kullanacağım. İlk olarak, deneğe düşünmeyi ve hayal etmeyi kontrol etmeyi öğreterek içinde saklı olan güçlerini kullanabileceğini söylerim. Daha sonra, bir kolunun çok ağır ve katı olduğu diğerinin de çok hafif olduğu ve kalktığı, vücudunun çok sert ve hareket edemez olduğu ve kendini çok susuz hissettiği vb. fikirlere düşüncesini ve hayal gücünü odaklamasını sağlayan yöntemleri öğreneceğini ifade ederim. Daha sonra, kolumun ağır ve sert olduğunu düşünerek ve hayal ederek kol ağırlığı ve katılığı gibi fenomenleri nasıl yaşadığımı söyleyerek kendimi örnek olarak gösterdim. Kolumun sert olduğunu düşünürken ve canlı bir şekilde hayal ederken kol kaslarımın doğal olarak gerildiğini; bu gerilmenin kolumda ağırlığa ve sertleşmeye neden olduğunu; düşüncelerimi kolun ağırlığında ve sertliğinde yoğunlaştırarak kolumun aşırı derecede ağır ve sert hissettiğimi açıklayabilirim.

Denek aynı tür bilişsel süreçleri uyguladıktan sonra, ne dereceye kadar ağırlık ve sertlik fikrine yoğunlaşabildiğini belirlemek için onunla görüşürüm. Eğer denek, olumsuz düşüncelerin (örneğin, “Kolum ağırlaşamıyor ve sertleşemiyor” düşüncesi gibi) rahatsız ettiğini aktarırsa, daha canlı hayal etmeye çalışmasını, eğer hayal etmeye yoğunlaşırsa olumsuz düşüncelerinin kaybolacağını anlatırım.

Aynı prosedürler deneğe kol kalkması, vücut hareketsizliği, susama halüsinasyonu, amnezi, yaş gerilemesi ve gevşeme gibi diğer fenomenleri öğretmede de kullanılır. Son iki fenomene – yaş gerilemesi ve gevşeme – genel prosedürlerin nasıl uygulandığını birlikte inceleyelim.

Yaş Gerilemesini Yaşama

Deneğe geçmiş bir zamanı canlı bir şekilde hayal ederek daha önceki olayları anımsama gücünü artırabileceğini söyleyeceğim. Bu tekniğin gündelik yaşamda ne kadar yararlı olduğunu gösteren birkaç örnek vereceğim. Örneğin, sınav olurken daha önce öğrendiği bir materyali hatırlamak istediğinde ilk öğrendiği durumu hayal ederek ve açık bir şekilde gözünde canlandırarak anımsayabileceğini söylerim. Sonra şunları ifade ederim:

Geçmiş bir zamanı nasıl yeniden yaşayacağını sana göstereceğim. Gözlerimi kapatacağım böylece dikkatimi dağıtan şeylerin beni etkilememesini sağlayacağım. Daha sonra, kendi kendime 10 yaşında olduğumu söyleyeceğim ve dördüncü sınıfta olduğumu hayal edeceğim ve gözümde canlandıracağım. Daha sonra düşüncemi ve hayal gücümü on yaşında olduğum fikrine yoğunlaştıracağım, bu fikir üzerine düşüncemi ve hayal gücümü yoğunlaştırmayı başardığım zaman deney ortamında yetişkin olduğuma dair fikirler ortaya çıkmayacak. Dördüncü sınıfı açık bir şekilde gözümün önüne getirdiğimde, hayal gücümün “hareket etmesine” izin vereceğim ve hayal ettiğim olayları “serbestçe dışa vuracağım”.

Sayfa 123:

Sonra gözlerimi kapatacağım. Birkaç dakika sonra açacağım. On yaşında hissettiğimi söyleyeceğim ve kendimi, öğretmenimi ve sınıftaki öğrencileri nasıl hissettiğimi betimleyeceğim.

Daha sonra deneğe şunu söyleyeceğim:

Bir dakikalığına gözlerini kapatmanı ve on yaşında olduğun zamana gitmeni isteyeceğim. Sınıfta oturduğunu hayal et. Düşünceni ve hayal gücünü sınıfta oturduğun fikrine yoğunlaştır; o durumda kendini hisset ve daha sonra hayal gücünün “hareket etmesine” izin ver. Öğretmenin, öğrencilerin ve kendinin etkileşmesine ve “come alive” izin verirsen, şu ana ait ya da deney ortamındaki bir yetişkin olduğuna dair düşüncelerin kaybolacaktır.

Daha sonra, deneğe kendisini on yaşında gibi hissetmesi için teknikler gösterilecektir. Ardından, diğer yaş düzeylerini yaşaması için daha ileri yöntemler verilecektir.

Gevşemeyi Yaşama

 

Denekle aşağıdaki gibi konuşarak gevşeme eğitimini vereceğim.

İnsanların çoğu gündelik yaşamlarında çok meşguldürler ve nadiren, şayet oda olursa, gevşemeye zaman ayırırlar. Aslında, çoğu insanın gevşemeyi bilip bilmediği de şüphelidir. Gevşeyebilme yeteneği gündelik yaşamımızda çok önemlidir. Gevşemeyi bir kere öğrenirsek, normalde kaygıya ve gerginliğe neden olan birçok durumda sakin olabiliriz ve o durumu kolaylıkla atlatabiliriz. Örneğin, birçok insan yeni insanlarla tanıştığı zaman, yeni bir ortama girdikleri zaman ve diğer insanlar tarafından yargılandıklarını hissettikleri zaman gergin veya kaygılı olurlar. Aynı zamanda, alkolikler, obezler ve sigara tiryakileri alkol, yiyecek bulamadıklarında ve sigara içemedikleri zaman gerginleşirler ve endişeli görünürler. Bazı insanların spesifik korkuları vardır; örneğin uçağa binme, yükseklik korkusu veya dar alanlara girme korkusu. Eğer bu insanlar nasıl gevşeyeceklerini öğrenebilselerdi, endişelerini, gerginliklerini ve korkularını kontrol edebilirlerdi. Davranış terapistlerinin üzerinde durduğu önemli bir gerçek de endişe ve gerginliğin fiziksel veya zihinsel gevşemeyle bağdaşamayacağıdır. Kişi eğer gevşemeye çalışırsa, endişeyi, gerginliği veya korkuyu kontrol edebilirler veya engelleyebilirler. Aslında, yogaya, hipnoza, Zene, transandantal meditasyona atfedilen faydalı etkilerin çoğunun bu tekniklerin uygulanmasıyla ortaya çıkan gevşemeden kaynaklandığı görülür.

Sayfa: 124

Daha sonra, deneğe nasıl gevşeyebileceğini göstermek için kendimi örnek göstereceğim. Örnek modeli aşağıdaki gibi takdim edeceğim:

Sana şimdi nasıl gevşeyeceğini göstereceğim. Dikkat dağıtan  şeylerden kurtulmak için öncelikle gözlerimi kapatacağım. Daha sonra çok gevşediğimi düşüneceğim. Kendi kendime kollarımın gevşediğini, bacaklarımın gevşediğini, gözlerimin gevşediğini ve vücudumun her tarafının gevşediğini söyleyeceğim. Yumuşak bulutların üzerinde kaydığımı ve bedenimin çok gevşediğini, çok gevşediğini hayal edeceğim. Kendi kendime tamamen gevşediğimi söylemeye ve daha fazla gevşediğimi hissetmeme neden olacak sakin bir suda kayma gibi sahneleri gözümde canlandırmaya devam edeceğim.

Daha sonra deneğe nasıl gevşeyeceğini göstereceğim. Birkaç dakikadan sonra, gözlerimi açacağım gevşeme sürecinde ne düşündüğümü neler hayal ettiğimi söyleyeceğim, sonra denekten aynı şekilde gevşemesini isteyeceğim. Denekten seans sırasında, daha uzun süre gevşemesini isteyerek bazı deneme uygulamaları yaptırabilirim. Denek ayrılmadan önce, genellikle gevşeme tekniklerini evde uygulamaya devam etmesini ve gevşeme hakkında öğrendiklerini gündelik yaşamında ne zaman endişeli ve gergin hissetmeye başlarsa kullanmaya çalışmasını söylerim.

Deneysel Değerlendirme

 

Yukarıda bahsedilen eğitim kursunun yararlılığı deneysel olarak ölçüldü. Yakın zamanda yapılmış bir araştırmada (Comins, Fullam & Barber, 1973) araştırmacı, bir grup deneğe (a) sesli olarak kendisine telkin ettiği şeyleri (kol ağırlaşması, kol kalkması, ellerin birbirine kilitlenmesi ve susama halüsinasyonu) nasıl düşündüğünü ve nasıl hayal ettiğini ve (b) sonuç olarak iradesi dışında kolunu alçalmasını ve yükselmesini, ellerini birbirinden ayıramama acizliği ve aşırı derecede susamayı nasıl hissettiğini göstererek modellik yaptı. Araştırmacıyı test yönergelerine yanıt verirken gözlemleyen denekler daha sonra Barber Telkine Yatkınlık Ölçeğinde test edildiler. Ölçümdeki puanları, rasgele seçilen iki grubun (hiçbir yönerge almamış kontrol grubu ve tekrarlı olarak gevşeme-uykulu olma ve hipnotik uyku telkinlerine maruz bırakılan hipnotik indüksiyon grubunun) puanlarıyla karşılaştırıldı. Araştırmacı modelini gözlemleyen denekler Barber Telkine Yatkınlık Ölçeğinin telkinlerine yanıt vermeye kontrol deneklerinden daha fazla istekliydiler ve standart hipnotik indüksiyon prosedürlerine maruz bırakılmış denekler kadar hevesliydiler.

Sayfa: 125

Değerlendirmeye yönelik ikinci bir araştırmada (Chaves & Barber, basılmakta), 120 denek bir acı ön testine tabi tutuldular (parmaklarına iki dakika boyunca ağır bir ağırlık uygulandı). Acı veren uyarımı ikinci bir defa (posttest) almadan önce bazı deneklere acı veren uyarım sırasında güzel şeyleri hayal etmeleri, diğerlerine parmaklarının duyarsız olduğunu hayal etmeleri söylendi ve geri kalanlar da kontrol denekleri olarak kullanıldılar. Hayal etmeleri söylenen deneklerin yarısı araştırmacı modeline maruz bırakıldı diğer yarısı bırakılmadı. Araştırmacı modeline maruz bırakılan denekler, araştırmacının güzel olayları hayal ettiğinde veya parmağının duyarsız olduğunu hayal ettiğinde acıya nasıl katlanabildiğini gözlemlediler. Güzel olayları veya parmaklarının duyarsız olduğunu hayal etmeleri söylenen denekler kontrol deneklerinden daha az acı hissettiklerini bildirdiler. Ayrıca, araştırmacı modeli prosedürü ön testte çok fazla acı hissettiklerini aktaran ve ikinci testte (posttest) güzel olayları hayal etmeleri söylenen deneklerde daha fazla acı azalması sağlamada etkiliydi.

Yukarıdaki iki çalışma araştırmacı modeli prosedürünün etkilerini değerlendirmelerine rağmen, deneklere potansiyellerini gerçekleştirmeyi öğrenebilecekleri bir durumu tanımlamamışlardır. (a) durumu insan potansiyelleri eğitimi olarak tanımlamanın ve (b) araştırmacıyı model yapmanın ayrı ve birleşik etkilerini test etmek için daha geniş çalışmaların yapılması planlandı.

ÖZET

 

Bu kitapta sunulan bilişsel-davranışsal bakış açısı insan yeteneklerine ve potansiyellerine dayanan daha geniş bir kavramın önemini dile getirir. Geleneksel olarak özel bir durumla (“hipnotik trans”) ilişkilendirilen birçok fenomenin birçok insanın repertuarında potansiyel olarak var olduğu görülür. Bu bölümde, insanların acılarını kontrol etmelerinde, amnezi yaşamalarında, gece rüyalarının içeriklerini etkilemede, deri sıcaklıklarında bölgesel kontroller ortaya koymada, görüş keskinliklerini artırmada ve alerjik tepkilerini kontrol etmelerinde özel bir durumun gerekli olmadığı savını destekleyen bilgiler sunulmuştur.

Dış hatlarıyla bir kursu belirleyen bölümün son kısmı, bireylere acılarını nasıl kontrol edebilecekleri, yaş gerilemesini, gevşemeyi, kol kalkmasını, kol-bacak sertliğini ve diğer faydalı ya da ilginç fenomenleri nasıl yaşayacaklarını öğretmeyi amaçlar. Kurs deneğe İnsan Potansiyelleri Eğitimi olarak tanımlandı. Kursu eşsiz kılan özelliği ise deneğe gösterilen araştırmacı modelleriydi. Araştırmacı, parmağının nasıl duyarsız olduğunu, nasıl bir çocuk gibi olduğunu, bulutların üzerinde kaydığını ve son olarak acıyı kontrol edebildiği, yaş gerilemesini yaşayabildiğini, gevşeyebildiğini vb. nasıl düşünebildiğini ve hayal edebildiğini gösterir. Araştırmacı her bir aşamaya nasıl girdiğini gösterdikten sonra, denekten aynı şekilde düşünmeye ve hayal etmeye çalışması istenir ve gerçekleştirebilmesi için bazı uygulamalar yapılır. İki deneysel çalışma, araştırmacı modeli prosedürünün telkinlere nasıl cevap verilebileceğini öğretmede faydalı bir teknik olduğunu göstermiştir. Deneklere durumu “insan potansiyelleri eğitimi” olarak tanımlamanın etkisini değerlendirmek için daha ileri çalışmaların yapılması kararlaştırıldı.

NOTLAR

¹Diamond (1972), Kinney (1969) ve Sach (1971) hipnotik deneklerin test yönergelerine cevap vermeye daha fazla yatkın olmaları için yeni  eğitim yöntemleri sundular. Bu kısımda sunduğumuz eğitim prosedürleri önemli birkaç noktada Diamond, Kinney ve Sach’in sunduklarından ayrılır ve bunlardan bağımsız olarak gelişmiştir. Bununla birlikte diğer araştırmacılar tarafından geliştirilen yöntemlerle ortak yanları vardır. Denek eğitimleri için olan bu değişik yöntemler 11. Bölümde ele alınacaktır.

Sayfa: 127

  1. BÖLÜM

Buraya Nerden Geldik?

 

Bilim durağan bir uğraşı değildir. Var olan olayların sürekli incelenmesini ve yeni olayların keşfini gerektirir. Aynı zamanda olayları açıklamakta kullanılan teorilerin sürekli gözden geçirilmesini ve genişletilmesini gerektirir.

Bu metinde sunulan bilişsel-davranışsal teori, yeni bilgiler ortaya çıktıkça birçok bakımdan değişecektir. Teorinin bazı kısımlarının yanlış veya yararsız olduğu ortaya çıkacaktır ve bu kısımlar teoriden atılacaktır. Teorinin diğer kısımları, araştırmacıları yeni bakışlara yol açacak faydalı araştırmalara yöneltebilir. Teori bizi nereye götürecek? Teorinin sınırları nelerdir? İlerde hipnozla ilgili fenomenleri açıklayacak bir teori ne tür bir araştırma oluşturacak? Bu bölümde, bu genel sorular aşağıdaki dört spesifik soruya dönüştürülecektir: (a) Bir indüksiyon prosedürünü oluşturan bir yığın karmaşık değişkenin görevlerini nasıl açıklayacağız? (b) Deneklerin tutumlarının, motivasyonlarının ve beklentilerinin ilişkilerini deneysel olarak nasıl tanımlayacağız? (c) Telkinlerin konularını düşünmede ve hayal etmede görülen olayların daha derin kavrayışını nasıl elde edebiliriz? Son olarak, (d) Hipnoz alanı psikolojinin diğer alanlarıyla nasıl bütünleşebilir?

İNDÜKSİYON PROSEDÜRÜNDE DEĞİŞKENLER

 

Üçüncü bölümde, indüksiyon prosedürlerinde deneğin yanıtlarını etkilediği görülen sekiz değişkeni tanımlamıştık. Bununla birlikte, değişkenlere ilave olunup olmayacağını ve hangi değişkenlerin kombinasyonunun maksimum etkiyi yaratacağını bilmiyoruz.

Sayfa 128:

Örneğin, deneklerin sekiz değişkenin hepsine birlikte maruz kaldıklarında en yüksek derecede telkinlere uyum göstereceklerini ya da üç veya dört tane değişkenin telkinlere uymada yeterli olacağını söyleyemeyiz.

Dahası, bu değişkenin her biri hakkında daha fazla bilgiye ihtiyacımız vardır. Mesela, sesin yükselip alçalması, vurgulamalar, duraklar, konuşma biçimi ve ses tonu gibi sesle ilgili niteliklerin etkilerini açıklığa kavuşturmak için daha fazla araştırma yapılması gerekir. Benzer şekilde, sadece bir süreliğine gözleri kapalı tutmanın etkilerini yok saymamız gerekir. Çünkü gözleri kapalı tutma test yönergelerine yanıt verme isteğini artırmada yeterli olabilir, örneğin yaş gerileme telkinleri için. Sadece bir süreliğine gözleri kapalı tutma geleneksel olarak hipnozla ilgili bir takım yaşantılara neden olabilir – örneğin, kişinin vücudunu çok küçük veya başını çok büyük hissetmesi.

Gevşeme-Uyuma-Hipnoz Telkinlerinin Rolü

 

Hipnotistler deneklerini çok sayıda telkine maruz bırakırlar. Bunlar gevşeme-uyku-hipnoz telkinlerini ve aynı zamanda kol sertliği, analjezi, yaş gerilemesi ve amnezi için olan test telkinlerini içerir. Sürekli yinelenen gevşeme, uykulu olma, uyuma ve hipnoz telkinleri seansın başında verilir çünkü bunların test telkinlerine yüksek derecede yanıt vermek için gerekli olan “hipnotik transı” başlattığı varsayılır. Bununla birlikte, gevşeme-uyuma ve hipnoz telkinlerini deneğin yanıt verebildiği ya da veremediği başka test telkinleri olarak görmek mümkündür.

Eğer gevşeme, uyuma ve hipnoz telkinleri başka test yönergeleri gibi görülürse, şu düşünülebilir: gevşeme, uyuma ve hipnoz telkinlerine yanıt verme ve diğer test telkinlerine yanıt verme arasındaki korelasyonlar gevşeme, uyuma ve hipnoz telkinlerinin seansın başında veya sonunda verilip verilmediğine bağlı olmaksızın aynı derecede yüksek olacaktır. Örneğin, gevşeme, uyuma ve hipnoz telkinleri kol sertliği telkinindenönce veya sonra verildiğinde de gevşeme, uyuma ve hipnoz telkinlerine yanıt ve kol sertliği için test telkinlerine yanıt arasındaki korelasyonun +0.70 olduğu tahmin edilebilir.¹ Bu alanda daha hızlı bir ilerlemenin, bu ve buna benzer hipotezlerin özel bir duruma neden olan çok özel telkinler yerine gevşeme, uyuma ve hipnoz telkinlerinden ortaya çıkıp çıkmadığının test edilmesiyle gerçekleşeceğine inanıyoruz.

Sayfa 129:

Hipnotistin Rolü

Yaş, cinsiyet, ırk, etnik köken, egemenlik, sıcak kanlılık veya prestij gibi hipnotistin kişisel özelliklerinin deneğin yanıt verme isteği (responsiveness) üzerindeki etkileri hakkında çok az bilgiye sahibiz (Balaschak, Blocker, Rossiter & Perin, 1972; Cronin, Spanos & Barber, 1971; Greenberg & Land, 1971; Weitzenhoffer & Weitzenhoffer, 1958). Aynı zamanda, deneğin performansının ne dereceye kadar hipnotistin hipnoz düşünceleriyle ilişkili olduğu konusunda bir fikrimiz yok: örneğin, hipnozu güç kullanabileceği bir alan olarak, veya cinsel olarak etkilendiği ya da cinsel mücadele alanı olarak görebilir. Eğer hipnotist hipnoz durumunu güç meselesi olarak görüyorsa, telkinlerini yöneltirken otoriter bir ses tonu kullanabilir; cinsel olarak etkilendiği bir alan olarak görüyorsa cazibeli bir ses tonu kullanabilir; ve ses tonu deneğin yanıtını etkileyebilir (Barber & Calverley, 1946b).

Aynı zamanda, denek ve hipnotist arasındaki kişiler arası ilişkinin deneğin performansını nasıl etkilediğine daha yakından bakmamız gerekir. Mesela, hipnotist “eğitimli” deneğin telkinlere çok iyi cevap verdiğini rapor ederken, “eğitim” sırasında yakın bir ilişki geliştirdiği denekten ne kadar bahsediyor, acaba ilişkinin sonucu olarak denek telkinlere yanıt vermeye yada istenenleri gerçekleştirmeye kendini zorunlu mu hissetti (Barber, 1961a)?

TUTUMLAR, MOTİVASYONLAR VE BEKLENTİLER

 

Bu metinde sunulan teori, deneğin test telkinlerine uymasının kısmen deneğin tutumları, motivasyonları ve beklentileriyle ilgili olduğunu vurgular. Bu tespitin tam olarak incelenmesi gerekir. Aşağıdaki gibi sorulara cevap verilmesi gerekir: Bu üç faktörün hepsi de – olumlu tutumlar, olumlu motivasyon ve olumlu beklenti – deneğin test telkinlerine uymasında aynı derecede etkili midirler? Olumlu tutumları (genel olarak “hipnozu” veya telkinlere uymayı yararlı yada değerli görüyorsa), olumlu motivasyonu (şu an “hipnotize” olmaya çalışıyorsa ya da telkin edilen şeyleri yaşamaya çalışıyorsa) ancak olumsuz beklentileri (gerçekten “hipnotize” olamayacağına ya da telkin edilenleri yaşayamayacağına inanıyorsa) olan bir denek telkinlere nasıl karşılık verir? Bunlarla ilgili birçok soru da önemlidir. Örneğin, kolayca “hipnotize” olacağına (olumlu beklenti) ancak aynı zamanda korkak veya “hipnoza” karşı olumsuz tutumları olan bir denek test telkinlerine nasıl cevap verir? Birbiriyle nasıl ilişkilidirler?

Sayfa 130:

Tabi ki bu alandaki temel problem, hem deneyden önce hem de deney sırasında deneğin tutumlarını, motivasyonunu ve beklentilerini belirlemede daha iyi yöntemleri bulmaktır. Sosyal psikologlar bu tür değişkenleri ölçmek için doğrudan ve dolaylı birçok teknik geliştirmişlerdir ve bu tekniklerden bazıları hipnoz alanında kullanılabilir (Edwards, 1957; Kiesler, Collins & Miller, 1969; Secord & Backmann, 1964; Webb, Campbell, Schwartz & Sechrest, 1966).

Bu değişkenleri ayrı ayrı inceleyen daha fazla çalışmanın yapılması gerekir. Örneğin, deneğin hipnoza karşı tutumunun etkisini belirleyebilecek bir araştırmaya kısaca bir bakalım. Hipnotik deneylere katılması sorulan birçok deneğin en azından kısmen da olsa hipnoza karşı olumsuz tutumları var olduğu görülür. Hipnozu, başkasının kontrolünün altına girecekleri veya kolay aldanır bir kişi gibi gösterilecekleri bir durum olarak görürler. Bu olumsuz tutumların sırasıyla olumsuz motivasyona ve düşük düzeyde telkinlere uymaya neden olduğu görülür. Hipnoza karşı, deneklerin tutumlarını değiştirmek için daha fazla çalışmanın yapılması gerekir. Aynı zamanda deneğin test telkinlerine uymasını tanımlamak için daha fazla araştırmanın yapılması gerekir, örneğin “insan potansiyellerinde eğitim”. Olumsuz tutumları ortadan kaldırmak için daha iyi tekniklerin geliştirileceğine inanıyoruz, deneklerimizin test telkinlerine  uymaya daha istekli bulunacağını düşünüyoruz.

TELKİNLERİN KONULARIYLA BİRLİKTE DÜŞÜNME VE HAYAL ETME

 

Bilişsel-davranışsal teorimiz test telkinlerine uymanın deneğin telkinlerin konularını düşünme ve hayal etme derecesiyle ilgili olduğunu kabul eder. Bu tespit faydalı olmasına rağmen, bazı telkinlere hemen hemen bütün denekler tarafından uyulduğu, bazılarına ise uyulamadığı gerçeğini göz önüne almak gerekir. Bazı test telkinlerine uymak neden çok kolay, diğerlerinin ise neden zor olduğunu açıklayan iki temel nedenin olduğuna inanıyoruz. (a) Bazı test telkinleri, diğerleri değil, “bilişsel stratejiyi” öngörür, deneğe telkin edilen şeyi yaşamak için nasıl düşünüleceğini ve hayal edileceğini anlatırlar. (b) Bazı test telkinlerine, diğerleri değil, maruz bırakıldığında denek aynı zamanda duyumsal geri bildirime ya da yaşayacağı düşünülenle ters düşen diğer tür bilgilere maruz kalır. Bu faktörleri tek tek ele alalım.

Sayfa 131:

Bilişsel Stratejiler

Geleneksel olarak hipnozla ilişkilendirilmiş bütün telkinler, deneği meydana gelmesi beklenen açıkça görülebilen davranışlar ve öznel yaşantılar için bilgilendirir. Örneğin, kol kalkması için olan bir test telkini deneğe kolunun yukarı doğru kalkacağını ve kolunun istem dışı – “kendiliğinden” – kalkacağını hissedeceğini bildirir. Benzer olarak, kol sertliği için olan bir test telkini de kolun “kendiliğinden” sertleşeceğini ve kişinin onu bükemeyeceğini hissedeceğini bildirir.

Bütün test telkinleri spesifik bir davranışın meydana geleceğini bildirmekle birlikte, sadece bazı test telkinleri deneğe davranışın onun iradesi olmadan meydana geldiğini algılarken davranışı uygulayabileceği bir yöntem – bilişsel strateji – sunar. Oldukça sık bir şekilde deneğe sağlanan bilişsel strateji denekten amaç odaklı hayal etmesini ister (yani, telkin edilen davranışa veya yaşantıya yol açabilecek spesifik bir durumu düşünme). Örneğin, kolun kalkması için olan bir telkin deneğe, bileklerine kolun kalkmasına neden olan helyum dolu büyük bir balonun bağlandığını hayal etmesini söyleyebilir.

Bazı test telkinleri kişiye bilişsel bir strateji vermese de telkin edilen davranışın yaşanmasına yardımcı olabilirler. Örneğin, amnezi telkinleri açık bir şekilde deneğe neleri unuttuğunu söyler ancak nasıl unuttuğu konusunda çok az bir şey söyler ya da hiçbir şey söylemez.

Kısacası, test telkinleri istenilen davranışın gerçekleşmesi için hem açık bir şekilde bilişsel strateji sunmada hem de gerçekleşen davranışın istem dışı olması anlamında birbirinden farklılıklar gösterirler. Bu yüzden, bazı test telkinlerini geçmek için deneklerin telkinlerin üslup biçimlerinden kaynaklanan bir bilişsel strateji uygulaması gerekir, diğer taraftan başka telkinleri geçmek için deneğin bilişsel stratejiyi hem tasarlaması hem deuygulaması gerekir. Bu düşünceler şu hipotezi ortaya koyar: bazı test telkinleri deneğin izlemesi için bir bilişsel strateji sunduklarında test telkinleri daha da kolaylaşır ve daha çok denek tarafından telkinlere uyulur. Bu hipotezin geçerliliğini test eden iki çalışmayı birlikte inceleyelim.

Bilişsel stratejilere ilişkin bilgi:

Spanos ve Barber (1972) tarafından yapılan bir araştırma şu hipotezi ortaya çıkarmıştır: Telkinlerin anlatımında deneğe bir de açık bir şekilde bilişsel bir strateji verilirse test telkinlerine uyma daha kolay gerçekleşebilir. Bu çalışmada, standart hipnotik indüksiyon prosedürlerine maruz bırakılmış rasgele seçilmiş üç gruba kol kalkması için telkinler verilmiştir. Birinci gruba verilen telkinler, deneğin kolun kalkmasını sanki “kendiliğinden” meydana geliyormuş gibi hissetmesine neden olan açık bir bilişsel stratejiyi içermiştir – yani, deneklere açık bir şekilde kolun kalkmasına neden olan helyum dolu bir balonun bileklerine bağlı olduğunu hayal etmeleri anlatılır.

Sayfa 132:

İkinci gruba verilen telkinlerde aşağıdakileri içermiştir: “Kolun yükselmeye başlıyor. Yükseliyor, daha da yukarı kalkıyor, yuları….” Üçüncü gruba verilen telkin ise şu şekilde ifade edilmiştir: “Kollarının yukarı doğru kalkmaya başladığını hayal et. Yükseldiğini hayal et, yukarı doğru hareket ettiğini, yukarı….” Son iki telkinin kol yükselmesinin istem dışı meydana geldiğini ima ettiği unutulmamalıdır, ancak bu telkinler, deneğin kolun kalkmasını “kendiliğinden” meydana gelmiş gibi hissetmesi için bilişsel bir stratejiyi içermez. Telkinlerle birlikte bilişsel stratejinin de (kolun kalkmasına neden olan bir balonu hayal etmek) verildiği denekler telkinlerle birlikte bilişsel stratejinin verilmediği deneklerden daha fazla kolun istem dışı (kendiliğinden) yükseldiğini hissederler.

Diğer bir araştırma grubun da (Coe, Allen, Krug & Wurzmann, 1972) bilişsel strateji türü olarak amaç odaklı düşünmenin önemini değerlendirmek için farklı prosedürler kullanıldı. Telkin edilen etkiyle ilgili spesifik olayları hayal etmek için deneğe yöneltilen standart test telkinlerindeki kelimelerin sayısını hesapladılar. Test telkinleri, deneğin amaç odaklı hayal etmesi gerektiğini gösteren hiçbir  kelimeyi içermeyen testlerden, deneğin amaç odaklı hayal etmesini açık bir şekilde anlatan testler şeklinde sıralandı. Aşağıdaki değişkenler arasında önemli pozitif korelasyonlar bulundu: (a) amaç odaklı hayal etmeyi teşvik eden bir telkindeki kelimelerin sayısı ve deneğin amaç odaklı hayal etmeyi uygulama eğilimi, (b) amaç odaklı hayal etmeyi teşvik eden bir telkindeki kelimelerin sayısı ve test telkinlerinin geçilme olasılığı ve (c) deneklerin amaç odaklı hayal etmeyi bildirdikleri zamanların sayısı ve onların test telkinlerine uymaları.

Hep birlikte ele alındığında, yukarıda özetlenen bu iki çalışma telkinlerin ifade ediliş şeklinin onlara kolayca uymayı ya da uyamamayı belirlemede önemli rol oynadıklarını gösterir. Daha spesifik olarak, bu çalışmalar telkinlerin deneğe açık bir şekilde bilişsel bir stratejiyle birlikte sunulduğunda – yani, telkin edilenleri yaşamak için nasıl düşüneceği ve hayal edeceği ona bildirilirse – telkinlerin daha kolay yaşanabileceğini ortaya koyar.

Yukarıda özetlenen çalışmalar, hipnoz kavrayışımızı artıracak iki kısımlı bir araştırma programını bize anımsatır. Programın birinci kısmı, deneklerin test telkinlerini geçtikleri bilişsel stratejileri keşfetmelerini amaçlar. Programın ikinci kısmında ise deneklerin test telkinlerine uymalarını artırmak için bilişsel stratejiler öğretilecektir. Şimdi, örnek olarak kısmi hafıza kaybı telkinini kullanarak bu araştırma programının nasıl uygulanabileceğini göstereceğiz.

Sayfa 133:

Bilişsel stratejiler üzerine düşünülen araştırmalar: Daha önce belirtildiği gibi amnezi için olan test telkinleri genellikle deneğe ne unutacağı konusunda bilgi verir ancak nasıl unutacağı konusunda bir bilgi vermez. Bu alandaki bir araştırma programını gerçekleştirmek için, amnezi telkinlerini geçmede denekler tarafından kullanılacak bilişsel stratejileri keşfetmek gerekir. Bu tür bilişsel stratejileri keşfetmenin en çok kullanılan yolu deneklerden yaşadıklarının detaylı bir betimlemesini istemektir. Örneğin, yakın zamanda yapılmış iki araştırmada (Spanos, 1971; Spanos & Ham, 1973) kısmi unutkanlık için (4 rakamını unutma) zor bir telkinin verildiği deneklerle görüşmeler yapıldı. Bu çalışmalar,  rakamı unuttuklarını aktaran deneklerin tipik olarak 4 rakamının olmadığı bir rakamlar dizisini hayal ettiklerini göstermiştir. Denekler 4 rakamının “kayboluşuna” yol açan oldukça ayrıntılı hayaller tasarladılar. Örneğin, bir denek 4 rakamının parçalara bölündüğünü, diğer bir denek dört rakamının bir roket gibi uzaya fırlatıldığını, üçüncü bir denek ise bir adamın rakamlar dizisinden 4 rakamını kancayla çektiğini hayal etti. Denekler aynı zamanda, faal bir şekilde  bilinçlerinden dört rakamını atmak için kendilerini zorlamaya çalışmadıklarını belirttiler. Yerine, kendilerini “hayalleriyle” birlikte gitmeye bıraktıklarını ve hayallerinin içeriklerinin “gerçek” olaylar olup olmadığıyla ilgilenmediklerini aktardılar.

Önerilen araştırma programında, bir rakamı unutmak için bir bilişsel strateji geliştirdikten sonraki aşama bu stratejiyi diğer deneklere öğretmektir ve böylece bu onların test telkinlerini geçme yeteneklerini artıracaktır. Deneklere, spesifik bir rakamı nasıl unutabileceklerini öğretmeyi amaçlayan çalışmaların uygulanması gerekir. Bununla birlikte son zamanlarda yapılan araştırmalarda (Diamond, 1972; Kinney, 1969; Sachs, 1969, 1971; Sachs & Anderson, 1967), diğer test telkini türlerine nasıl yanıt verileceğini öğretmek için çok sayıda  girişim yapılmıştır. Bazı çalışmalarda (Kinney, 1969; Sachs, 1971; Sachs & Anderson, 1967) eğitim prosedürleri aşağıdakilerden oluşmuştur: Araştırmacı, deneğe yaşaması beklenen duyumları anlattı ve deneğin ondan ne beklenildiğini anlamasını sağlamak için gerçek fiziksel bir uyarımda kullandı. Örneğin, kol ağırlığı duyumunu deneğe öğretmek için hastanın eline ağır objeler tutuşturulur. Ek olarak deneğe başarılı uygulamaları için cesaret verici sözler söylenir ve her bir test telkinini kendine göre uygulamasına izin verilir. Diamond (1972) bir bakıma farklı prosedürler uyguladı. Örneğin deneklerden, test telkinlerini geçtiklerinde nasıl düşündüklerini, nasıl hayal ettiklerini anlatan denekleri dinlemelerini istedi. Benzer bir şekilde, 10. Bölümde bahsettiğimiz kursta, araştırmacı deneklere telkinlere uymanın neden insanın kendi potansiyellerini gerçekleştirmede önemli olduğunu açıkladı ve daha sonra bazı şekillerde düşünerek ve hayal ederek kendisine yönelttiği telkinlere nasıl uyduğunu gösterdi.

Sayfa 134:

Prosedürlerin etkilerinin bir değerlendirmesini içeren, Diamond (1972), Kinney (1969) ve Sachs (1971) tarafından yapılan bilimsel araştırmalar eğitimin genel olarak test telkinlerini geçmede deneklerin yeteneğini artırmada etkili olduğunu kanıtlamıştır. Diamond (1972) en iyi sonuçların deneklerin sadece telkin edilenleri aleni bir davranış şeklinde gerçekleştirdikleri zaman değil aynı zamanda telkinlere yanıt verirken detaylı bir şekilde nasıl düşündüklerini ve hayal ettiklerini aktardıklarında elde edildiğini buldu. Mesela, örnek model müzik hayal etmek için test telkinini nasıl geçtiğini şöyle söyleyerek açıklayacaktır: “(Ben) Dylan’s Mr. Tambourine Man gibi bir parçayı çalınırken hayal etmeye bıraktım kendimi. Müziğin ‘içimden’ mi yoksa dışardan mı geldiğini merak etmiyordum sadece olduğu gibi duyuyordum.”

Teorik perspektifimizden yukarıdaki araştırmalarda kullanılan eğitim prosedürleri, olumlu tutumları, motivasyonları ve beklentileri (cf. Kinney, 1969, s: 38-41) sağlama ve deneklere test telkinlerini geçmek için bilişsel stratejileri nasıl tasarlayacaklarını ve uygulayacaklarını öğretme teknikleri olarak görülebilir. Bu prosedürlerin başarısının, hipnotik deneylerde responsive denekler tarafından kullanılan bilişsel stratejilerin başlangıçta unresponsive olan deneklere öğretilebileceğini varsayan hipotezimizi desteklediği görülür.

Bilişsel stratejilerin nasıl incelenebileceğini göstermek için spesifik bir rakamın nasıl unutulduğunu içeren kısmi unutkanlığı kullanmamıza rağmen, aynı tarzda bir araştırma deneklerin diğer test telkinlerini geçerken nasıl düşündüklerini ve hayal ettiklerini incelemek içinde kullanılabilir. Örneğin, acı veren uyarımlara katlanmak için denekler tarafından kullanılan bilişsel strateji türlerini belirlemeyi amaçlayan sistematik bir araştırma programının faydalı olduğu ispat edilmelidir. Bu kitabın 10.Bölümünde bahsedildiği gibi araştırmamız, anestezi veya analjezi telkinlerine uyan deneklerin aşağıdaki bilişsel stratejilerden birini veya daha fazlasını uyguladıklarını gösterir: denekler acı uyarımı sırasında farklı şeyleri düşünürler veya vücudun uyarılan kısmının lastikten veya duyarsız bir materyalden ya da o kısma Novocain enjekte edildiğini ya da başka bir şekilde uyuştuğunu veya duyarsızlaştığını düşünürler. Bu bulguları kontrol eden ve genişleten daha ileri çalışmaların sadece hipnozu anlamak için değil aynı zamanda acıyı kontrol etme konusunda faydalı yöntemler sunduğu için önemli oldukları görülür.

Daha önce belirttiğimiz gibi, açık bilişsel stratejilerin varlığı ya da yokluğu test telkinlerini gerçekleştirmenin zor olup olmadığını belirleyen tek faktör değildir. Test telkinlerinin diğer bir kısmının zorluk düzeyleriyle ilişkisinin telkin edilen etkiyle ters düşen bilgiye aldırmak veya yeniden yorumlamakla ilgili olduğu görülür.

Sayfa 135:

Telkin Edilen Etkiye Ters Düşen Bilgi

 

Denek bir telkine yanıt verirken, gerçek etkiyle ters düşen bir bilgiye maruz kalabilir ve telkini uygulaması tehlikeye düşebilir. Mesela, deneğin kolunu boylu boyunca uzatmış olduğunu düşünelim, ve daha sonra bileğine balon bağlandığını ve bunun kolunu hafifleştirdiğini ona söylendiğini hayal edelim. Deneğin kolu boylu boyunca uzatıldığından yer çekiminden dolayı kolu aşağı inecektir. Denek kolunun hafifleşmesinden ziyade giderek daha fazla ağırlaştığını hissedecektir. Başka bir deyişle denek kol kaslarından, telkinlerle (kol hafif ve balonla yukarı doğru kalkıyor) tutarsız olan bir geri bildirim alacaktır. Kolun hafif olduğunu ve istem dışı yukarı kalktığını hissetmek için deneğin gerçekten kolunun ağırlaştığına ve aşağıya doğru hareket ettiğine dair ona gelen bilgiyi görmezlikten gelmesi ya da farklı bir açıdan yorumlaması gerekir. Telkinler, denekleri tutarsız ya da çelişen bilgiye maruz bırakma bakımından farklılık gösterirler. Deneği en tutarsız bilgiye maruz bırakan test telkinlerinin başarılması en zor telkinler olduğunu söyleyebiliriz. Birkaç örneğe birlikte bakalım.

Wietzenhoffer ve Hilgard (1962) Stanford Hipnoza Yatkınlık Ölçeği – Form C’ de bulunan test telkinlerinin her birini geçen hipnotik deneklerin yüzdelik oranına ilişkin bilgiyi bize sunmuşlardır. Kol alçalması için olan test telkini, deneğe uzattığı kolunda ağır bir şey tuttuğunu ve bu ağırlığın kolunu ağırlaştırdığını ve onu aşağı doğru ittiğini gözünde canlandırmasını ister. Bu deneklerin büyük bir çoğunluğu (% 92) bu test telkinini geçti. Kol sertliği için olan test telkini, denekten kolunun bir kalıp içerisinde olduğunu ve dirseğini bükemediğini gözünde canlandırmasını ister. Deneklerin sadece % 45’i bu telkinin etkisinde kakmıştır.

Kol alçaltma telkini bu kadar kolayken kol sertliği telkinini geçmek neden bu kadar zordur? Elbette, bunun sebebi önemli bir dereceye kadar zorlukları değişen iki tür telkinden istenen açıkça görülebilen davranış değildir – kişi kolunu kolayca alçaltabildiği kadar sertleştirebilir. Farklı zorluk düzeylerini hesap etmek için, telkinlerde ima edilen veya ifade edilen bilişsel stratejilerin varlığına ya da yokluğuna bakamayız. Test telkinlerinden her biri denekten amaç odaklı hayal etmeyi uygulamasını ister; özellikle kol alçaltma telkini denekten ağır bir nesnenin kolunu alçalttığını hayal etmesini ve kol sertliği telkini ise deneğe kolunu sert tutan bir kalıbın içinde gözünde canlandırmasını ister. Her iki telkin de açık bir şekilde deneğe bilişsel bir strateji sunmalarına rağmen, telkin edilen etkiyle tutarsız olan bir bilgiye deneği maruz bırakmaları bakımından birbirinden ayrılırlar. Bu test telkinlerinin her birini daha detaylı bir biçimde inceleyelim.

Sayfa 136:

Kol alçaltma telkinine maruz kalındığında denek kolunu uzatmış ve gözleri kapalı bir şekilde sakince oturur. Yer çekimi kuvveti kolun ağırlaşmasına neden olurken, bir ağırlığın kolunu alçalttığını hayal etmesi istenir. Böylece, hayalleri kolundan gelen duyumsal bilgilere aykırı düşmez. Tam tersine, hayalleri ve duyumsal bilgileri birbiriyle uyumludur ve birbirini pekiştirirler.

Diğer taraftan kol sertliği telkini deneği çelişen bir bilgiye maruz bırakır. Kol sertliği için telkin verildiğinde, deneğe ilk olarak dirseğini bükmesini engelleyen bir kalıpta kolunu hayal etmesi istenir ve daha sonra kolunu bükmeye çalışması istenir. Kolu bükmeye çalışırken, denek kolunun bir kalıp içinde sert olduğuna ilişkin olan telkinle ters düşen duyumsal bir bilgiyi alır. Kolunu bükmesine engel teşkil edebilecek hiçbir kalıp olmadığını, harici hiçbir nesne olmadığını gösteren bir bilgiyle karşı karşıya gelir. Bu yüzden, bu test telkinini geçmek için deneğin kolunu sert tutan bir kalıp fikriyle ters düşen duyumsal bilgiyi görmezlikten gelmesi veya farklı bir biçimde yorumlaması gerekir.

Özet olarak, bu iki test telkini, deneği telkin edilen etkiye ters düşen duyumsal bilgiye maruz bırakma bakımından birbirinden ayrılırlar. Deneğe uyumlu, tutarlı duyumsal bilgiye maruz bırakan test telkinlerinin başarılması daha kolaydır ve ters düşen, çelişen bir duyumsal bilgiye maruz bırakan telkini başarmak daha zordur.

Bilişsel Stratejiler, Çelişen Bilgiler ve Responsiveness’ın Başlangıç Düzeyi Arasındaki İlişkiler

 

En azından iki değişkenin test telkininin zorluk düzeyini etkilediğini göstermiştik: deneği bilişsel bir strateji kullanmaya yönlendiren telkinler ve deneği çelişen bilgilere maruz bırakan telkinler. Şu ana kadar, bu değişkenlerin nasıl birbiriyle ilişkili olduklarını inceleyen sistematik bir bilgi toplanmamıştır. Böyle bir bilginin toplanması faydalıdır. Örneğin, test telkinleri denekleri çok fazla çelişen bilgiye maruz bıraktıklarında, telkin edilen etkileri deneklerin yaşamasına yardım etmede açık bir biçimde ifade edilen bilişsel stratejinin çok önemli olduğunu varsayan hipotezi test etmeye yönelik çalışmalarla faydalı bilgiler sağlanabilir.

Yukarıda tartışılan iki faktör – bilişsel stratejinin varlığı ve çelişen bilginin düzeyi – test telkinlerine başlangıçta yanıt veren ve vermeyen deneklerde farklı etkiler gösterebilirler. Örneğin, oldukça yüksek derecede telkinlerin etkisinde kalan denekler kendi bilişsel stratejilerini hemen yapı vermeyi kolay bulabilirler ve sonuç olarak telkinlerle sağlanan bilişsel stratejiden çok az yararlanabilirler.

Sayfa 137: Diğer taraftan, telkinlere düşük düzeyde yatkınlık gösteren denekler kendi bilişsel stratejilerini geliştirmeyi zor bulabilirler ve buna bağlı olarak telkinlerde var olan bilişsel stratejilerden yararlanabilirler. Deneklerin telkinlere başlangıçtaki yatkınlık düzeyleri, bilişsel stratejilerin varlığı ve çelişen bilgilerin düzeyi arasındaki be kuramsal ilişkiyi araştırmak çok faydalı olacaktır.

Çelişen Bilgiyi Görmezlikten Gelme veya Yeniden Yorumlama           

Yukarıdaki tartışmada, telkinin uygulanma zorluğunu en çok etkileyen değişkenlerden biri olan çelişen bilginin derecesinin önemini belirttik. Başka bir açıdan bakıldığında, zor test telkinlerini geçen deneklerin geçemeyen deneklerden daha kolay bir şekilde çelişen bilgiyi görmezlikten geldikleri veya onu farklı bir şekilde yorumladıkları görülür.

Yedinci Bölümde, çelişen bilgiyi görmezlikten gelme veya onu farklı bir şekilde yorumlama işlemine ilişkin bilgileri sunan çok yakın bir zamanda yapılmış bir deneyden (Spanos, Ham & Barber, 1973) bahsettik. Okuyucular, bu deneyde kontrol durumu altındaki (base line/esas çizgi) deneklere ilk olarak çok zor bir telkin olan görsel halüsinasyon (30 saniye boyunca dizlerine bakacaklar ve orda oturan bir kediyi görecekler) verildiğini hatırlayacaktır. Daha sonra denekler, hem göreve motive edilmiş yönergelere hem de hipnotik indüksiyon prosedürüne tabi tutuldular ve daha sonra onlara aynı derece zorlukta bir görsel halüsinasyon verildi (30 saniye boyunca dizlerine bakacaklar ve orda oturan küçük bir köpek  görecekler). Bu telkinler deneklerden imalı bir şekilde iki şeyi yapmalarını ister: (a) dizlerinde bir nesneyi hayal etmelerini veya gözlerinde canlandırmalarını, (b) dizlerinin gerçekten boş olduğunu onlara anlatan görsel bilgiyi görmezlikten gelmelerini veya farklı bir açıdan yorumlamalarını.

Az sayıda denek, deney boyunca (telkin edilen) nesneyi gördüklerini ve buna ek olarak bir an nesnenin “orda olmadığına” inandıklarını belirtti. Bu tür raporlar kontrol (bas eline/ esas çizgi) durumu altında olan deneklerin % 1’i, göreve motive edilmiş durum altında bulunanların % 3’ü ve hipnotik indüksiyon prosedürleri altında bulunanların % 5’i tarafından verilmiştir. Burada ilginç olan, (telkin edilen) nesneyigördüklerini ve bir an onun “orda olmadıklarına” inandıklarını belirten deneklerin açık bir biçimde canlı olarak  hayal ettiklerini söyleyen deneklerle aynı şekilde objeyi tanımlamalarıdır. Her iki gruptaki denekler nesneyi aynı şekilde belirsiz, şeffaf, hafif vb. şekilde tarif ettiler. Bununla birlikte, nesneyi gördüklerini ve bir an onun “orda olmadıklarına” inandıklarını belirten deneklerin, anlaşılır bir biçimde çelişen bilgiyi görmezlikten geldikleri veya farklı bir açıdan yorumladıkları görülür. Deney sonrası görüşmelerde, bu denekler kendilerine nesneyi görme telkini verildiğinde onu hayal etmeye odaklandılar, bunu yaparken de hayal ettikleri şeyin “gerçek” olup olmadığıyla ilgilenmediler.

Sayfa 138:

Görünüşte roman okuyan veya film izleyen bir insanın çelişen bilgiyi görmezlikten gelebilmesi veya farklı bir açıdan yorumlayabilmesi ve kendi kendine “Bunlar sadece bir kağıda yazılmış şeyler”, “Bunlar sadece ekranda olan ışıklar”, “Bunlar sadece birilerinin yazdığı bir hikaye” ve “Bunlar sadece aktörlerin oynadığı roller” dememesi gibi, bu denekler de çelişen bilgiyi görmezlikten gelebiliyorlardı veya farklı bir açıdan yorumlayabiliyorlardı. 

Kişi telkin edilenleri uygularken, çelişen bilgiyi görmezlikten gelmede veya farklı bir açıdan yorumlamada gerçekleşen olayların daha geniş bir kavrayışını nasıl elde edebiliriz; Kişi hayal etmeyi gerektiren başka tür etkinliklere girdiğinde gerçekleşen benzer olaylar üzerinde çalışarak, yukarıda bahsettiğimiz olayların daha derin bir kavrayışının olacağını söyleyen J.R Hilgard (1970), Shor (1970) ve diğer araştırmacılarla aynı fikirdeyiz. Bu bilgilerden kısaca bahsedelim.

Telkinlere Uyma ve Hayali Aktivitelerde Bulunma Arasındaki İlişki

 

Daha önceki bir dizi çalışma (Andersen, 1963; As, 1962; As, O’Hara & Munger, 1962; Barber & Glass, 1962; Coe, 1964; Lee-Teng, 1965; Shor, Orne & O’Connell, 1862) ve yakın zamanda yapılmış birkaç araştırma (Atkinson, 1971; J.R. Hilgard, 1970; Spanos & McPeake, 1973b; Tellegen & Atkinson, 1972) zor test telkinlerini uygulayan deneklerin bunları uygulamayan deneklerden “inanmazlığa geçici olarak ara verme isteğiyle” birlikte hayal etmeyi içeren aktivitelerde bulunmaya çalışmaları bakımından farklı olduklarını göstermiştir. Örneğin, Barber ve Glass (1962) “çok yüksek derecede telkinlere yatkın olan deneklerin yatkın olmayan deneklerden” aşağıdaki sorulara daha fazla Evet yanıtı verdiklerini tespit ettiler: “Aşk ve romantizm hakkında gerçek hikayeleri okumayı seviyor musunuz” ve “Beş veya altı yaşlarında bir çocuk olsaydınız oldukça canlı ve nerdeyse gerçek hayali oyun arkadaşlarınız olur muydu?” aynı doğrultuda, Andersen (1963) ve Coe (1964) telkinlere uymayla ilgili aşağıdaki bulgulara benzer şeyler tespit ettiler: “Sade fanteziyi, onu yapılandırmak için gerçekçiliği kullanan fanteziden daha eğlenceli buluyorum” ve “Mantık dünyasının ötesine gitmek ve farklı bir şeyler yaşamak istiyorum.”

J.R. Hilgard (1970) hipnotik durumda telkinlere uyan kişilerin telkinlere uymayan kişilerden hayal etmeye dayalı etkinliklerde bulunmaya çalışmaları bakımından birbirinden ayrıldıklarını gösteren bilgiyi daha da genişletti. Bu tür “hayali etkinlikler” roman okumayı, rol yapmayı veya müzik dinlemeyi içerir. Örneğin, J.R. Hilgard’ın telkinlere uyan deneklerinden biri Orwell’ın 1984’  ünü okuduktan sonra şunları ifade etti:

Kendimi, 1984’deki sıçanlardan korkan ve sonunda işkenceye uğrayan Winston Smith karakteriyle özdeşleştirdim. Kafası bir kafesin içindeydi ve boyun eğmek zorunda olduğunu hissetti. O yaklaştıkça ben de onun korktuğu kadar korkuyu hissettim. Kitabı bitirip, Sendikadan dönerken kendime, çevreme, çevremde olan her şeye karşı bir sıkıntı hissettim çünkü hikayeyle allak bullak olmuştum ve tükenmiştim (s: 26).

Sayfa 139:

Buna benzer raporlar, örneğin roman okuma, tiyatroda oynama gibi hayal gücüne dayanan aktivitelerin deneklerin zor bir testi geçtiklerinde verdikleri ifadelerle benzerlik gösteriyor. Her iki durumda, denekler dışsal bir etken tarafından harekete geçirildikleri hayallerle “ taşındıklarını” ifade ettiler ve bunu yaparken de hayallerinin “gerçekliği” ile alakadar olmadıklarını kanıtladılar. Bunlarla aynı çizgide olan, bir dizi çalışma (E.R. Hilgard, 1965; J.R. Hilgard,1970 ; J.R. Hilgard& E.R. Hilgard, 1962) gösterdi ki telkinlere uyan hipnotik deneklerin çocukken şu gibi şeyleri yaşamaya eğilimleri vardı: Hayal arkadaşları vardı ve ebeveynleri tarafından masal dinlemeye teşvik edilmişlerdi.

J.R.Hilgard (1970) de telkinlere uymayan hipnotik deneklerin tipik olarak, okuma, drama çalışmaları veya müzik dinlemek gibi hayal gücü ile ilgili aktivitelerle ilgili olmadıklarını ortaya çıkardı. Bunun yerine, bu denekler bu tür aktivitelerle meşgul olduklarında, hayal güçlerini sürekli kontrol altında tutuyor ve hayalleri tarafından “taşınmalarına” müsaade etmiyorlar gibi görünüyorlar.

Kısacası, hipnotik bir durumda test telkinlerine uyma ile okuma,drama etkinlikleri ve müzik dinleme gibi hayal gücü gerektiren aktivitelerle ilgilenme eğilimi arasında bir ilişki bulunmaktadır. Fakat, bu değişkenler arasında var gibi görünen bu ilişki, başka bir dizi değişken tarafından yok edilebilir ya da asgari düzeye indirgenebilir. Açıklamaya çalışalım.

Bir birey, hayal gücü gerektiren bir çok aktiviteyle ilgili olmaya eğilim gösterebilir ve de hipnotik bir durumda test telkinlerine çok düşük derecede uyabilir. Peki neden? Daha önce de üzerinde durduğumuz gibi, böyle bir kişi, hipnoz hakkındaki olumsuz tavırları, motivasyonları ya da beklentileri  sebebiyle de telkinlere uymayabilir. Örneğin bir kişi düşünelim: okuma, drama aktiviteleri ve diğer hayal gücü gerektiren etkinliklere karşı eğilimi var ve bunun yanında doğal ve bağımsız oluşuyla da gurur duyuyor. Daha da ileri giderek, bu kişinin, “hipnoz” u bir kişinin diğerinin zihnini kontrol ettiği ve öznenin, isteği dışında zorlanarak zavallı bir otomat gibi davrandığı bir durum olarak gördüğünü varsayalım. Bu kişi, hayal gücü gerektiren bir çok aktivite ile uğraşabiliyor olsa dahi, hipnoza karşı olan olumsuz tutumu, büyük bir ihtimalle onun test telkinlerine uymasını engelleyecektir.

Yukarıdaki durum, yakın bir zamanda yapılmış deneylerle test edilmiştir. 186 öğrenciyle birlikte çalışarak Span ve McPeake (1973a) ilk olarak gündelik hayali etkinliklerde bulunma eğilimini belirleyen bir anket uyguladılar.    

Sayfa 140:

Daha sonra, deneklerin yarısına hipnoza karşı olumlu tutumları meydana getirmeye yönelik telkinler verildi; bu deneklere hipnozun ilginç ve faydalı olduğu, gizemli ve tehlikeli olmadığı vb. şeyler söylendi. Kalan deneklere de hipnoza girmenin saflığın ve akıl hastalığının bir işareti olduğuna dair olumsuz bilgiler verildi. Daha sonra, hipnoza yatkınlık için bütün denekler telkin edildi. Gündelik hayatta hayali etkinliklerde bulunma eğilimi ve hipnoza karşı olumlu tutumları benimsemelerini sağlayacak olumlu bilginin verildiği deneklerin hipnotik yatkınlıkları arasında yüksek bir korelasyon(r=.41) görüldü. Bununla birlikte, hipnoza karşı olumsuz tutumları teşvik eden bir girişim yapıldığında gündelik hayatta hayali etkinliklerde bulunma eğilimi ve hipnoza yatkınlık arasında düşük bir korelasyon (r=.17) görüldü. Bu çalışma aynı zamanda, gündelik hayatta hayali etkinliklerde bulunma eğiliminin güçlü olduğu deneklerin düşük derecede hipnotik yatkınlık gösterdiklerini çünkü bu kişilerin hipnoz durumuna karşı olumsuz tutumları olduğunu tespit etti.

Hipnotik durumda test telkinlerine uyma ve hayali etkinliklerde bulunma yeteneği arasındaki ilişki başka araştırmalarla da test edilebilir. Bu araştırma, test telkinlerine düşük derecede uyan ve hayali etkinliklerde az bulunan denekler üzerinde yapılacaktır. Deneklerin yarısı, hayali etkinliklerde bulunma yeteneklerini artırmayı amaçlayan eğitim prosedürlerine tabi tutulacaktır, örneğin drama oynama. Bu denekler, drama oynamada çok yetenekli olan örnek kişileri izleyebilirler ve onların izlenimlerini dinleyebilirler. Örnek kişiler oynadıkları karakterlerle özdeşleşmelerini, yaşadıkları duyguları, karakteri “içselleştirmek” için kullandıkları yöntemleri ve rollerini gerçekleştirirken onlara gelen çelişen bilgileri nasıl görmezlikten geldiklerini ve nasıl farklı açıdan yorumladıklarını diğer deneklere aktarabilirler. Diğer denekler daha sonra örnek kişilerin kullandıkları yöntemlere benzer metotlarla aynı rolü oynayabilirler. Kontrol grubu olarak kullanılan diğer denekler alakasız bazı aktivitelerle aynı sürede vakit geçirirler. Daha sonra her iki gruptaki denekler, drama oynamanın hayali etkinliğinde eğitimle test telkinlerini uygulamalarının ne dereceye kadar güçlendiğini belirlemek için yeniden test edilecektir.

Sayfa 141:

HİPNOZU PSİKOLOJİNİN DİĞER ALANLARIYLA İLİŞKİLENDİRME

 

Hipnoz alanında göze çarpan bir araştırma da psikolojinin diğer alanlarındaki deneysel ve teorik çalışmalardan göreceli izolasyonudur. Bunun nedenini anlamak çok zor değildir. Yakın bir zamana kadar, hipnozla ilgili araştırmalara sıra dışı yaşantılara ve davranışlara neden olan özel bir durum bakış açısı hakimdi. Bir asrı aşkın, “hipnotik trans” bakış açısı nerdeyse düşünmeden hipnozla ilişkili fenomenlerin “apaçık” bir açıklaması olarak çok fazla kökleşti ve yaygınlaştı. “Hipnotik trans” bakış açısı bu şekilde algılandığı için, “hipnoz” olayı kolay bir şekilde genel psikolojiyle bütünleşemedi çünkü bu fenomenlerin temel olarak psikologların üzerinde çalıştığı öğrenme, algı, kavrama, tutum değişikliği, sosyal öğrenme, psikoterapi vb. klasik alanlardan farklı olduğu düşünülmüştür.

Benimsediğimiz bilişsel-davranışsal bakış açısı, “hipnoz fenomenlerinin diğer birçok psikolojik olayları açıklamada kullanılan aynı tür öncül (antecedent) ve aracı değişkenler bakımından anlaşılabileceğini öne sürür. Başka bir deyişle, bu bakış açısı “hipnoz” fenomenlerinin ve psikologlar tarafından üzerinde çalışılan diğer fenomenlerin birçok ortak noktası olduğunu vurgular. Bu ortak noktaların aydınlığa kavuşturulması daha kapsamlı bir psikoloji kuramını geliştirmemize yardım edebilir.

Örnek: Hipnozu Spesifik bir Terapi Prosedürüyle İlişkilendirme

(Sistematik Duyarsızlaşma/ Systematic Desensitization)

 

Bakış açımızın psikolojinin diğer alanlarını nasıl aydınlattığını göstermek için, hipnoz durumlarında görülen aracı değişkenlerlesistematik duyarsızlaşma olarak adlandırılan terapi durumunda görülenleri karşılaştıracağız. “Hipnotik trans” kavramının yanıltıcılığına aldırmaksızın, bu iki durumdaki başka türlü açıklanmayacak olan ortak noktaların aydınlığa kavuşturulacağına inanıyoruz. Bu iki durumda da görülen ortak değişkenleri ele almadan önce, okuyucuya aşinalık kazandırmak için sistematik duyarsızlaşmada (desensitization) kullanılan terapi prosedürlerinden bahsedeceğiz.

Sistematik duyarsızlaşma özellikle, korkuların ve fobilerin üstesinden gelmede hastalara yardımcı olmada yararlı olduğu kanıtlanmış bir tedavi prosedürüdür (Franks, 1969; Wolpe, 1958, 1969). Bu prosedür genellikle üç aşamadan oluşur. İlk olarak hastanın korkuları, az kaygıya neden olandan başlayarak aşırı derecede korku ve paniğe neden olana doğru sıralanır. Örneğin, bir hastanın uçağa binme korkusu var ise, bu sıranın en başına (en az korkutucu) hastanın Hava Alanı yazan bir işarete yaklaşması yazılabilir. En son duruma ise (en çok korkutucu) hastanın binlerce fit yükseklikte uçan bir uçakta oturması yazılabilir. Bu aşırı durumlar arasına, bir uçağın havalanmasını izleme, uçağa binme vb. durumlar girebilir.

Korkuların sırası oluşturulduktan sonra, sistematik duyarsızlaşma prosedüründeki ikinci aşama hastaya yüksek derecede bir gevşemenin nasıl sağlanacağını öğretmektir.

Sayfa 142:

Son olarak, hasta gevşemiş bir durumdayken ona listede bulunan her bir durumu az endişe yaratandan en çok kaygıya neden olana doğru hayal etmesi istenir. Duyarsızlaşma zincirini tamamlayan hastalar – yani, gevşemiş bir durumdayken listedeki en korkutucu durumu gözünde canlandırmayı başarabilen hastalar – genellikle korkularının üstesinden gelirler.

Sistematik duyarsızlaşmada bulunan davranış değişikliğini anlamak için, duyarsızlaşma durumlarında mevcut olan aşağıdaki üç değişken grubunun dikkate alınması gerektiğini düşünüyoruz: (a) kişilerin duruma karşı tutumları, motivasyonları ve beklentileri, (b) yöneltilen telkinlerin veya yönergelerin özel üslubu ve (c) kişilerin telkin edilen konuları düşünme ve hayal etme derecesi (Spanos, DeMoor & Barber, 1973). Bu cildin büyük kısmı, bu değişkenlerin hipnotik durumdaki performansla nasıl ilgili olduğunu göstermeye adanmıştır. Şimdi duyarsızlaşma durumunda onların önemini gösteren kanıtlara bakalım.

Tutumlar, Motivasyonlar ve Beklentiler. Bir dizi klinik raporu ve deneysel çalışmalar, bu değişkenlerin hastalar sistematik duyarsızlaşmaya maruz kalırken gösterdikleri tedavi iyileşmesinin ne kadar olduğunu belirlemede önemli olduklarını gösterir. Bu nedenle, duyarsızlaşmayı kullanan terapistler sık sık hastaların tutumlarını ve motivasyonlarını güçlendirmeyi amaçlayan yönergeleri verirler (Brown, 1967; Klein, Dittman, Parloff & Gill, 1969; Wolpe, 1958); bazı terapistler hastaların olumsuz tutumları ve motivasyonları olduğunda duyarsızlaşmanın az yararı olduğu gerçeğini doğrulamışlardır. Örneğin, Lazarus (1971) duyarsızlaşmanın sadece “avoidance behavior’larından birincil ve ikincil kazançlar sağlamayan” ve “yönteme karşı fazlasıyla tepkili olmayan” hastalarda etkili olduğunu göstermiştir (s: 95).

Yakın zamanda yapılmış bir dizi araştırma (ör: Leitenberg, Agras, Barlow & Oliveau, 1969; Miller, 1972; Oliveau, Agras, Leitenberg, Moore & Wright, 1969) duyarsızlaşmanın sonucunu etkilemede hastaların beklentilerinin önemini göstermiştir. Bu incelemelerde, bir gruptaki hastalara yılan korkularının üstesinde gelmelerinde onlara yardım edecek bir terapiye girecekleri söylendi. Bu hastalar duyarsızlaşmaya maruz bırakıldılar. Diğer gruptaki hastalarda duyarsızlaşmaya maruz bırakıldılar, ancak onlara korkuları için terapiye girecekleri söylenmedi. Bunun yerine, duyarsızlaşma prosedürü ikinci gruba deneyin hayal etme ve psikolojik yanıt verme (psychological responsiveness) kısmı olarak açıklandı. Yılan fobisini azaltmada duyarsızlaşma prosedürü, prosedürün korkularının üstesinden gelmede onlara yardımcı olacağını ümit eden hastalarda daha çok etkiliydi. Bu deneyler, hipnoz durumunda olduğu gibi duyarsızlaşma durumunda deneklerin beklentilerinin onların nasıl yanıt vereceklerini belirlemede önemli bir rol oynadıklarını gösterir.

Sayfa 143:

Telkinlerin ve yönergelerin ifade ediliş şekli: Daha önceki bölümlerde, hipnoz durumunda meydana gelen yaşantıların ve davranışların deneklere verilen telkinlerin ifade ediliş şekliyle ilgili olduğunu belirtmiştik. Aynı değişkenin duyarsızlaşma durumunda da önemli bir faktör olduğu görülür (Spanos, DeMoor & Barber, 1973). Hipnozda kullanılan telkinler gibi duyarsızlaşmada kullanılan spesifik yönergeler de genellikle hastadan açıkça görülebilen bir davranışı gerçekleştirmesini istemez. Bunun yerine, hastalardan birtakım farazi olayları gözlerinde canlandırmalarını isterler ve bu tasavvurların (imaginings) davranışta değişikliklere neden olacağını ima ederler. Örneğin, yılan fobisi için duyarsızlaşmaya maruz bırakılan bir hastaya asla “Sen yılanlardan korkmuyorsun. Ayağa kalk ve yılana dokun.” denilmez. Onun yerine, “Uzun bir koridorun sonunda durduğunu hayal et. Koridorun diğer ucunda büyük ama zehirsiz siyah bir yılan var. Şimdi, yılana doğru küçük adımlarla ilerlediğini hayal et.” gibi şeyler söylenir.

Telkinlerin ya da yönergelerin temalarıyla birlikte düşünme ve hayal etme: Davranış terapistlerinin, canlı ve gerçekçi hayal etmenin başarılı bir duyarsızlaşma için ön şart (Wolpe, 1958, 1969) olduğuna dair ısrarları ve bu tür terapistlerin hastalarının telkin edilen etkileri “gerçekten hissetmeleri” için sarf ettikleri çabalar (Cautela, 1971) hayal etmenin duyarsızlaşmada önemli bir boyut olduğunu gösterir. Herhangi bir sonuca varmadan önce daha fazla bilgi gerekmesine rağmen, diğer faktörler sabitken hayallere, canlandırmalara daha çok yoğunlaşan kişilerin duyarsızlaşmayı daha iyi gerçekleştirebileceklerini varsayabiliriz.

Son ortak noktadan da bahsedelim. Daha önce, test telkinlerini başarılı bir şekilde geçen hipnotik deneklerin, eğer telkin edilen durum gerçekten meydana gelmişse, bazen telkin edilen durumlardan farklı ancak bununla birlikte amaç odaklı olan durumları hayal ettiklerini, bununda telkin edilen durumun gerçekleşmesine neden olacağını belirtmiştik. Oldukça ilginç küçük bir kanıt (Barrett, 1969; Brown, 1967; Weinberg & Zaslove, 1963; Weitzman, 1967) sistematik duyarsızlaşmaya maruz bırakılan hastaların sık sık amaç odaklı ancak hayal etmeleri söylenen spesifik olaylardan oldukça farklı durumları hayal ettiklerini gösterir. Bu tür amaç odaklı bir hayal etmenin duyarsızlaşmada istenilen terapik değişikliği sağlamada önemli bir rol oynayıp ya da oynamadığının kesinleştirilmesi gerekir.

Amacımız, hipnoz ve duyarsızlaşmanın “aynı şey” olduğunu ya da duyarsızlaşmada terapik değişikliğe neden olan değişkenlerin hipnoz durumlarında da bulunduğunu göstermek olmamıştır. Bunun yerine, şunları göstermeye çalıştık: (a) bu durumlar, her iki durumdaki davranış değişikliklerini anlamada önemli olan bazı ortak noktaları içerir, (b) bu ortak noktalar tam olarak idrak edilmemişlerdir çünkü “hipnotik trans” bakışı hipnoz ve “normal” fenomenlerle ilgilenen diğer araştırma alanları arasındaki bu tür benzerliklere bakmayı engellemeye eğilim gösterir, ve son olarak (c) “hipnotik trans” kavramı tarafından özgür bırakılan bu araştırma alanları arasında bilginin serbest akışı karşılıklı kuramsal artmaya neden olacaktır.

Sayfa 144:

Diğer Bir Örnek:

Hipnozu Sosyal Psikolojiyle İlişkilendirme

 

Diğer bir örnek olarak, hipnozun soysa psikolojiyle nasıl ilişkilendirilebileceğine bakalım. Bu kitapta ele alınan aracı değişkenler – tutumlar, motivasyonlar, beklentiler ve düşünme ve hayal etme gibi bilişsel olaylar – günümüz sosyal psikolojisinin ayrılmaz parçalarıdır. “Hipnoz” terimi altında sınıflanan alan, bir bireyin diğer bireyin davranışı ve yaşantısı üzerinde güçlü bir izlenim bıraktığı eşi bulunmayan sosyal psikolojik bir fenomendir. Sonuç olarak, sosyal psikoloji alanındaki son kitapların persuasion, conformity ve davranış değişmesi gibi olaylarla detaylı bir şekilde ilgilenmesine rağmen hipnozla ilgilenmemesi oldukça şaşırtıcıdır. Tipik olarak hipnoz alanının sosyal psikologlarca alanın dışına kaydığı – daha çok “transları” ve diğer “özel durumları” kapsayan anormal psikoloji ya da psikiyatri alanlarına düştüğü – görülür.

Çok sınırlı bir istisna dışında (McGuire, 1968), sosyal psikologlar tarafından persuasion’ı, conformity’i, davranış değişikliğini ve hipnozu ya da suggestibility’i (kolaylıkla tesir altında kalma) tek çatı altında birleştirmek için hiçbir çaba sarf edilmemiştir. Bununla birlikte bizim bakış açımıza göre bu sosyal psikolojik fenomenlerden her biri birbiriyle örtüşen işlemleri gerektirir; kavramsal olarak onları birbirine bağlayan daha fazla çabanın verimli olması gerekir.

Neyse ki, hipnozu sosyal psikolojideki bir tür kuramsal bir modele ilişkilendirmek için anlamlı bir çaba Sarbin tarafından yapıldı. Sarbin’in önemli tespitine kısaca bakalım.

Sarbin’in sosyal psikolojik tespiti: Sarbin’in tespitinin bu kitapta sunduğumuz bilişsel-davranışsal bakış açısıyla çok fazla ortak yanı vardır. Sarbin ve çalışma arkadaşları (Sarbin, 1950a; Sarbin & Andersen, 1967; Sarbin & Coe, 1972) da hipnozla ilgili fenomenleri açıklamak içinhipnotik trans ya da hipnotik durum gibi kavramları yanıltıcı görüyor. Ek olarak, Sarbin ve çalışma arkadaşları “hipnoz” fenomenlerinin eşsiz olmadığını diğer sosyal psikolojik olaylardan izole olmadığını göstermeye çalışmışlardır.

Sarbin’in tespiti ve bizim görüşlerimiz arasında birçok ortak nokta olmakla birlikte, Sarbin’in tespitinin rol kavramı üzerinde durması bakımından ayrılırlar. Sarbin, deneği hipnoz durumunda hipnotize olmuş bir kişinin rolünü almaya çalışan biri gibi görür. Kültürümüzdeki her insanın genel bir hipnotik denek rolü düşüncesi olduğuna işaret eder – yani, hipnotize edilmiş bir insanın nasıl davranması beklendiği gibi.

Sayfa 145:

Üstelik rol, hipnotistin yönergeleri ve telkinleriyle daha spesifik bir şekilde tanımlandı. Benzer olarak, Sarbin ona atfedilen rolü almaya çalışan aktörden söz eder. Aktörün bu rolde oynaması gerekirse, aktör gerçek göz yaşlarıyla ağlayabilir, gülebilir, hissedebilir, duygulu davranabilir ve oynadığı kısmı yaşayabilir. Ayrıca, aktörün bu rolde oynaması gerekirse, yoğunlaşması ve dikkati daha dar bir aralığa odaklaşabilir ve “kendinin” farkındalığını kaybedebilir. Sarbin, hipnotik bir durumda denek hipnotize edilmiş kişinin rolüne girerse, aynı şekilde, odaklanmış bir dikkat gösterebileceğini ve kendi-farkındalığını ya da kendi-bilincini kaybetmeye eğilimli olabileceğini belirtmiştir.

Sarbin’in bakış açısıyla (Sarbin & Andersen, 1967) deneğin hipnotize olmuş kişinin rolünü almadaki başarısı aşağıdaki değişkenlere bağlıdır: (a) onun rol beklentileri (hipnotik bir durumda nasıl davranmayı bekliyor), (b) onun rol algılayışı (hipnotistin onun nasıl davranacağını ve ne yaşayacağını tanımlamadaki sözlerini nasıl yorumlar), (c) yeteneklerle ilişkili rolü (canlı bir şekilde hayal etme), (d) rolüne uyumluluğu (yani, hipnotik bir denekten ne istendiğini anlayıp anlamama da ve belirli şekillerde davranan bir insan olarak kendisiyle zıt veya uyumlu olup olmadığı), (e) rolün gerektirdiklerine

karşı hassasiyeti (örneğin, telkinlere uymazsa hipnotisti utandıracağı gerçeğine karşı hassasiyeti).

Açıkça görülüyor ki Sarbin’in tespiti ve bizim bakış açımızın birçok ortak yanı vardır. Bu iki görüşü birleştirmek bu alandaki ilerlemeyi hızlandırabilir.

ÖZET

Bilişsel-davranışsal bakış açısının sınırları belirtildi ve hipnoz kavrayışımızı güçlendirebilecek araştırma alanları önerildi. Tartışmada ön planda görülen dört soru bulunuyor:

  1. İndüksiyon prosedürünü oluşturan karmaşık değişkenler yığınının rolünü nasıl izah edebiliriz?Her bir değişkene ayrı ayrı odaklanacak gerekli araştırmanın ana çizgileri belirlendi ve hatta değişkenlerin birbirine ekli kombinasyonları da alındı. Aynı zamanda, bu alanda daha hızlı bir ilerlemenin,özel durumlara neden olan özel telkinlerden ziyade eğer gevşeme-uyku-hipnoz telkinleri farklı bir test telkini grubu olarak kavramsallaştırılırsa ancak, olabileceği belirtilmiştir. Son olarak, hipnotistin rolünü ve denek ve hipnotist arasındaki ilişkiyi aydınlığa kavuşturacak araştırmanın ana hatları belirlenmiştir.
  2. Deneklerin tutumlarını, motivasyonlarını ve beklentilerinin ilişkisini deneysel olarak nasıl açıklayacağız?Bu üç aracı değişkenin izafi önemini açıklayabilen araştırmanın ana hatları ve üç değişkenin kendi aralarında nasıl ilişkilendirilecekleri belirlenmiştir.
  3. Telkinlerin konularıyla birlikte düşünme ve hayal etmede görülen olayların daha derin  bir idrakını nasıl kazanabiliriz?   

Ana hatlarıyla gösterilen araştırma (a) telkinlere uyan (responsive) denekler zor test telkinlerini geçmede bilişsel stratejileri nasıl kullandıklarını, (b) telkinlere uyan (responsive) denekler telkin edilen etkilere ters düşen bilgileri görmezlikten geldiklerini ve onları farklı açıdan yorumlamayı nasıl başardıklarını (c) test telkinlerinin kolaylıkla etkisinde kalmanın kitap okumayla, rol oynamayla, hayal gücünü ve “kuşkuya geçici bir süre ara verme isteği” gerektiren diğer aktivitelerle nasıl ilişkilendirileceğini anlamamızı geliştirebilir.

  1. Hipnoz alanı psikolojinin diğer alanlarıyla nasıl bütünleşebilir?    Yanıltıcı “hipnotik trans” bakış açısından vazgeçtiğimizde, telkinlere uymayı kolaylaştıran ve diğer psikolojik fenomenlere aracılık eden değişkenler arasında daha önce görünmemiş ortak yanları keşfedebiliriz. Örnek olarak, hipnoz durumunda görülen olaylar tedavi durumunda (sistematik duyarsızlaşma) ve diğer psikolojik durumlarda görünenlerle karşılaştırıldı. Üstelik, hipnozun sosyal psikolojiyle bütünleşmesini tartışırken, Sarbin’in çok önemli hipnozun sosyal psikolojik formülü açıklandı ve bu kitapta sunulan bilişsel-davranışsal bakış açısıyla birçok ortak noktası olduğu gösterildi.

 

NOTLAR                                                             

¹Gevşeme-uyuma-hipnoz telkinlerine yanıt verme birkaç şekilde puanlanabilir. Örneğin,telkinleri aldıktan sonra ne kadar gevşediğine dair deneklerin kendi raporlarıyla elde edilebilir.

²Tarihsel olarak hipnozla” ilişkilendirilmiş yaşantılara sahip olmak için insanlara nasıl düşüneceklerini ve hayal edeceklerini öğretmede daha yararlı teknikleri belirlemek için daha fazla araştırmanın yapılması gerekir. İzlenecek bir yol da 10. Bölümde Training in Human Potentialities olarak adlandırdığımız kursta bahsedilen yöntemlerin yararlılığını test etmektir. Denek ne dereceye kadar durumu “training in human potentialities” olarak kabul eder ve bu şekilde tanımlama deneğin tutumlarını, motivasyonlarını ve beklentilerini nasıl etkiler? Ayrıca, yaşantıları gerçekleştirmek için deneğe nasıl düşüneceği ve hayal edeceği konusunda, araştırmacının  kendini model olarak göstermesi daha mı etkilidir veya araştırmacıdan ziyade başka bir kişinin denek için modellik yapması daha yararlı mı olacaktır?

³Tabi ki, bu araştırmanın “hipnoza” ve drama oynama eğitiminden önce ve sonra verilen telkinlere uymaya karşı deneğin tutumlarını, motivasyonlarını ve beklentilerini belirlemesi gerekir. Bu, telkinlere uymada herhangi bir artışın tek başına eğitimden kaynaklanıp kaynaklanmadığını ya da telkinlere uymaya karşı deneğin tutumlarını, motivasyonlarını ve beklentilerini değiştirme eğitiminden kaynaklanıp kaynaklanmadığını belirlemek için gereklidir.

 “Hayal etmede” “hayaller” gerekli olmakla birlikte, “hayal etmenin” “görsel hayal” gerektirdiği anlamına gelmez, ancak Juhasz (1969) tarafından analiz edilen karmaşık kompleks bilişsel olayları gerektirir.

Borderline Kişilik Bozukluğu Hipnozla Tedavisi

27 yaşında bir erkek olan danışanın (G.İ) başlıca sorunları aşağıda sıralanmıştır. 1- İnsanlarla iletişim …

Telkinle Tedavi Nedir?

Telkinle tedavi, telkin gücünü kullanarak bazı sağlık sorunlarından kurtulmanızı sağlamayı hedefleyen tedavi tekniği …

Telkin Nedir?

Telkin, şuur dışı bir süreçte kişilerdeki belli fikirlerin ya da fiziksel bazı durumların değiştirilmesini sağlamak …