MAKALELER

Hipnoterapi hakkında daha fazla bilgi edinebileceğiniz uzman makaleleri.

Hipnotik Uyku Nedir?

Hipnotik kelimesi aslında merkezi sinir sisteminin yavaşlamasını sağlayan ilaçlar için farmakolojide kullanılan bir sözcüktür. Yani aslında bir yöntem ya da davranış değil de bazı maddeler hipnotik olarak adlandırılırlar. Fakat bilincin tam olarak kapanmadığı, bilinç dışının ve algıların aktif olduğu bu duruma benzeyen uyku hali de benzer bir tanımlamayla ‘hipnotik uyku’ olarak tanımlanmıştır. Yani ilaç kullanmadan bilincin tamamen kapanmadığı ama merkezi sinir sisteminin çok yavaşladığı duruma geçilmesi haline verilen isim hipnotik uyku olmuştur.

Bazı kişiler hipnotik uyku haline geçmek için bazı yöntemlerden faydalanılabileceğini belirtiyorlar. Winston Churchill ya da İsmet İnönü gibi dünyadan ve ülkemizden çok önemli isimlerin de faydalandığı söylenilen hipnotik uyku haline geçebilmek için yapılması gerekenler şu şekilde tarif ediliyor: Rahat elbiseler giyerek yastıksız ve sırt üstü şekilde yatağa uzanıyorsunuz. Sessiz, sakin bir ortamda yapılan uygulama sırasında zihninizi boşaltmanız ve tavana konsantre olmanız gerekiyor. Vücudunuzun hiçbir yerinde rahatsızlık hissetmemenizin, en rahat konumda olmanızın da uygulamada çok önemli olduğu belirtiliyor. Sonra bütün vücudunuzdaki kasların gevşediğini hissetmeniz gerekli. Yöntemi anlatanların belirttiğine göre bu noktada kendinizi havada süzülüyor gibi hissetmeye başlamanız yani kısacası hipnotik uyku haline girmiş olmanız gerekiyor.

Bir uzman yardımıyla ya da kendi kendini hipnotize etmeye benzeyen yöntemin başarıya ulaşması durumunda, 10 dakikalık bir sürenin bile 8 saatlik uyku ihtiyacını karşılamak için yeterli olduğunu söylüyorlar.

Hipnotik Nedir?

Merkezi sinir sisteminin yavaşlamasına hipnotik ismi verilmektedir. Farmakolojik olarak yani ilaç bilimine uygun olan dozlarda kullanıldığında uyku sağlayan ama algıların kaybolmasını sağlamayan ilaçlar olarak da tanımlanabilir. Yani hipnotik maddeler alındığında gerçek uyku haline ya da narkoz haline benzeyen bir durum yoktur. Hipnotik ilaçlar kullanılarak geçilen uyku halinde bilinç tam olarak açık olmasa da algılama işlevlerinin çalıştığı söylenebilir.

Hipnotik kelimesi ilaçlar için kullanılan bir sözcük olsa da, kişinin kendi kendini hipnotize etmesi olarak tanımlanan ya da uzman hipnozitörler tarafından kullanılan yöntemlerle geçilen uyku hali olarak bilinen ‘hipnotik uyku’ halinin ve teriminin ilaçlardan ziyade telkin yöntemiyle uyku haline geçilmesi olduğu da buna eklenebilir.

Hipnoterapi Merkezi Seçerken Dikkat Edilmesi Gerekenler

Hipnoterapi, hipnoz yöntemi ile tedavi anlamına gelen bir sözcüktür. Yani kişinin uyku ile uyanıklık arasında bir durum olarak kabul edilen bilinç halinde iken telkin alması (bu durumda dikkat yoğunlaşır, bilinçaltına ulaşılır ve telkin alma yeteneği artar) ve sağlık sorunlarını gidermesini sağlayacak düşünce değişiklikleri yapması olarak anlatılabilir. Sağlık sorunlarıyla baş etmek isteyen ve hipnoterapistlerin ve hipnoterapi merkezlerinin yardımını almak isteyen kişilerin dikkat etmesi gereken noktalar şu şekilde listelenebilir:

 Hipnoterapi Uygulamasını Yapacak Olan Uzmanların Yetkili, Ruhsatlı ve Tecrübeli Kişiler Olması Gerekir

Dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, hipnoterapi uygulamasındaki bazı yaklaşımların aynı zamanda zarar verebileceğinin unutulmamasıdır. Mesela depresyon sorunu olan kişilerin tedavisinde uygulanacak yaklaşımların sonuçlarının ne olacağını bilen psikodinamik konusunda uzmanlığı olan terapistler tarafından uygulanması gerekir. Aksi halde hipnoz tekniği yarardan çok zarar verebilir. Kısacası bu tekniğin uygulamasını yapan kişilerin lisanslı ve tecrübeli kişiler olmaları şarttır.

Hipnoterapi Merkezi Yöntem Hakkındaki Bilgileri Açık Olarak Vermelidir

Hipnoterapi yöntemi ile sağlık sorunlarıyla baş etmeyi düşünen kişilerin bazı noktaları iyi bilmesi gerekir. Bu yöntem bir büyü ya da sihir yöntemi değildir. Hipnotize olan kişinin bilinçaltı uyanıktır ve telkinlere açıktır ama kesinlikle kabul etmeyeceği davranış biçimlerini değiştirmeye yönelik olan telkinleri kabul etmez. Bu nedenle kişiler sağlık sorunlarını giderme amacını kabul ederek hipnoterapiste gitmelidir. Tabi gideceği hipnoterapi merkezi de bu durumu açık bir şekilde kendisine açıklamalıdır. Yani örnek vermek gerekirse uyuşturucu madde kullanan kişinin tedavisinin başarılı olabilmesi için bu kişinin uyuşturucuyu bırakmayı istemesi gerekmektedir.

Hipnoterapi Merkezinde Görev Yapan Hipnoterapistlerin Güven Vermesi Gerekir

Bir diğer konu ise telkinlere açık olan hastanın mümkün olduğu kadar iyi konsantre olması gerekliliğidir. Bu hem hipnotize olma aşamasında hem de hipnotize olduktan sonra verilen telkinlere direnç gösterilmemesi açılarından önemlidir. Bu nedenle hastanın tekniği uygulayan kişiye tam olarak güvenmesi ve kendi sorunlarının giderilmesini sağlayacağına inanması gerektiği anlamına gelir. Dolayısıyla gitmeyi düşündüğünüz merkezdeki hipnoterapistlerin uzmanlığından ve tecrübesinden emin olmanız gerekir. Özellikle referanslar sunabilen bir hipnoterapi merkezi ve çalışanları bu güveni sağlayabilirler.

Hipnoterapi Merkezindeki Hipnoterapistler Yeni Tekniklere Açık Olmalıdır

Hipnoterapi bilinen en eski yapılanmış psikoterapi yöntemi olarak tanımlanır. Bu nedenle hastalıkların tedavisinde etkin olmakta zorlanan bir yöntem olabilir. Yeni tanımlanan ya da tedavisi için yeni yöntemler geliştirilen hastalıkların tedavisinde etkin olarak kullanılabilesi için bu yöntemi uygulayan hipnoterapistlerin sürekli olarak kendilerini geliştiren uzmanlar olması gerekir (örneğin bilişsel-davranışçı terapiler konusunda).

Hipnozla Sunum Fobisi

30′ lu yaşlarda bir erkek olan danışan (S.Ö) başlıca sorunlarının sosyal ortamda kızarma,sosyal ortamlarda düşüncelerimi söylerken aşırı heyecan, tedirginlik, kaygı ve titreme olduğunu söylüyor. Topluluk önünde konuşamadığını sunum yapamadığını söylüyor. 10 yıldan uzun süredir bu sorunlarla yaşadığını ifade eden S.Ö diğer sorunlarını şu şekilde sıralıyor:

-Toplantıda ne konuşacağımı yüzlerce zihnimden geçiririm sonunda çok abartıyorsun derim kendi kendime toplantı anında da heyecanlanır hafif kızarma olur sesim titrer ve düşündüklerimden farklı şeyler söylerim.

-Acaba yanlış yaparsam, pot kırarsam vb şekillerde olumsuzluklara şartlanma.

-Yaşadığım bazı olaylardan sonra yine aynı durumla karşılaşırsam benzer şeyler yaşanır düşüncesinin bilinçaltıma yerleşmiş olması.

-Yaşadığım olumsuz olaylara insanların alaycı tepkisi ve bunun benim zihnimdeki etkisi.

-Bilinç altımdaki olumsuz fikirler.

Danışan daha önceki psikoterapi deneyimi hakkında şöyle diyor: Bir psikologa gittim bir takım tavsiyelerde bulundu (korkularının üstüne git) ama sosyal fobi konusunda yeterli olmadığını hissedince bir daha gitmek istemedim.

S.Ö ile 6 seanslık bir çalışma yaptık. S.Ö kendisine verdiğim ödevleri çok iyi yaptığı için çok kısa bir sürede çok iyi gelişmeler gösterdi. Artık her yerde her kese sözünü söyleyebiliyordu. Örneğin bir alış veriş merkezinde bir mağazaya girmiş. Tezgartara gömlek almak istediğini söylemiş. Tezgahtarda hiç yüzüne bakmadan “gömleklerimiz orada bakabilirsiniz” demiş. Bunun üzerine danışan burası sanırım self servis demiş ve mağazanın çıkış kapısına doğru yönelmiş. Tezgahtar arkasından koşarak beyefendi yanlış anladınız vs.vs.

S.Ö seanslarımızın sonucunda elde ettiği gelişmeleri bana mail ile bildirmekte idi. Bende bu maileri bir araya getirdim ve aşağıda ondan gelen bu mailleri okuyabileceksiniz.

17.08.09

Dün eniştem “…………………… ile ilgili bilgin var mı” diye sordu. Dedim ki ayrıntılı bilgim yok. Ama bildiğim kadarıyla açıkladım. Açıklarken biraz panik oldum. Hafif terlemeye başladım. Kendime göre tam iyi cevap veremedim. Biraz da paniğin etkisiyle bildiklerimi de karıştırdım. Sonradan kendime kızdım. Oysa eniştemin sorduğu soruları hiç te bilmek zorunda değilim.

Kardeşim evin zilini çaldığı zaman veya kapının tokmağını vurduğu zaman, bekliyor ki hemen açsınlar.Biraz bekleyince “niye açmıyorsunuz?” diye trip atıyor.Ben de sinirleniyorum.Bak dedim içerdeki insanın belki işi var belki başkası açar diye beklemiş olabilir. Böyle yapmakla beni sinirlendiriyorsun dedim.

23.08.09

Alışveriş için gittiğim marketten bir şeyler aldım eve yürüyerek gideceğimden dolayı ağır olacak olanları evin yakınındaki marketten alırım düşüncesiyle yola çıktım.Yolda elimde başka marketin torbasıyla gideceğim. Markete gidersem ayıp olur bir şeyler derlerse diye içimden bir sürü konuşma geçiyor.İçimdeki diğer seste ne ayıp olacak adama para kazandırıyorsun, bi şey desin de göreyim! eğer adam bir şey derse,sana mı soracağım neyi nerden alacağımı dersin şeklinde bir cevap veriyor.Belli bir süre sonra nasıl bir zihin diye kendime kızdım.İstediğim şeyi istediğim yerden alırım bundan doğal ne var.Doğru markete gittim ve  alacağımı aldım.Milletin işi gücü yok benim elimdeki poşete bakacak…Bu zihniyetten yavaş yavaş kurtuluyorum…

Evet bu sefer de kardeşim bana kapıyı geç açtı. Bak gördün mü dedim. İçerdeki insan kapıyı duymamış olabiliyormuş. Niye kapıyı geç açtın beni beklettin ben de sana sinirleneyim mi dedim. Balkondaydım dedi.Ben onu bunu anlamam bak kızdığın şeyi şimdi sen yaptın dedim.

24.08.09

Bugün çok fazla iletişimim olmadı. Rahatsızlığımdan dolayı bugün kendimi düşündüm. Kendi iç dünyama bir yolculuk yaptım. Kendimle ilgili bir kaç şeyi ortaya çıkardım.Mesela ben iletişimde karşı tarafa göre şekilleniyorum.İletişimde karşı taraf rahat olursa ben de aynı oranda rahat oluyorum.Telefonla konuşmalarımda bunu bariz bir şekilde görüyorum.Bazı arkadaşlarımla konuşurken gerilir,cümlelerim kesik kesik olur,bazılarıyla da çok esprili,rahat bir konuşma olur.Yani karşı tarafa göre şekilleniyorum.Bu özelliğimi sevmiyorum.Bazen de ben ortamı rahatlatmalıyım.Hep karşıdaki insandan kucak açmasını beklememeliyim.Ben de kucak açabilmeliyim.

Bir de birisi diyelim ki bana, benim hoşuma gitmeyecek bir şeyi yaptırmak istiyor. Ben o işi bir şekilde ya bir bahane bularak yapmıyorum. Ya da mecburen yapıyorum ama karşı tarafa kızgınlığımı sözle söylemeyip vücut dilimle ifade etmeğe çalışıyorum.Sinirli olduğum zaman konuşmuyorum.Halbuki o duygumu konuşarak karşı tarafa iletsem belki iş hallolacak.

27.08.09

Bu gün iftarda misafirimiz var. Misafirimiz bir esnaf.İftar öncesi bana sordu: “Sen neler yapıyorsun bu aralar?” dedi.Abi dedim yatıyorum.Ben öğretmen olduğum için yazın çalışmam. Bizim işler daha açılmadı falan.Bana takılıyor şimdi “bu da adalet mi biz 60 yaşına gelmişiz çalışıyoruz sen yatıyorsun. Boş vakitlerinde gel yanıma biraz. Sen dükkanda dur sen satış yap ben dinleneyim.” Ben de topu taca atmak için abi ben esnaflıktan anlamam yanlış bir şey söylerim müşterilerine bir daha gelmezler sonra dedim. Adamın oğlu da gelirsin iftardan bir saat önce biraz çalışırsın ihtiyaçlarını da alır gidersin diye üzerime gelmez mi. Ben de hafif kızardım ama babasına dedim ki, sıkıldığın zaman aç bir telefon ben beş dakikaya ordayım diyerek meseleyi salladım.

28.08.09

Bir Eylül de öğretmenlerin göreve başlama tarihi olduğu için saç traşı olayım diye çocukluğumun geçtiği mahalledeki berbere gittim.Tabii beni tanımıyor.Traş başladı ben etrafı aynadan gözetliyorum. Etrafta cilt cilt kitaplar.Bu kitaplarda neyin nesi dedim. Berber anlatmaya başladı. Hem okuyorum hem de satıyorum. Berber “Sen ne iş yaparsın öğrenci misin?” dedi.Yok ben öğretmenim. Dört sene Güney Doğu’da görev yaptım tayinim …………………’a çıktı.Berberde Güney doğudanmış. Başladı açılım meselesine. Sonu gelmiyor. Ben araya giriyorum şey saçımın şurasını şöyle yapar mısın? Konu dağılıyor.Berber “Güney Doğu’da rahat mıydın? diye bir soru sordu. Haydaa valla rahat değildim. Su,elektrik,soğuk vs sorunlarımız vardı diye devam ettim. Berber “Doğunun insanı misafirperverdir,samimidir” dedi. Valla bir elin parmakları nasıl farklıysa orda ki insanlarda farklı. Benim görev yaptığım kasabanın insanlığı yoktu. Ben onlardan hiç memnun değildim.Sonra adam illaki herkes iyi olacak diye bir şey yok dedi.Artık sosyal  ortamlarda daha az kızardığımı hissediyorum.Bir ilerlemenin olması sevindirici.

29.08.09

Evin ufak tefek ihtiyaçları için markete gittim.Markette iki tür domates var. İkisinden de aldım birinin etiketi 2.99,diğerinin ise 0.99.Kasaya yanaştım. Kasiyer tartıp geçiriyor. Bu domatesin fiyatını hatırlıyor musunuz? dedi ben de 0.99 dedim. Olamaz bu salkım domates 2.49 dedi. O zaman  dedim ki fiyat etiketini doğru asacaksınız, milleti şaşırtmayacaksınız. Kasiyer “Bir dakika beyefendi” dedi. Manav reyonuna bakan kişiye sorayım dedi.Sonra kasiyer “Pardon beyefendi salkım domates değilmiş sizin dediğiniz fiyat doğruymuş özür dileriz” dedi.

Kendimle ile ilgili şunu söyleyebiliyorum artık; yaşadığım olaylarda evet burada şunu yapmalıydım ama yapamadım.Şu tepkiyi vermeliydim şöyle davransaydım daha iyi olurdu şeklinde bir zihin yapısı yerleşmeye başladı.Sizinle görüşmelere başlamadan önce ise böyle bir olay olduğu zaman ise kendi kendime zihnimde seneryalor oluşturarak kendimi yoruyordum.Bir sorunun farkına varmak sorunun çözümünün yarısı demek olduğunu biliyorum.

01.09.09

Okuldayım kısa bir toplantı yapılıyor ve 30 a yakın öğretmen var. İçimde o eski kaygılar olmasına rağmen yine da daha güçlü olduğumu hissediyorum.Bir sorumu çok rahat bir şekilde müdüre söylüyorum.Önceden aklıma sorsam mı sormasam mı diye sorular geliyordu.Bu okulda daha aktif olacağımdan dolayı her şeye hazırlıklı olmam gerektiğini düşünüyorum.Bu benim için fırsat olacak.

05.09.09

Bugün kuzenimle birlikte iftara davetliyiz. İftara gitmeden önce kuzenimin dükkanına uğradım. Dükkandaki çalışanlarla muhabbet ettim.İçlerinde Güney Doğu kökenli birisi var. Ben de Güney Doğu’da görev yaptığım için muhabbetin konusu oraya geldi.Benden oralardan bahsetmemi istediler.Ben de çok rahat ve kendimden emin bir şekilde anlatmaya başladım. Konuşurken karşıdaki kişinin söylediklerinin bence mantıksız olduğu tarafları da hiç çekinmeden karşı çıkıyorum.

10.09.09

Bu gün okulda kısa bir toplantı yaptık. Toplantı da bir konu hakkında müdür öğretmenlerin görüşünü istedi.Kabul edenler el kaldırsın dedi. Ben de el  kaldırdım. Sonra yanımdaki bir öğretmen “indir,indir” diyor. Ben de arkaya döndüm bu benim görüşüm dedim. Bundan bir ay önce bu olay olsaydı elimi indirirdim ve büyük sıkıntı yaşardım.

11.09.09

Okulda yeni olduğum için ortama yeni alışıyorum.Öğretmenlerden biri geldi elinde bir liste hangi öğretmenin dolabı yok dedi.Benim yok dedim. Listeye baktı ve 48 numara boş eşyalarınızı koyabilirsiniz dedi.Teşekkür etttim ve eşyalarımı koymaya gittim. Dolabın üzerinde bir öğretmenin ismi yazılı ama içi boş. Ben de içimden dedim ki herhalde eskiden kalmadır. Yazıyı çıkarttım ve eşyaları dolabın içine koydum.Bir süre sonra bir bayan öğretmen geldi. Hocam “benim dolaba eşyalarınızı koymuşsunuz” dedi.Ben de hocam yanlışınız olmasın listede boş gözüküyordu, ben de yerleştim, kusura bakmayın, hallederiz dedim.Öğretmen de hocam fark etmez sizinkiler de kalsın benim dolapta halledince taşırsınız dedi.Sonradan hallettik ve ben başka bir dolaba geçtim.Bundan bir ay önce bu durumu yaşasaydım o bayan öğretmenin önünde çok heyecanlanabilirdim ve muhtemelen ne yapacağımı şaşırırdım.

15.09.09

Öğretmenler odasında öğretmenler kendi aralarında halı saha maçı düzenliyorlar beni de davet ettiler. Ben de uzakta oturduğumu ve yolun zor geldiğini söyledim.Bunun üzerine okula bazen araba ile geldiğimi gördüklerinden araba ile gelirsin diye üzerime üzerime gelmeye başladılar. Ben de araba sürekli bende değil,söz veremem. Gelirim derim, sonra problem çıkar, sonra sizi ayaz da bırakmak istemem dedim. Bir mücadele verdim hiç bir semptom da ortaya çıkmadı.Bu mücadelenin sayısı arttıkça bu olay benim lehime düzelecek.

16.09.09

Bugün okulda zümre toplantısı yaptık. Meslaktaşım olan bayan öğretmen ile, gündem maddelerini görüşmeye başladık.Maddeleri tek tek görüşüyoruz görüşlerimizi belirtiyoruz.Kendime dikkat ettim özgüvenle maddeler üzerinde görüşlerimi belirtiyorum.Bana göre yanlış olan şeyleri çok rahat bir şekilde ifade ediyorum.

18.09.09

Okulda yavaş yavaş arkadaşlarla samimi olmaya başladık. Muhabbetlerimiz derinleşmeye başladı.Espriler yapmaya,birbirimize takılmaya başladık.Bir arkadaş bana bir konu da takıldı ben de hemen onun hakkında bildiğim bir eksiklikle ona cevap verdim.Tabii espri ile yaptım bu karşı duruşu.Önceden böyle bir durum olsa sineme çeker ve hafif kızarırdım.Diğer bir arkadaşta hiçbir şey anlatmıyorsun dedi. Ben de dedim ki şakayla İngilizce öğrenen bir çocuğa hadi oğlum İngilizce konuş da amcalar dinlesin veya hadi bir şarkı söyle dedikleri zaman olmuyor o an içinden gelmiyor insanların.Ben de ortam olursa veya bir olay,konu olursa paylaşırım dedim.

19.09.09

Artık iletişimde bir problem olduğu zaman şunu hissediyorum ki kaçmıyorum. Bir şekilde bir cevap buluyorum.Ne yapacağım,nasıl davranacağım yavaş yavaş yeni zihin yapıma göre değişmeye başladı.

20.09.09

Bayram misafirliğine çıkmak için evden çıktık.Eski komşumuza uğradık. Hoş beşten sonra konu bir şekilde çocuk eğitimine geldi. İşte akrabasının çocuğu okumuyormuş.Babası da baskı yapıyormuş illa okuyacakmış diye. Ben de bir şeyler söylemek istiyorum. Dedim ki ebeveynler hata yapıyor çocuk okumak istemiyorsa illa sevdiği, ilgisinin olduğu bir şey vardır. Bunu bulabilirseler çocuğa en büyük iyiliği yapmış olurlar.Komşu da haklısın diye başlayıp ben de okumak istemiyordum diye şu an yaptığı mesleğe giriş hikayesini anlattı.Bu benim için iç destek oldu. Önceden olsa bu durumda büyük sıkıntı çekerdim heyecanlanırdım ve semptomlar ortaya çıkardı.

Sevgili Günlük 24.09.09

Bugün okul açıldı ilk defa kalabalık bir sınıfta öğrencilerle buluştum. Daha önceki senelerden elde ettiğim tecrübelerden,ilk ders,ilk intiba nasılsa, sene sonuna kadar öyle devam ediyor.Törende benim tavırlarım diğer öğretmenlerin dikkatini çekmiş. Öğretmenler  duruşun güzeldi diye bana söylediler. Sınıfta çocuğun birisine soru sordum. Çocukta problemliymiş. Diğer çocuklar güldü. Ben hemen olaya müdahale ettim. Böyle bir davranışla bir daha karşılaşmak istemiyorum dedim. Herkes hata yapabilir. Ben  de zaman içinde derslerde hata edeceğim. Mesela bir kelimeyi yanlış telaffuz edeceğim. Bunlar çok normal şeyler, bunlara gülmemek gerekir dedim.Bir süre sonra bir şey anlatırken kutu diyeceğim yerde “kotu”dedim.Sonra da  ya bakın gördünüz mü, ben de hata yaptım. İnsan yorulabiliyor farklı bir durum içinde olabiliyor dedim. Bu açıklamayı yapmış olmam o hata sırasında bana büyük rahatlık sağladı.

25.09.09

Öğretmenler odasında sınıf defterini dolduruyorum. Bir öğretmen arkadaş seslenmeden masaya çay koymuş. Yandaki bayan öğretmen de bana “deftere neler yazdın?” diye sordu. Ben de şunları şunları yazdım diye anlatmaya başladım. Sonra defteri masaya koyacaktım ki masadaki çay sınıf defterinin üzerine döküldü. Ben tüh! hadi ya! sene başında böyle bir şeyle başlamak diye tepkilerimi ardı ardına diziyorum.Bazı öğretmenler de yazık oldu diyor,diğeri boşver yeni defter alırsın diyor. Bir tanesi selpak veriyor .Ben şuna dikkat ettim ki kızarmadım, hata yapabilirim düşüncesi yavaş yavaş beynime yerleşiyor.Çok rahat bir şekilde espriler yapmaya başladım.

26.09.09

Sabah kahvaltıda okulda öğrencilerle yaşadığım bir kaç olayı anlattım. Anlatırken mutlu oldum. Şunu bir kez daha anladım ki ben yaşadığım şeyleri kendime saklamayacağım, paylaşacağım. Bu bana çok iyi geliyor. Ama bu kendime saklama işi benim zihnime nasıl yarleşmişse bilmiyorum. Sanki 20 lik çiviyle çakılmışlar. Yaşadığım bir olayı paylaşmak istiyorum, içimdeki olumsuz ses beni engellemek için hemen mücadeleye başlıyor.

01.10.09

Ders bitti ve aynı zamanda nöbetçiydim bugün. Kendimi çok yorgun hissediyorum.Bir arkadaş hadi bir yerlerde yemek yiyelim dedi. Ben de kusura bakma kendimi çok yorgun hissediyorum dedim.Bunu şunun için yazıyorum, önceden böyle durumlarda bu tepkiyi zor verirdim. Hissettiğimi söylemek eskiden daha zordu.

02.10.09

Bugün okulda bir dersim boştu. Öğretmenler derse gidince ben de öğretmenler odasındaki bilgisayarda derslerle ilgili evrakları çıkartıyorum. Bir kaç arkadaş daha var. Müdür yardımcısı geldi ve “arkadaşlar dersi boş olan var mı?” diye sordu. Kimse ses çıkarmadı. Ben de hiç bozuntuya vermiyorum. Müdür yardımcısı bana “hocam sizin dersiniz boş muydu?” diye sordu.Hocam benim boş ama çok acil olarak çıkarmam gereken evraklar var onlarla uğraşıyorum dedim.Tamam hocam o zaman fırsat bulunca boş sınıfa bir uğrayın dedi. Bende bir ara çok kısa bir süre indim çıktım. Önceden karşı tarafı kırmamak için veya kendi işlerimden ödün vererek kabul ederdim.

03.10.09

Bugün kuzenlerimle alışverişe çıktık. Çıkmadan önce ben, beraber gidelim, siz kendi ihtiyaçlarınızı alın ben de kendim için bir şeyler bakayım dedim. Ben sizi girişte bekleyeceğim diyerek anlaştık. Önceden hiç gitmek istemiyordum. Sinir oluyordum onlarla o dükkandan o dükkana girmeye. Bir zihinsel kalıbımı daha kırdım.Karşı tarafın ihtiyaçlarını karşılamak ama aynı zamanda kendi isteklerinden de vazgeçmemek mümkünmüş.

04-10-09

Gömlek almak için bir alışveriş merkezine gittim. Bir dükkana girdim M beden dar kesim gömleğiniz var mı dedim. Tezgahtar “raflara bakın” dedi. Ben de burası self servis mi dedim. Sonra da ben ne bileyim hangisi M beden hangisi dar kesim. Mağazadan çıktım. Tezgahtar “bakar mısınız? dedi geriye dönmedim.

Başka mağazaya girdim. Camında gömlek 29 TL yazıyordu içeri girdim M beden dar kesim var mı dedim. Tezgahtar “var şunlar, hangi renk arıyorsunuz?” dedi. Ben bir bakayım dedim. Evet güzel modeller, fiyatları ne kadar dedim. Tezgahtar “79 tl” dedi. Ben bir şaşırdım. Dışarıda 29 yazıyordu dedim tezgahtara. Tezgahtar “onlarda var şurası” dedi. Baktım 3 gömlek var.Hayırlı işler diyerek çıktım.

13.10.09

Geçen gün bir mağazadan alış veriş yaptık ve 6 taksit yaptırdık. Belli bir süre sonra internetten hesap ekstresine baktım. 6 taksitin dışında fazladan bir 90 liralık bir çekim yapılmış.Bunu görünce firmayı aradım durumu anlattım. Yetkili benden kredi kartı slipini istiyor. Ben diyorum ki slipi attım ancak elimde fatura var. “Beyefendi ben slipsiz nasıl çözeyim?” diyor. Ben de haklı olabilirsiniz ama o zaman bir çözüm söyleyin dedim.Sonra  çözümde ısrar ettim çözemeyince müdürüne bağladı. Bir de müdüre anlattım, müdür araştıracağını ve sonra sizi arayacağız dedi.

Beni aradılar benden hesap ekstresini istediler ben de internetten çıktı aldım ve onlara götürdüm ve İncelediler. Haklı olduğumu söylediler. Kendi arşivlerinden evrakları çıkardılar. Sorun bizden kaynaklanmıyor dediler. Beni ikna ettiler. Ama banka ile irtibata geçip hatayı düzeltmeye çalışacaklarını söylediler.

Ben eskiden bu kadar ısrarlı olamazdım. Ben de olumlu yönde değişiklik olması çok iyi .Hal bu ki bu davranışlar çok normal ama yılların pasifliği,mücadeleden kaçmam beni bu hale getirdi.

14.10.09

Okulda sınıflar arası  münazara yarışmaları düzenleniyor. Ben de 6.sınıflar için düzenlenen münazarada jüriyim. Benim dışımda 2 bayan öğretmen var.Münazaranın izleyicileri de var.Vakit geldi ben ayağa kalktım salondaki seyircilere döndüm.Evet münazara başlıyor! sonra uymaları gereken kuralları hatırlattım.Sonra münazara yapacak konuşmacılara döndüm. Bir konuşma yaptım ve münazaraya başladık. Artık sosyal ortamlarda daha rahat olduğumu hissetmeye başladım.

15.10.09

Akşam misafirlerimiz vardı sohbet döndü dolaştı evliliğe geldi. Misafirlerimiz bana “Ne zaman evleniyorsun? dediler. Ben de valla dedim bizimkiler biraz tembel çıktı. Hiç çalışmıyorlar diyerek konuyu dağıttım.Herhangi bir kızarma yaşamadım.Böyle bir şey olsa önceden, hemen kızarır sonra da  bir şeyler söylerdim.

16.10.09

Okulda 2.katta her perşembe nöbet tutuyorum. Burada nöbet tutmak için insanın sinirlerinin alınması gerekiyor. Zil çalıyor çocuk bir türlü içeri girmiyor. Biz içeri sokuyoruz. Bir arkana dönüyorsun, bakmışsın tekrar kapıda belirmiş. Gir içeri, çabuk vs. Öğretmenlerden biri de nöbet gününü değiştirmek istiyor. İkimiz içinde nöbet günlerimizi değiştirmek çok uygun olduğu için değiştirdik. Sonra benimle nöbet tutan bir bayan öğretmen “hocam ne güzel anlaşıyorduk niye değiştirdiniz?” diye sordu. Ben genelde bayanlarla rahat konuşamazdım ama artık daha rahat bir şekilde konuşuyorum. Bayan öğretmeni ikna etmeye çalışıyorum. O da duygusal bir şekilde beni ikna etmeye kalkışıyor.Sonunda ben ikna ettim.

28.10.09

Okulda öğretmenler odasında oturuyoruz iki öğretmen kendi aralarında bir konuyu tartışıyorlar ben de müdahil olmadan dinliyordum.Bir süre sonra bir öğretmen “hocam sende bana katılıyorsun dimi katılıyorsun? Bu yaptığı etik değil. Sence de öyle değil mi?” diye bana soruyor. Diğeri  de kaşlarını kaldırıyor olmaz de falan. Ben arada kaldım. Ne yapayım dedim kendi kendime. Sonra ben döndüm arkadaşa hocam etik kavramı ne demek deyince baktım açıklamaya çalışıyor. Konuyu bir şekilde dağıttım.Sonra siz mi beni arada bırakmak istiyorsunuz al sana soru ….dedim.Normalde ben bu davranışı önceden sergileyemezdim biraz üzerime gelseler kızarırdım.

Hipnoterapi Seans Ücretleri

Türkiye’de bir çok hipnoz ile tedavi yapan kişi ve kuruluşlar bulunmaktadır. Bu kuruluşların büyük bir çoğunluğu İstanbul ilinde yer alıyor. İstanbul ilinde hipnoterapi ücretleri ortalama olarak ilçesine ve uzmanına göre 180-400 TL arası değişkenlik göstermektedir. Seans ücretleri ilgili probleme yada gelişmek istenilen duruma göre değişiklik göstermez. Yani sigara bırakma için hipnoz desteği almak isteyen kişi ile zayıflamak isteyen bireyler aynı fiyattan bu hizmeti alabilir. Seanslar ortalama 50 dakika ve 1 saat arasında değişkenlik göstermektedir. Problem veya gelişmek istenen durumların ortalama seans sayısı kişinin hipnoza verimliliği ve ilgili sorununa göre farklılıklar gösterebilir. Sizin durumunuz hakkında ortalama kaç seans süreceğini öğrenmek istiyorsanız ve fiyat hakkında bilgi almak istiyorsanız iletişim sayfasından bize ulaşın yada bizi arayın.

Hipnoterapist Ne Yapar? Ne Alanlarda Uzmanlaşır

Hipnoz, dikkatin yoğunlaştığı ve telkin alma yeteneğinin arttığı uyku ile uyanıklık arası bilinç halidir. Hipnoterapi ise hipnozun tedavi amacı ile kullanım şeklidir. Hipnoterapist de hipnoz ile davranış değişikliği ya da tedavi uygulayan kişi demektir.

Hipnoterapist, depresyon, bağımlılık, endişe, korku, stres gibi daha birçok alanda sıkıntıları olan kişilere yardımcı olmaya çalışan işlerinde uzman kişilerdir. Bu kişiler kendilerine başvuran insanları trans durumuna sokarak sıkıntılarından, problemlerinden kurtarmaya çalışırlar. Hipnoterapistler genellikle, alkol-uyuşturucu bağımlılığı, sigara bağımlılığı, korkular, panik ataklar, uykusuzluk, yeme bozuklukları gibi konularda insanlara yardımcı olmaya çalışırlar. Öncelikle hastanın şikâyetlerini dinler, kendisine gelinceye kadarki dönemdeki tedavi sürecini ve kullandığı ilaçları belirler. Bu incelemelerin ardından telkin ile tedavi yöntemine başlar. Hipnozu yapan kişiler olan hipnoterapistler, tıp doktorları, diş hekimleri ve psikologlar olmalıdır. Bunun dışındaki sağlık personeli olmayan kişiler hipnozu tedavi amaçlı kullanamazlar. Çünkü bu tedaviyi uygulayan kişiler yetkili değiller ise, hastaya fayda yerine zarar verebilirler. Bu tedavi yöntemini almak isteyen kişiler hipnoterapisti dikkatli seçmeli ve bu konuda yetkili olup olmadıklarına bakmalıdırlar.

Unutmayın ki hipnoterapist herhangi bir hastalık için teşhis koymaz, bağımlılık tedavisi yapmaz, yeme içme bozukluğu ve depresyon tedavisi yapmaz. Sağlık problemleri ile ilgili teşhis ve tedavi doktorların işidir. Hipnoterapist, kendilerine başvuran ve sorunlarına çözüm arayan kişilere ulaşılabilir hedefler koyar ve bu hedeflere ulaşmak için motivasyon sağlar. Kişisel gelişim ve yaşam kalitesini arttırmak için telkinlerde bulunur. Kişisel kontrolün yeniden kazanılması için insanları teşvik eder. Depresyon tanısı koyulmuş olan kişiye pozitif bir zihinsel yapıya ulaşmasına yardımcı olur. Sağlıklı bir uyku için kendisine gelen kişiyi eğitir. Kişiyi sınırlayan olumsuz duygu ve düşüncelerin olumlu yöne doğru yönelmesinde yardımcı olur. Kişinin kendisi ve çevresi ile olan iletişimlerinin sağlıklı hale gelmesi yönünde çalışmalar yapar. Sağlıklı alışkanlıklar ve davranışlar edinilmesi için telkinler verir. Hedefleri için insanları harekete geçirir. Bilinçli zihni ve bilinçaltı zihni uyumlu hale getirir. Oto hipnoz yöntemini kullanarak duygusal kontrol yeteneğinin geliştirilmesine yardımcı olur.

Hipnoterapistler rahat bir ofis ya da hastane ortamında hiçbir gürültüden etkilenmeyecek bir odada çalışmaktadırlar. İyi bir terapist güzel bir konuşma, sohbet ve ikna kabiliyeti olan kişidir. İradesine hâkim olmalı ve insanlarla rahat bir şekilde diyalog kurmalıdır. Tıp fakültesi diplomasına sahip olmalı ve konusunda ihtisas yapmalıdır.

Hipnoz yapacak uzman ilk olarak hastanın kendisini anlatabileceği rahat bir ortam oluşturmalıdır. Çünkü hipnoterapistin yaklaşımı kişinin kendisini daha rahat hissetmesini sağlayacaktır. Hipnoterapist hastanın düşüncelerini etkilememek için fazla konuşmaz ve gözlem yapar. Bu şekilde hastayı tanır. Karşılıklı bir güven oluşturulur. Daha sonra hipnoterapist uygulayacağı terapi yöntemini hastaya anlatarak, onayını alır. Hastaların sağlık problemleri ile ilgilenen diğer sağlık görevlileriyle bilgi alış-verişinde bulunur. Bilgileriniz, konuştuklarınız ve uygulanan terapi hipnoterapist tarafından gizlilikle korunmalıdır. Hastanın saygınlığını ve yaşam kalitesini korumaya özen gösterilmelidir.

  Hipnoz İle İlgili Yanlış Bilinenler

Hipnoterapist zihni kontrol edecek gibi bir düşünceye kapılmak yanlıştır. Çünkü zihni kişi istemediği sürece kimse yönlendiremez. Hipnoz öncesi yapılan görüşmede talep edilen ihtiyaca yönelik telkinler yapılır. Hipnoz esnasında utanılacak bir şeyler yapabilirim korkusu insanları ürkütmektedir. Oysa hipnoterapi alternatif bir tıp olarak sağlık için kullanılan bir yöntemdir. Hipnoz bir büyü ve doğaüstü bir güç değildir. Bilinçlilik halinin arttığı bir uyku durumudur. Kişiler kendi istek ve yeteneklerine bağlı olarak hipnoza girebilirler. Fakat zekâ geriliği olanlar, şizofrenler, çok yaşlılar ve küçük çocuklar hipnoza giremezler. Çünkü hipnoz yetenek ve zekâ gerektirir. Hipnoz güvenilir bir yöntemdir ve uyuyunca bir daha uyanamam diye bir şey yoktur. Hipnoterapist başınızda olmasa bile belli bir süre sonra kendiliğinizden de uyanabilirsiniz. Hipnoterapistler kişiye özel olarak bir terapi uygularlar. Belli telkin kalıpları her kişi için işe yaramamaktadır. Kişi için özel telkinler oluşturulur. Hatta bu telkinlerin çoğu hipnoz esnasında oluşur. Hipnoz seansları ifade vermek ve şahitlik yapmak gibi amaçlar için kullanılmaz. Çünkü güvenilir değildir. Hasta kendi hikâyesini de oluşturabilir. Ayrıca sırlarını vermek istemeyen hastalar sırlarını kendine saklayabilir. Bu nedenle hasta ile hipnoterapist arasında karşılıklı güven çok önemlidir. Sonuç olarak hipnoterapi yöntemi bu işin eğitimini almış uzmanlar tarafından uygulanan ve sonuç, tedavi odaklı güvenilir bir yöntemdir.

Uyku sağlığı ve Uyku Bozuklukları

REM ve nREM

Uyku REM ve nonREM olmak üzere iki bölüme ayrılır. NonREM uykunun dinlenme dönemi, REM ise sinema saatidir. Uykusu olan adam sinemaya gitmez, bu nedenle uykuya ihtiyacımız çoksa REM’ler kısa, uyku ihtiyacımız azalmışsa (sabaha doğru) REM’ler uzundur.

 

NonREM döneminde, beynin dinlenebilmesi için beynin oksijen tüketimi azaltılır. Bu amaçla beynin kan akımı azalmıştır. Bradikardi, hipotansiyon ve hipovantilasyon vardır, yani kalp, damarlar ve akciğerler de işleri yavaşlatmışlardır. REM döneminde ise gözler fıldır fıldır döner ve beyin metabolizması hızlanmıştır. Fakatlar kaslar tam tersine daha da gevşemiştir (atoni). Kasların bu durumu, rüyada hoplayıp zıplamamamız açısından önemlidir. Ancak beyindeki hareketliliğe penis ve klitoris de eşlik ederler (engorgement).

 

İlk REM dönemine uyku başladıktan yaklaşık 90 dk sonra girilir. Yaklaşık her 90 dk. nonREM uykusundan sonra bir REM dönemi görülür. 8 saatlik bir uykuda yaklaşık 5-6 adet REM dönemi yaşanır. İlk REM dönemi en kısa olanıdır, çünkü başlangıçta kişinin daha dinlendirici olan nonREM uykusuna ihtiyacı vardır. Zaman geçtikçe REM süreleri de artar (5-30 dk). Çünkü uyku/dinlenme ihtiyacı giderek azalmakta (nonREM süresi kısalır), sinema saati ise uzamaktadır. Sonuç olarak, uykunun % 20 ila 25’ini REM uykusu oluşturur. REM döneminde uyanmak daha güç olsa da, kişi genellikle son REM döneminde iken uyanır. En uzun ve kompleks rüyalar son REM dönemlerinde görülürler.

 

Sanıldığının aksine nonREM döneminde de rüya görülür. Ancak bu rüyalar daha basit ve daha az hareketlidir ve daha az emosyon içerir. REM döneminde görülen rüyalar ise son derece kompleks olabilir ve emosyon yüklüdür. Bu nedenle, REM döneminde kaslar fonksiyonel ve geçici olarak adeta felç edilir ki şahıs rüyasını eyleme geçirmesin. Uyku başladığında zaten azalmış olan kas tonüsü, REM başlayınca ‘aşırı’ derecede azalır (atoni). Göz kasları için bu geçerli değildir. Bu nedenle gözler REM esnasında sürekli hareketlidir (rapis eye movement : REM)

 

‘REM uykusu davranış bozukluğu’nda bu aşırı gevşeme hali kısmen ortadan kalkar ve kişi rüyasındaki davranışlarını fiziksel olarak da ifade etmeye başlar (dream-enactment behavior). Bu, özellikle saldırgan temalı rüyalarda gerçekleşir. Uyku esnasında çekilen polisomnografi[1], anormal kas tonüsünü tespit edebilir. Bu kas tonüsü, kişide rüyaların eyleme vurulabileceğini gösterir. REM uykusu esnasında en sık yapılan hareketler konuşma, çığlık atma, gülme, küfretme, eliyle bir şeye uzanma, yumruk atma, tekme atma, zıplama, yataktan düşme ve  koşmadır. Bunların epilepsiden kaynaklanıp kaynaklanmadığı EEG ile iyi ayırt edilmelidir. Rüyasını kısmen eyleme geçirenler için “huzursuz” tabiri kullanılır (restless sleeper). REM davranış bozukluğu % 0,4-0,5 oranında görülür. Vakaların % 90’ında kişi 50-60 yaş arası bir erkektir. Vakaların % 50’sinde Parkinson, demans, çoklu sistem atrofisi gibi hastalıklar tespit edilir. Vakaların % 65’i ilerki onyıllarda parkinson veya demans geliştireceklerdir. Dolayısıyla REM davranış bozukluğu yararlı bir endikatör olarak kullanılabilir. Clonazepam ile tedavi edilirler. Melatonin henüz yeni uygulanmaktadır.

 

REM uykusu esnasındaki atoni hayvanlarda pons-tegmentum arasındaki sinir yolakları tarafından gerçekleştirilir. Hayvanlarda bu sinirler tahrip edilerek, bu hastalığa ilişkin deneysel modeller oluşturulmuştur. İnsanlarda PET ve SPECT, nigrostriatal dopaminerjik yollarda bozukluk göstermiştir. Bu da Parkinson ile ilişkisini açıklar.

 

REM dönemindeki, kasların aşırı gevşemiş hali (atoni), şahıs uyanırken ortadan kalkmalı ve normale dönmelidir. Eğer bu durum gecikirse, yani şahıs uyanmış ancak “kasları hala uyanmamış” (REM dönemi sonlandırılmamış) ise uyku felci denen sevimsiz bir tabloyu yaşar. Uyanmıştır ancak sanki göğsünün üzerinde birisi oturuyormuşçasına hareket edemez. Bu “felç benzeri” tablo, uyanırken (hypnopompic) ortaya çıkabildiği gibi uykuya dalmadan önce de (hypnagogic) görülebilir. Bu ikinci tablo daha çok narkolepsi de görülür. Narkolepside günlük aktivite esnasında bir kişi birdenbire adeta yığılır ve uyumaya başlar. REM dönemi, şahıs uyumadan önce tetiklenmiş, yani kas tonüsü uykudan önce düşürülmüştür. Şahıs REM dönemi henüz sonlandırılmadan uyanırken (hypnopompic) kişi rüya görmeye devam edebilir. Ancak uyandığı için, bu görüntüler veya sesler halüsinasyon olarak isimlendirilir. Kendisine birisinin dokunduğunu söyleyebilir. Bu durum genellikle şahıs sırt üstü yatıyorken meydana gelir. Nefes alamama hissi yaygındır. Toplumun geniş bir kısmı hayatında en az bir kere bu durumu yaşamıştır.

 

Rüyalar uyku henüz başlamadan görülmeye başlayabilir veya uyku bittikten sonra da devam edebilir. Bazı şahıslar bu tür rüyalarını kontrol etmeyi öğrenirler.

 

Kabuslar yoğun emosyonel içeriklerinden dolayı ancak REM döneminde görülebilirler.

 

NonREM parasomniaları: REM uykusu dışında görülen uyku bozuklukları

 

Somnambulizm (sleepwalking) nonREM  uykusu esnasında[2] ortaya çıkar ve yaklaşık 10 dakika sürer. Şahsın uyandırılması zordur. En sık 12 yaş civarında ortaya çıkar ve 15 yaştan sonra nadiren görülür. Yetişkinlerde oranı % 1 olup ailesel yatkınlık (aile üyelerinde % 80’e ulaşabilir) tespit edilmiştir. Otozomal dominant ve düşük penetranslı olduğu düşünülüyor.

 

NonREM uykusu esnasında şahıs aniden yatakta oturur. Boş ve anlamsız bir yüz ifadesi vardır. Aslında hala uykudadır. Bu nedenle isminin söylenmesi ve hafifçe dokunulmasına cevap vermez, yani uyanmaz. Uykusu ağır olanlarda olduğu gibi daha şiddetli uyaranlarla bile uyandırılamayabilir. Genellikle geri dönüp uyumaya devam ederler. Hareketlerin amaçsız ama oldukça organize olması, hastanın sanki gördüğü bir rüyayı eyleme vurması gibi düşünülebilir. Çevredeki nesnelere kayıtsız oluşu da bunu destekler. REM döneminde rüyaların eyleme vurulmaması için atoni gibi önlemler alınmıştır. REM dışındaki nonREM döneminde de rüyalar görülebilir. Uykusunda konuşanlarda daha sıktır.

 

Kişi banyoya gidip temizlenebilir, yemek pişirmeye, araba kullanmaya kalkabilir; cinayet, e-mail atma veya yabancılarla sex olguları bildirilmiştir. Ancak çoğunlukla gündelik hayatta sık yapılan basit eylemlerden ibarettir.

 

Uykusuzluk ve yorgunluk sıklığı arttırır. Uyurgezerlik başlamadan önce “burst” tarzında ani delta aktivitesinde artış olur.

 

Kavramsal olarak fügden ayırtetmek zor olsa da farklı klinik tablolardır. Somnambulizmin süresi dakikalarla sınırlı iken (30 sn-30dk), psikojenik füg (fugue) saatlerce hatta günlerce sürer. Çocuklarda somnambulizm oranı % 20 olmasına rağmen, füg gözükmez.

 

Benzodiazepam türevi ilaçlar hem nonREM uykusunu azalttığı için hem de uyanmayı zorlaştırdığı için kullanılır.

 

 

Uyku terörü (pavor nocturnus), bir çeşit somnambulizm gibi değerlendirilebilir. Somnambulizm ve uyku terörü aynı ailede yaygın olarak bulunabilir. Uyku terörü de nonREM esnasında ortaya çıkar. Somnambülizmde bir motor patern herhangi bir sebeple aktiflenirken, uyku teröründe aktiflenen şey ‘negatif afekttir’. Dolayısıyla kişi ürkmüş bir şekilde yatağa oturur ve bu afektini çığlık atarak ve ağlayarak, iniltiler ve küçük sesler çıkararak ifade eder. Yoğun korkuya malum otonomik ve davranışsal değişiklikler eşlik eder.[3] Uyku terörü 5-7 yaşlar arasında en sık görülür. Somnambulizme göre görülme sıklığı daha azdır (%1-6). Erişkinlerde % 1 civarındadır. Uyku terörünün somnambulizm olarak devam etmesi, ikisi arasındaki türdeşlik lehine yorumlanabilir. Ajitasyona sempatik sinir sistemi bulguları eşlik eder (takipne, taşikardi, terleme, midriasis, v.s.). Panik ve korku çok büyükse, yataktan çıkmaya ve kaçmaya çalışabilir. 15 dakika içinde yatışır, tam uyanma olmadan uyumaya devam eder. Somnambulizmde olduğu gibi delta aktivitesi vardır.

 

Yoğun negatif afekt ile satüre bir kendilik yapısından kaynaklanıyorsa (psikotik karakter bozukluğu, kişilik bozukluğu) adölesan dönemde de sürebilir, dolayısıyla psikoterapi gerekir.

 

Hipnotikler ile uyanma önlenebilir.

 

Somnambulizm, uyku terörü ve fügde amnezi vardır. Fügü bu ikisinden ayıran amneziye kimlik kaybının (disosiyasyon) eşlik etmesidir. İsminin anlamına rağmen, şahsın yer değiştirmesi şart değildir. Sıklıkla travma, depresyon, ağır stresörler bulunur. Bazen şahsın kimliği geçmiş yıllara döner. Kimlik kaybı/değişimi patognomoniktir, diğer türlü psikojenik amneziden sadece süre ile ayırtedilebilir.

 

Somnambulizmde         : Bir motor patern

Uyku teröründe            : Kötü afektler

Fügde                          : Bir kimlik parçası

disosiye olur (kopar-çözülür) ve otomatizm kazanır.

 

Kabus bozukluğunda ise kötü bir rüya ile kişi uyanır. Uyandığında bilinci tan açık ve oryantedir, amnezi yoktur, rüyayı hatırlar. Dolayısıyla diğer iki parasomniadan farklı olarak REM dönemi bozukluğudur. Ancak gördüğü kötü rüyanın tesiri nedeniyle kendisini kötü hisseder. Anksiyete ve korku vardır.

 

Diğerlerine göre daha kolay uyanır. Uyanma tam olduğundan yaralanma veya şiddet olmaz.

 

En sık 3-5 yaş arasında ortaya çıkar. Genel popülasyonda % 5 oranında görülür. Yine diğerlerinden farklı olarak uyanma tamdır; yani konfüzyon ve dezoryantasyon minimumdur. Bu kabuslar, çocukta uyumama isteğine yol açar ve insomnia gelişir. Bildiğimiz kabus; herhangi bir polisomnografik bulgusu yoktur.

 

Hipnotik ilaçlar REM dönemini azaltırlar. Bu ilaçların kullanımının kesilmesiyle bir REM reboundu olur.

 

Kabus bozukluğu ödipal dönemin, uyku terörü latent dönem başlangıcının, somnambulizm ise ergenlik başlangıç döneminin bozukluğudur.

İnsan Toplum Ve Bilinç dışı Zihin

Ben New York’da büyüyen genç bir delikanlı iken bayrağa bağlılık yemini etmeyi reddettim.  Tabii ki Müdür’ün odasına gönderildim ve Müdür bana “Neden bağlılık yemini etmek istemiyorsun? ” diye sordu. “Herkes ediyor!””Bir zamanlar herkes dünyanın düz olduğuna inanıyordu ama bu dünyayı düz yapmıyor. ” dedim ve devam ettim “Bugün Amerika,  sahip olduğu her şeyidiğer kültürlere diğer milletlere borçluve ben bağlılık yemininidünyayave üstünde yaşayan herkese etmeyi yeğlerim. ” dedim. Söylememe bile gerek yok,  çok geçmeden okulu tamamen bıraktım ve yatak odamda bir laboratuvar kurdum. Orada bilimi ve doğayı. . öğrenmeye başladım. Sonra fark ettim ki evren yasalarla yönetiliyor ve insanoğlu toplumla birlikte bu yasalardan bağımsız değil. Derken,  şimdilerde “Büyük Buhran” olarak adlandırdığımız krizi geldi,  çattı.  Bütün fabrikalar boş boş dururken milyonlarca insanın neden işsiz,  evsiz ve aç kaldığını anlamakta zorlandım.  Kaynaklar değişmemişti. İşte o zaman fark ettim ki ekonomi oyununun kuralları doğası gereği hükümsüzdü. Kısa bir süre sonra,  bir sürü ulusun birbirlerini sistematik olarak yok etmek için sıraya girdiği II.  Dünya Savaşı başladı. Daha sonra bir hesap yaptım;bütün bu yıkım ve savaş için boşa harcanan kaynaklar,  aslında gezegen üzerindeki

tüm insani ihtiyaçları rahat rahat karşılayabilirdi. O zamandan beri insanoğlunun kendi neslinin tükenişine zemin hazırlayışına tanık oldum. Son derece değerli ve sınırlı kaynakların kâr etme amaçlı ve serbest piyasa adına sürekli olarak heba edilmesini ve yok edilmesini izledim. Toplumun,  toplumsal değerlerinin,  materyalizminve bilinçsiz tüketimin temelini oluşturduğubir yapmacıklık seviyesine düşürüldüğünü izledim. Parasal güçlerinsözde özgür toplumların politik yapısını kontrol
etmesine tanık oldum. Şimdi yaşındayımve korkarım ki düşünce yapımyıl öncesiyletam olarak aynı. Bu saçmalık artık sona ermeli. “Kendini adamış,  bilinçli,  küçük bir grup vatandaşındünyayı değiştirebileceğinden
asla şüphe etmeyiniz. Aslına bakarsanız,  şimdiye kadar bunu başarmış olan yalnızca onlardır. Margaret Mead” İnsan Doğası Bir bilim insanısınız diyelim ve eğitiminiz süresince bir yerlerde zihninize kazınan kaçınılmaz bir “doğuştan mı yoksa eğitimden mi” kıyaslaması varve bu düşünce aklınızda en azından Coca Cola mı Pepsi mi veya Yunanlılar mı Truvalılar mı düşünceleriyle birlikte yer alıyor. Peki doğuştan mı?  Yoksa eğitimden mi? Bu,  davranışlarımıza etki eden faktörleri sorgulayanaşırı basitleştirilmiş
bir bakış açısı. Herhangi bir hücrenin bir enerji kriziyle nasıl baş ettiğinden tutun da bizi biz yapan en bireysel karakter özelliklerimize kadarher şeye etki eder.  Ulaştığınız sonuç,  bu tamamen yanlış ikilem bütün nedensellik ilişkisinin en temelinde belirleyici olarak doğa etrafında yapılanmıştır.  Yaşam DNA’dır ve şifrelerin şifresive kutsal kase,  ve her şey
onun tarafından yönlendiriliryada öbür taraftan,  çok daha sosyal bilimsel bir yaklaşım olan bizler ‘sosyal organizmalarız’ biyoloji mantarlar içindir.  İnsanlar biyolojik değildir ve açıkçası iki görüş de anlamsızdır.  Bunun yerine göreceğiniz biyolojinin çevre bağlamı dışında nasıl çalıştığını anlamanın imkansız olduğudur. [Kalıtımsal]Şu ana dek ortaya atılmış ve yaygınlaşmış en çılgınca ve muhtemelen en tehlikeli kavramlardan biri”Bu davranış kalıtsaldır. “Peki bunun anlamı nedir? Eğer modern biyoloji biliyorsanız,  her anlamda incelikle düşünülmüş saçmalıklar bütünüdür. Ancak çoğu insan için bunun heyecan verici anlamı biyoloji ve genetik bilimi tek bir kökte toplayan belirleyici bir bakış açısıdır. Genler değiştirilemez genler kaçınılmaz şeylerdir ve onları onarmaya çalışırken kaynaklarını harcayamadığınız gibi geliştirmeye çalışırken de toplumsal kuvvet kullanmamanız gerekir.  Çünkü bu kaçınılmazdır ve değiştirilemezve düpedüz saçmalıktır. [Hastalık]ADHD (Dikkat eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu)şizofreni gibi hastalıklarıngenetik olduğu düşüncesi yaygındır. Gerçekse bunun tam tersidir. Hiçbir şey genetik olarak programlanmamıştır. Gerçekten genetik olduğu saptanmışhastalıkların sayısıbir elin parmaklarını geçmez ve toplumda son dereceseyrek olarak karşımıza çıkarlar. En karmaşık koşulların genetik bir bileşen barındıran bir eğilimi olabilirancak eğilim önceden belirleme ile aynı şey değildir. Hastalıkların kaynağını genetik kalıtımda bulma arayışıdaha fikir ortaya bile
atılmadan başarısızlığa mahkûmdu. Çünkü çoğu hastalık kalıtımsal değildir. Kalp hastalığı,  kanserler,  felçler romatizmal sorunlar,  bağışıklık sistemi sorunlarının çoğuakıl sağlığı sorunları,  bağımlılıklarBunların hiçbiri kalıtımsal değildir. Örneğin meme kanserinde,  hasta olan her kadından sadece yedisi hastalığın genlerini taşır. ‘ü taşımazve bu genleri
taşıyan kadının da tamamı kanser olacak değildir.

Genler çevremizden bağımsız olarak belirli bir şekilde davranmamızı sağlayan şeyler değildir. Genler,  çevremize tepki verebilmemiz için bize çeşitli yollar sunar. Hatta görünüşe bakılırsa,  çocukluğun erken safhalarındakibir takım etkenler ve yetiştirilme tarzıgenlerin dışa vurumunu etkiler veaslında bazı genleri etkin kılıp bazılarını devre dışı bırakaraksizi baş etmeniz gereken dünyayauyum sağlayacak farklı bir gelişim yoluna koyar. Örnek olarakMontreal’de intihar kurbanlarıyla yapılan bir çalışmadakurbanların beyin otopsileri incelendive ortaya çıkan o ki,  eğer bir intihar mağduru(ki bunlar genellikle genç yaştaki yetişkinlerdir)çocukluğunda istismara maruz kaldıysa,  bu o kişininbeyninde genetik bir
değişime yol açıyorbu değişim istismara uğramamış insanların beyninde görülmüyor. Bu bir epigenetik etkidir. “epi” üzerine demektir,  yanigenetik üzerine etki dediğimiz şeybelli genlerin ekinleşmesi veya devre dışı bırakılmasına yol açan çevresel bir olaydır. Yeni Zelanda’nın Dunedin adlı
kasabasında da bir çalışma yapıldı. Bu çalışmadabir kaç bin şahısdoğumlarından yirmili yaşlarına kadar incelendi. Buldukları,  şiddet
uygulamaya meyilli olmaklabir bakıma ilgisi bulunanbir genetik mutasyonyani anormal bir gendifakat bu genin taşıyıcısının aynı zamandaçocukken ağır istismara maruz kalmış olması gerekiyordu. Diğer bir deyişle, bu geni taşıyan biriçocukken istismar edilmediği sürecediğer insanlara göre daha fazla şiddet yanlısı olmayacakbilakis normal genli insanlara göredaha az şiddet yanlısı olacaktır. Genlerin tek belirleyici faktör olmadığına dairçok güzel başka bir örnek daha var. İlgi çekici bir teknik sayesindebir fareden belirli bir geni alıpo farenin ve soyundan gelenlerin o geni taşımamalarını sağlayabilirsinizO geni ”kapı dışarı” etmiş olursunuz. Yani bir gen var diyelimöğrenme ve hafızayla alakalı  bir proteini kodlayanve siz bu “harika gösteri” ile bu geni”kapı dışarı” ederseniz,  artık elinizdeeskisi kadar iyi öğrenemeyen bir fare var demektir. “Hah! Zekaya dair genetik bir temel!”Medya tarafından her türlü ele alınan ve çekiştirilenbu önemli çalışma hakkında daha az dikkate alınan isegenetik açıdan zayıflatılmış o fareleri alıpkafesteki sıradan laboratuvar faresine göreçok daha zenginleştirilmiş,  teşvik edici bir ortamda yetiştirdiğinizdefareler o eksikliğin tamamen üstesinden gelmektedir. Yani,  biri modern anlamda”hah,  bu davranış genetiktir” diyorsasanki bu geçerli bir tabirmiş gibisöylediğiniz şey şudurBu organizmanın çevreye verdiği tepkilerdegenetik etkenlerin de katkısı vardır;genler,  organizmalarınbelirli çevresel sorunlarla baş etmesindekihazırlanma aşamasına tesir edebilir. Biliyorsunuz,  çoğu insanın aklındaki düşünce bu değilve bu konu da fazla
“nutuk çeken” olmamak gereklakin eskinin “bu genetiktir”anlayışı ile devam etmek”ırk ıslahı” tarihi ve buna benzer şeylereçok uzak değildir. Bu,  yaygın ve potansiyel olarak daepey tehlikeli bir hata. Şiddetin biyolojik olarakaçıklanmasının nedenlerinden biribu hipotezin potansiyel bir tehlike olmasının sebebisadece insanları yanlış yönlendirmesi değilgerçekten zarar
verebilecek olmasıdırÇünkü buna inandığınız takdirde kolaylıkla”bu konuda bizim yapabileceğimizbir şey yok” diyebilirsiniz. İnsanları şiddete yönelten yatkınlığıdeğiştirebilmek için yapabileceğimiz tek şey;onları cezalandırmaktır; kilit altında tutmakveya idam etmek. Ama insanları şiddete yöneltebilecek olansosyal çevreyi veya sosyal şartlarıdeğiştirmek adına endişelenmemize gerek yokçünkü “bu son derece anlamsız”. Genetik iddialar bize geçmiş ve günümüzdekitarihsel ve sosyal faktörleri göz ardı etme lüksünü kazandırırve New Yorker yazarıLouis Menand’ın kurnazca dediği gibi”Her şey genlerde saklıdır bu söz dünyanınher nasılsa,  olduğu gibi devam etmesi gerektiğinin bir tarifidir. Bir insan dünyanın en özgürve refah düzeyi en yüksek ülkesinde yaşarkenneden mutsuz hissederveya antisosyal bir tavır sergiler? Sebep sistem olamaz. Kabloların bir yerlerinde
temassızlık olmalı. “Durumu çok güzel kamufle eden bir yöntem bu. Öyleyse,  genetik iddialar gerçektealtta yatan birçok sıkıntılı tutumuörtmeye yarayan, sosyal,  ekonomik ve siyasi faktörleri göz ardıetmemizi sağlayan bir bahanedir. [Vaka Analizi Bağımlılık]Bağımlılıklar geneldeuyuşturucularla ilgili bir konu olarak düşünülür. Ama daha detaylı olarak incelediğimdebağımlılığıaşırı arzulamayla bağlantılı geçici rahatlamave uzun vadede negatif sonuçları olankişinin kontrolü dışında,  bırakmak istediğiveya bırakmaya söz verdiğiancak devamını getiremediğiherhangi bir davranış olarak açıklıyorum. Bunu anladığınız zaman isesadece uyuşturucularla ilgili olanların dışındabir çok farklı bağımlılık çeşidi olduğunu görebilirsiniz. İşkoliklik; alışveriş;internet; video oyunlarına bağımlılıklarBir de güç bağımlılığı var. Güç sahibi olup daha fazladaha fazlasını isteyen,  hiçbir şeyle yetinmeyen insanlar. Daha fazlasına sahip olmak isteyen, şirket satın alan şirketler. Petrole olan bağımlılıkya da en azından petrolün bize sağladığızenginlik ve ürünlere olan bağımlılık. Çevre üzerindeki negatif etkilerine bir bakın. Bu bağımlılık uğrunaiçinde yaşadığımız dünyayı yok ediyoruz. Bu bağımlılıkların sosyal sonuçları. Doğu Yakası şehir merkezindeki hastalarımınkokain veya eroin alışkanlıklarından çok daha tahrip edici. Buna rağmen,  ödüllendiriliyor ve saygı görüyorlar. Daha yüksek bir kâr sağlayan bir tütün şirketi yöneticisiçok daha büyük bir ödül kazanıyor. Kanunen veya başka bir şekilde,  hiçbir olumsuz sonuçla karşılaşmıyor. Hatta birçok başka şirket kurulununsaygı duyulan bir üyesi. Ama tütün dumanına bağlı hastalıklar,  her yıldünya çapında buçuk milyon insanın ölümüne sebep oluyor. Birleşik Devletler’de bu sebepten bir yılda kişi ölüyor. Peki bu insanlar neye bağımlı?  Kâr etmeye. Öyle bir şekilde bağımlılar kihareketlerinin sebep olduğu sonuçlarıtamamen inkar ediyorlar. Ki inkar,  bağımlıların en tipik özelliğidir. ve bu saygıdeğerdir. Neye mal olursa olsun,  kâra bağımlı olmak, saygıdeğerdir. Yani,  toplumumuzda neyin kabul edilebilir ve neyin saygıdeğer olduğuson derece değişkendirve görünen o ki,  verdiği zarar büyüdükçekâra bağımlı olmanın saygıdeğerliği artmaktadır. [Hurafe]Uyuşturucuların kendi başına bağımlılık yaratabileceklerine dair genel bir hurafe vardır. Gerçekte,  uyuşturucuyla olan savaş,  eğer uyuşturucununkaynağını keserseniz,  bağımlılıkla başa çıkabileceğiniz fikri üzerinedir. Bağımlılığı geniş anlamda anlayabiliyorsakhiçbir şeyin kendi başına bağımlılık yapıcı olmadığını görürüz. Hiçbir madde,  hiçbir uyuşturucu kendi başına bağımlılık yapmadığı gibihiçbir davranış şekli de bağımlılık yaratmaz. Çoğu insan,  alışverişkoliğe dönüşmeden alışveriş yapabilir. Herkes yemek bağımlısına dönüşmez. Bir kadeh şarap içmekle
hiç kimse alkolik olmaz. Esas mesele,  insanları hassas yapan şeyin ne olduğudur çünkü,  bağımlılığı yaratan şeypotansiyel olarak bağımlılık yapıcı maddeler veyadavranışlar ile hassas bir bireyin karışımıdır. Kısaca,  bağımlılık yaratan uyuşturucu değilbireyin belli bir maddeye ya da davranışa olan hassasiyet sorunudur.

Çevre

Bu durumda,  bazı insanları hassas yapan şeyin ne olduğunuanlamak isterseko kişinin yaşantısına bakmamız gerekir. Bağımlılığın bazı genetik nedenlere dayalı olduğu fikrigeçmişten beri süregelen yaygın bir kanı olmasına rağmenbilimsel olarak çürütülmüştür. Gerçek olan şudur ki; kişiyi hassas yapankişinin hayatında yaşadığı olaylardır. Hayat tecrübeleri sadece insanların kişiliğini ve psikolojik ihtiyaçlarını biçimlendirmekle kalmazaynı zamanda çeşitli yollarla kişinin bizzat zekasını da etkiler. Bu süreç daha rahimdeyken başlar.

Doğum Öncesi

Gösterilmiştir ki,  örneğin, annelerini hamilelikleri boyunca stres altında tutarsanız, çocuklarının,  bağımlılıklara yatkınkişisel özelliklere sahip olması daha olasıdırbunun sebebi ise gelişiminpsikolojik ve sosyal çevre tarafından şekillenmesindedir. Dolayısıyla,  insanoğlunun biyolojisi,  ana rahminde başlayan hayat tecrübeleritarafından oldukça fazla etkilenir ve programlanır. Çevre,  doğumda başlamaz. Çevre,  bir çevreniz olur olmaz başlar, bir cenin olarak varolduğunuz andan itibaren annenin dolaşımları ilesize ulaşan tüm bilgi akışına tabisinizdir. Hormonlar,  besin seviyeleriBu durumun önemli bir örneği”Hollanda Açlık Kışı” diye bir şeydir. ‘te Naziler Hollanda’yı işgal ederlerve bir takım nedenlerle,  bütün yiyeceklerialıp Almanya’ya yönlendirme kararı alırlar;dolayısıyla oradaki herkes üç ay boyunca açlık içinde kalır, onbinlerce insan açlıktan ölecek duruma gelir. Hollanda Açlık Kışı’nın etkisi ise şudurSiz bu açlık süresince,  üç veya altı
aylıktan fazla bir cenin olsaydınızvücudunuz bu zaman boyunca çok eşsiz bir şey “öğrenirdi”. Bilindiği gibi hamileliğin ikinci ve üçüncü aşamalarında bünyenizçevre hakkında bilgi toplamaya başlarOrası ne kadar tehdit edici bir yerdir? Ne kadar bolluk var?  Annenin dolaşımları yoluylane kadar besin alıyorum? Bu zaman süresince açlık çeken bir cenin olursan,  vücudun öyleprogramlanır ki,  hayat boyu vücudundaki şeker ve yağmiktarının azalacağından korkarsınve aldığın miktarların tamamını depolarsın. Eğer bir Hollanda Açlık Kışı cenini isen,  yarım yüzyıl sonradiğer tüm etkenlerin
eşit olduğu haldeyüksek kan basıncı,  obezite, veya metabolik hastalıklarıbelirtilerine sahip olma olasılığın daha fazla olacaktır. Bu,  çevre etkisinin hiç beklenmeyen bir yerden kendini göstermesidir. Hamile hayvanları,  laboratuvar ortamında stres altında tutabilirsenizgöreceksinizdir ki yavrularının yetişkin hale geldiklerindealkol ve uyuşturucu kullanma eğilimleri daha fazla olacaktır. Anneleri strese sokabilirsiniz,  örneğin Britanya’da yapılan bir araştırmaya görehamilelik sırasında istismara uğramış kadınlarındoğum sırasında plasentalarında
çok yüksek seviyelerdestres hormonu kortizol tespit edilmişve bu durumun doğan çocuklarınileride yaşlarında madde bağımlılığına eğilimli olmalarına yol açtığı fark edilmiştir. Yani henüz ana rahminde maruz kalınan stresileride her türlü ruhsal ve zihinsel bozuklukların hazırlayıcısıdır. İsrail’de ‘deki savaş sırasındahamile olan annelerin doğan çocuklarıüzerinde bir araştırma yapılmıştırBu kadınlar,  doğal olarak şiddetli strese maruz kaldıklarındandoğan çocuklarda normalin çok üzerinde şizofreni vakaları tespit edilmiştir. Yani,  günümüzde doğum öncesi etkenlerin insan beyninin gelişiminebüyük etkilerinin olduğunu
gösteren birçok bulgu mevcuttur.

Bebeklik

İnsanın gelişimi veözellikle insan beyninin gelişimiile ilgili en önemli nokta
gelişimin büyük oranda doğumdan sonra veçevresel koşulların etkisiyle gerçekleşmesidir. Eğer kendimizi doğduğu ilk günkoşmayı becerebilen bir tay ile kıyaslarsakne kadar az gelişmiş olarak doğduğumuzu anlayabiliriz. Biz bunu becerebilmek için gerekli sinir sistemi koordinasyonunadenge,  kas gücü ve görme yetisineancak bir buçuk iki yaşında ulaşabiliriz. Bunun sebebi tay gelişiminiana rahminin güvenli ortamında tamamlıyorkeninsanlarda gelişimin doğumdan sonra tamamlanıyor olmasıdırve bu basit bir evrimsel bir mantıkla ilgilidir. Sebebi ise,  bizi insan yapan en önemli özelliğimiz olan,  ön beynimizin büyümesidir. Aslında bu gelişmeye başlayan önbeyininsan ırkını yaratan ve onu farklı yapan özelliktir. Aynı zamanda iki ayak üzerinde yürüyebiliriz,  kalça kemiklerimizbunu sağlamak için daralır.  Yani şimdihem kalça kemiklerimiz daralmış hem de kafalarımız büyümüştür. Bingo! işte bu yüzden prematüre olarak doğmamız gerekmektedir. Bu da demek oluyor ki
beyin gelişimihayvanlarda ana rahminde oluyorkenbizde doğumdan sonra. .  ve çoğunlukla çevrenin etkisiyle gerçekleşiyor. Sinirsel Darwinizm kavramına göreçevreden elverişli girdiyi alan sinir devreleri ideal şekilde gelişir kenalamayanların gelişimi ya ideal olmazyada hiç gelişemezler. Doğduğunda gözleri gayet iyi gören bir çocuğu alırve onu beş yıl boyunca
karanlık bir odada tutarsanızçocuk hayatının geri kalanı boyunca kör olurçünkü görme devrelerinin gelişimi için ışık dalgaları şarttırve onlar olmadan,  çocuk doğduğundamevcut ve etkin olan temel devreler dahikörelir ve ölür,  yeni sinir devreleri de gelişmez. [Hafıza]Yetişkin birey davranışlarının şekillenmesindeçocukluk deneyimleri önemli rol oynarhatta özellikle dehatırlanamayan erken çocukluk deneyimleri. Anlaşılan o ki, iki türlü hafıza mevcutaleni hafıza hatırlananlardan ibarettirgerçekleri,  detayları, durumları,  olaylarıgeri çağırabildiğiniz hafızadır. Fakat hipokampüs adı verilen beyindeki yapıki bu hatırlanan hafızayı şifreleyen yapıdırbir buçuk yaşına kadar gelişmeye başlamaz bileve çok sonrasına kadar da gelişimini tamamlamaz. Neredeyse hiç kimsenin aylıkkenden öncesine dairbir şey hatırlayamamasının nedeni budur. Fakat örtülü hafıza adı verilenbaşka bir tür hafıza daha vardırki bu aslında duygusal bellektir. Duygusal etkiler ve çocuğun bu deneyimlerden çıkardığı yorumlarsinir devreleri şeklinde beyne kazınmıştırve herhangi bir anımsama olmadanharekete geçmeye hazırdır. Bariz bir örnek vermek gerekirse;evlat edinilmiş kişilerde sıklıkla görülenhayat boyu reddedilme hissi vardır. Evlat edinildiklerini anımsayamazlar. Doğuran anneden ayrılışlarını anımsayamazlarçünkü bunları kayıt edecek bir şey yoktur. Fakat,  ayrı kalmışlığın ve reddedilmenin duygusal hatırasıderin bir şekilde beyinlerinde gömülüdür. Bundan dolayı,  reddedildiklerini algıladıklarındadiğer insanlara görebir ret duygusu vebüyük bir duygusal çöküntüyaşamaları çok daha muhtemeldir. Bu durum evlat edinilmiş kimselere özgü değildirfakat örtülü belleğin bir fonksiyonundan ötürüiçlerinde bir yerde özellikle kuvvetlidir. Tüm araştırmalara vekendi deneyimlerime bakarsambağımlılar ve aşırı bağımlıların tümübüyük ölçüde çocukken istismar edilmişveya ciddi duygusal çöküntüler yaşamışlardır. Duygusal ve örtülü hafızalarıdünyanın güvenilir ve yardımseverolmadığına dairdir,  bakıcılara güvenilmiş değildi veilişkiler kalbini açmak içinyeterince güvenli değildirve bundan dolayı tepkileri de kendilerini,  gerçek samimi ilişkilerdenuzak tutma eğiliminde olur. Onlara yardım etmek isteyen bakıcılaradoktorlara ve diğer insanlara güvenmemekve genellikle dünyayı
güvensiz bir yer olarak görürler. Bu durum kesinlikle çağrışım bile yapamadıkları olaylarlaalakası olan örtülü hafızanın bir fonksiyonudur.

Dokunmak

Prematüre veya genelde kuvözlerde doğan bebeklerçeşitli cihazlara ve makinelerehaftalar hatta aylarca bağlı kalırlar. Günümüzde artık biliniyor kibu çocuklara günde yalnızca dakika dokunulsaveya sırtları okşansa,  bu onların beyin gelişimlerini hızlandırır. Yani insan dokunuşu gelişim için şarttır veaslında hiç dokunulmayan çocuklar gerçekten ölürler. İşte bu,  insanlar için dokunulmanın ne kadartemel bir ihtiyaç olduğunun göstergesidir. Toplumumuzda,  ebeveynlere çocuklarını kucaklamamalarınıonlara dokunmamalarını,  korkudan ağlayan bebeklereonları rahatsız etme korkusuylaya da geceleri uyumaya alışsınlar diyesarılmamalarını dikte eden talihsiz bir eğilim var. Oysa,  çocuğun ihtiyacı tam tersi,  kucaklanmaktırve bu çocuklar belki de pes ettikleri için tekrar uykuya dalarlar. Ebeveynlerince terk edilme korkusuna karşıbir savunma yöntemi olarakbeyinleri kendini kapatır. Ama örtülü bellekleridünyanın onları umursamadığını hatırlatacaktır.

Çocukluk

Tüm bu farklılıklar hayatın erken çağlarında şekillenir. Öyle ki,  ebeveynlerin hayatta karşılaştıklarızorluk ve de kolaylıklara dair çapraşık deneyimleriçocuklara aktarılır. Bu ise; ya ailevi depresyonlaya da ebeveynlerin zor bir günün ardındançok yorgun olmaları yüzünden çocuklarına sinirlenmeleriyle gerçekleşir. Tüm bunların,  günümüzde hakkında çok şey bilinençocuk gelişimi programcılığı üzerinde çok önemli etkileri vardır. Ancak bu erken duyarlılık sadece evrimsel bir hata değildir. Birçok farklı yaşam türlerinde de görülmektedir. Bitkilerin filizlenme aşamasında dahi,  geliştikleri çevre şartlarınaerken bir uyum süreci vardır. Fakat,  bu uyum insanlarda sosyal ilişkilerin niteliğine bağlıdır. Böylece,  erken yaşlardagördüğünüz ilgi ve şefkat,  yaşadığınız çatışmalarnasıl bir dünyada büyüyeceğinizin sinyalini verirler. Bir şeyler elde edebilmek için mücadele etmeniz gerekenkendinizi korumak için sürekli arkanızı kolaçan ettiğinizbaşkalarına güvenmemeyi öğrendiğiniz bir dünyada mı büyüyorsunuzya da,  karşılıklı ilişkilere, ortak paylaşıma ve dayanışmaya bağlıgüvenliğiniz diğer insanlarla kurduğunuz güzel ilişkilere dayalıempati kurmanın önemli olduğu bir toplumda mı büyüyorsunuzBu dünya çok farklıduygusal ve bilişsel gelişim gerektirir. İşte,  erken duyarlılıkailenin içinde yaşadığı dünyadan edindiğideneyimleri oldukça bilinçsiz bir şekildeçocuğa aktardığı sistemle alakalı bir durumdur. Ünlü İngiliz çocuk psikiyatristi,  DW Winnicott,  demiştir ki çocuklukta ters gidebilecek iki temel şey vardır. Birincisi olmaması gereken şeylerin olmasıdiğeriyse olması gereken şeylerin olmaması. İlk kategoride,  kent merkezinin Batı yakasında yaşayanhastalarımın ve pek çok bağımlının dramatik olarakistismar ve terk ediliş hikayeleri var. Bunlar olmaması gereken
fakat olmuş şeyler. Diğer taraftan; her çocuğun ihtiyacı olanama genellikle de göremedikleri stressiz,  uygun,  odaklanmışebeveyn ilgisi var. İstismara uğramıyorlar. İhmal edilmiyorlartravma da yaşamıyorlarfakat olması gerekenonları yetiştirecek duygusal yeterlilikteki ebeveynlerinolmaması ve bunun nedeni de, toplumumuzda veaile ortamımızdaki stres. Psikolog Allan Surer ebeveynin fiziksel olarak var olduğu fakatduygusal olarak var olmadığı bu gibi durumlara”Mesafesiz Terkediş” adını veriyor. Hayatımınkabaca son senesinitoplumumuzun ürettiği en vahşi insanlar üzerinde çalışarak geçirdimkatiller,  tecavüzcüler ve bunun gibileriBu vahşete neyin sebep olduğunu anlamaya çalışırkenFark ettim ki hapishanelerimizdeki en azılı suçlularınkendileri öyle büyük ölçüdeistismara maruz kalmışlardı ki, çocuk istismarı teriminiböyle vakalarda kullanacağım aklımın ucundan geçmezdi. Toplumumuzdaki çocuklarınsıkça gördükleri ahlaksız muameleninboyutlarından hiç haberim yoktu. Gördüğüm en vahşi insanların kendilerigeçmişte çoğu zaman kendi ebeveynleriveya sosyal ortamlarındaki diğer insanlar tarafında öldürülmeye çalışılmıştıya da en yakın akrabaları başka insanlar tarafındanöldürülmüş olan bir ailenin sağ kalan üyeleriydiler. Buda her şeyin birbiri ile bağlantılı olduğunu savunur. “Teklik çokluğu,  çokluk da tekliği barındırır” der. Yani,  çevresinden soyutlayarak hiçbir şeyi anlayamazsınız. Bir yaprak,  Güneş’i,  gökyüzünü ve tabii ki Dünya’yı barındırır. Artık konu özellikle insan gelişimine ve tabii ki tüm çevreye geldiğindebunun gerçek olduğu görülebiliyor. Bunun için modern bilimsel teriminsan gelişiminin “biyopsikososyal” doğasıdırve insan biyolojisininsosyal ve psikolojik çevreler ile etkileşimeoldukça bağlı olduğunu söyler. Kaliforniya Los Angeles Üniversitesi’nde (UCLA)psikiyatr ve araştırmacı olarak görev yapan Daniel Siegel”Kişilerarası Nörobiyoloji” diye bir terim türettive bu terimsinir sistemimizin işlevlerininkişisel ilişkilerimize göre oldukça değiştiğini ifade ediyor. İlk aşamada bakıcı ebeveynlerikinci aşamada hayatımıza önemli etkileri olan kişilerve üçüncü aşamada tüm kültürümüz bulunur. Yanikişinin yetiştiği vehalen içinde yaşadığıböylece devam eden bu yaşam döngüsünüo kişinin nörolojik işlevlerinden ayıramazsınız. Beyniniz gelişirken bağımlı ve yardıma muhtaç olduğunuzkısmen doğrudurhatta bu yetişkinlikte ve yaşamınızın sonunda bile geçerlidir.

Kültür

İnsanlar hemen hemen her tür toplumda yaşamışlardır. En eşitlikçisine kadar avcı toplayıcı toplumlar örneğin besin paylaşma ve eşya takası konusundaoldukça eşitlikçi görünmekteler. Küçük topluluklardaakraban olmasa bilehayatın boyunca tanıdığınız yiyecek arama vebiraz da avcılıklahayatını sürdüren insanlar;çeşitli gruplar arasındabüyük bir akıcılığın bulunduğu bir dünyada;maddeci kültürünbütün algıyı ele geçirmediği bir dünyada insanlar,  insansılık tarihinin büyük bir çoğunluğunu böyle geçirmişlerdir. Tabii doğal olarak,  bu çok farklı bir dünyaya yol açar. Bunların sonuçlarından birisi, çok daha az şiddettir. Organize grup şiddeti insanlık tarihininbugününde ortaya çıkmış değildirve bu oldukça aşikardır. Peki nerede hata yaptık? Şiddet evrensel değildir. İnsan ırkına simetrik olarak bölünmemiştir. Farklı toplumlarda şiddetin miktarı
çok büyük değişiklik göstermektedir. Hemen hemen hiç şiddetin  olmadığı toplumlar da vardır kendi kendilerini yok eden toplumlar da. Mesela anabaptistlerde (vaftizi yetişkinlikte yapılan)çok katı pasifist olan Amishler,  Mennonitler, Hutteriteler gibi mezhepler vardır. Bu gruplardan Hutteritelerdekayıtlara geçen cinayet yoktur. İnsanların askere alındığıII.  Dünya Savaşı gibi büyük savaşlar süresinceorduya hizmette bulunmayı reddetmişlerdi. Orduya hizmet etmektense hapse girmeyi tercih ederlerdi. İsrail’de,  Kibbutz’lardaşiddet oranı o kadar düşüktür kiceza mahkemeleri suç işleyenşiddet faillerini sıklıklaşiddet içermeyen bir hayat yaşamayı öğrenmeleri için Kibbutz’larda yaşamaya gönderirler. Çünkü oradaki insanların yaşam tarzı budur. Yani,  toplum tarafından fazlasıyla şekillendiriliriz. Toplumlarımız daha geniş anlamda bizim teolojik metafiziksel,  sözel vb. etkilerimizi içerir. Toplumlarımız; hayatın temelde günah ya da güzelliküzerine olduğunu düşünsek de düşünmesek deölümden sonraki yaşam, hayatımızı yaşama biçimimizleilgili bir bedel taşısa da taşımasa da, ya da bundan bağımsız bile olsa; bizi şekillendirir. Geniş bir bakış açısıyla, farklı büyük toplumlarbireyci ya da kolektivist olarak adlandırılabilirlerve bu toplumlardan çok farklı insanlar ileçok farklı zihniyetler elde edersiniz vetahminim bu toplumlardan farklı beyinlerin ortaya çıkacağıdır. Bizler Amerika’da en bireyci toplumlardan birindeyizve kapitalist sistem sizlerin potansiyel piramidinüstlerine doğru ilerlemenize izin verir. Bu durum ise,  daha az güvenlik sınırları oluşmasına sebep olur. Tanım gereği,  bir toplum ne kadar katmanlaşmışsao kadar az denginiz, o kadar az eşitinizve karşılıklı ilişkiniz olur. Bunların yerine bulacağınız ise
ayrım noktaları ve sonsuz hiyerarşilerdir. Dolayısıyla,  az sayıda karşılıklı
ilişkinizin olduğu bir dünyaçok az özverinin bulunduğu bir dünyadır.

İnsan Doğası

Böylece,  alaka kurması tamamen imkansız bir konuya geliyoruz;bilimsel bakış açısında değerlendirerekinsan doğasının özünü anlamak. Bildiğiniz gibi,  belli bir seviyededoğamızın özüdoğamız tarafından özellikle kısıtlanmaz. Dünyaya geldiğimizdediğer bütün türlerden daha fazla sosyal çeşitliliğimiz vardır. Daha fazla inanç sistemi, aile kurumu türlerive çocuk yetiştirme yöntemleri. Sahip olduğumuz çeşitlilikkapasitesi olağanüstüdür. Rekabeti temel alanve gerçekte,  sıklıkla acımasız bir şekilde bir insanın diğer bir insanı sömürmesine dayalı bir toplum. Başka insanların sorunlarından çıkar sağlama ve genellikle çıkar sağlama amacıyla özellikle sorun yaratmayı hakim ideoloji genellikle mazur görür ve bunu insan doğasının en temel ve değişmez özelliklerine bağlar. Yani toplumumuzdaki hurafe insanların doğuştan rekabetçi doğuştan bireyci ve doğuştan bencil olduğu yönündedir. Gerçek ise tamamen zıt yöndedir. İnsan olarak belirliihtiyaçlarımız vardır. Somut olarak insan doğasından bahsetmenin tek yolu belirli insani ihtiyaçlarımızın olduğunu kabullenmektir. Arkadaşlığa ve yakın ilişkilere insanca bir ihtiyaç duyarız. Olduğumuz gibi sevilmek,
bağlanmak kabul edilmek,  fark edilmekve onaylanmak için eğer bu ihtiyaçlar karşılanırsa merhametli,  yardımsever ve diğer insanlar için empati sahibi bireylere dönüşürüz. Fakat alında toplumumuzda sıklıkla
gördüğümüz bunun tam tersine insan doğasının kusursuz tahribatıdır. Çünkü insanların çok az bir kısmının ihtiyaçları karşılanır. Evet insan doğası hakkında konuşabilirsiniz ama yalnızca içgüdüsel olarak uyandırılmış temel insan ihtiyaçları bakımından ya da karşılandığında belli özelliklere karşılanmadığında da farklı bir takım özelliklere sebep olan belirli insan ihtiyaçları demeliyim. Yani çok farklı şartlarda hayatta kalmamızı sağlayan olağanüstü bir adaptasyon esnekliğine sahipinsan organizmasının belli çevresel gereksinimler veya insani ihtiyaçlar için sıkı sıkıya programlanmış olduğu gerçeğini fark ettiğimizde toplumsal zorunluluk belirmeye başlar. Aynı,  bedenlerimizin fiziksel besinlere ihtiyacı olduğu gibii nsan beyninin de gelişimin her basamağında pozitif çevresel uyaranlara ihtiyacı olduğu gibi,  aynı zamandan egatif uyaranlardan dakorunmaya ihtiyacı vardır. Yani,  eğer olması gereken şeyler olmazsaya da olmaması gereken şeyler olursa gayet açıktır ki ortayayalnızca birbirini izleyen zihinsel ve fiziksel hastalıklar değil aynı zamanda birçok zararlı
davranış biçimi çıkacaktır. Bu durumda,  bakış açımızı dışa doğru yönelterek ve günümüzdeki şartları hesaba katarak şu soruyu sormalıyız. Modern dünyada yaratmış olduğumuz koşullar sağlığımız için gerçekten yardımcı oluyor mu?  Sosyoekonomik sistemimizin temelleri insanlık,  sosyal gelişim ve ilerleme için fayda sağlamakta mıdır? Yoksa toplumumuzun temel eğilimi gerçekte,  kişisel ve sosyal refahımızı yaratma ve korumamız için gereksinim duyduğumuz temel evrimsel ihtiyaçlarımızın
tersine mi gidiyor?

Bölüm II

Sosyal Patoloji

Birimiz bunların hepsi nerede başladı diye sorabilir. Bugün sahip olduğumuz tamamıyla çökmek üzere olan bir dünya.

Pazar

Her şey John Locke ile başladı. John Locke bize mülkiyeti tanıttı. Özel hak ve özel mülkiyet için üç şartı vardı. Bunlar başkaları için yetecek kadar artık bırakılmalı ve bunlar çürümeye terk edilmemeli ama en önemlisi bunları iş gücüyle yoğrulmalı. Bu size doğru gözükebilir; dünyayı emeğiniz ile yoğurmak!Ondan sonra ürüne sahip olmaya hak kazanabilirsiniz ama başkalarına da yetecek kadar bıraktığınız sürece ve bu artanlar çürümediği sürece hiçbir şeyin ziyan olmasına izin vermiyorsanız,  o zaman tamam. Locke,  ünlü devlet yönetimi üzerine incelemesine uzun zaman harcadı. Ekonomik,  politik ve hukuksal anlayış üzerine geleneksel bir inceleme olduğundan hala üzerinde çalışılan klasik bir kitaptır. İyi de,  Locke bu koşullarını listeledikten sonra ve siz hala özel mülkiyetten yana mıyım yoksa değil miyim diye düşünürken Locke,  özel mülkiyeti gayet tutarlı ve güçlü bir şekilde savunmasını vermişti bile. Hatta doğrudan ortaya koyuyor!Hem de bir çırpıda.  Tek bir cümle içinde. Locke şöyle diyor
“Bir kere paraya ihtiyaç insanlığın zımni arzusundan feyz aldı ve ardından para varoldu”Locke bütün koşulların iptal edildiği ve silindiğini söylemese de sonunda olan budur. Böylece bizler bugün üretmiyoruz ve iş gücümüzle
bir eşya sahip olmuyoruz. ama hayır; para artık iş gücünü satın alıyor. Artık başkalarına ne olacak endişesi yok yeteri kadar başkalarına kalmış mı?  ya da kalan mallar ziyan olacak mı? çünkü diyor ki paragümüş ile altına benzer ve altın bozulmaz. Bu nedenledir ki,  para israftan sorumlu tutulamaz. Bu çok saçmadır,  para ve gümüş hakkında konuşmuyoruz bunların etkilerinin ne olduğu hakkında konuşuyoruz. Birbiri ile alakasız cümle dizileri. Fakat en endişe verici olan mantıksal hokkabazlık, buradan paçasını kurtarması ancak sermayedarların çıkarlarına uyması. Sonra Adam Smith gelir ve buna dini ekler. Locke,  tanrı bunu tamamen bu şekilde yaptı bu tanrının doğrusudur diye başladı ve şimdi de Smith’in söylediğinden anlıyoruz ki”bu sadece tanrının değil”Aslında bunu direk telaffuz etmiyor ancak felsefi olarak, prensipte dediği” bu sadece özel mülkiyet sorunu değil”Artık bunların hepsi “ön koşulludur” “Verilmiştir. “”İşgücü satın alan yatırımcılar” vardır Verilmiştir. Bir başkasının işgücünü ne ölçüde satın alabileceklerinin sınırı yoktur ne kadar biriktirebileceklerinin, ne kadar eşitsizlik olduğunun bunların hepsi verilmiştir. Böylece o büyük fikriyle gelirve bu yine,  sadece satır aralarında geçmektedir. Bilirsiniz,  insanlar satmak için malları piyasaya sürdüğünde arzve diğerleri satın aldığında talep oluşur vesaire. Arzı talebe ya datalebi arza nasıl eşitleyebiliriz? Bunlar arasındaki denge nasıl sağlanabilir? Bunların nasıl dengelendiği ekonomi biliminin merkezi kavramlarından biridir ve Adam Smith diyor ki
Bunları dengeleyen”piyasanın görünmeyen elidir. “Yani şu anda “tanrı” lafının eli kulağında olduğunu biliyoruz. Locke’un söylediklerini hesaba katarak mülkiyet haklarını, tüm gerekliliklerini ve “doğal haklarını” söylemedi Şu anda “tanrı” gibi bir sistemle karşı karşıyayız. Aslında,  Smith der ki,  bu alıntıyı bulmak için Ulusların Zenginliği’ni sonuna kadar okumanız gerekir. Smith “Geçim kıtlığı fakir kesimin yeniden yapılanmasının limitlerini belirler ve doğal olarak bununla baş etmek için,  çocuklarının elenmesinden başka yol yoktur. “Yani en kötü anlamıyla evrim teorisini beklemektedir. Bu,  Darwin’den çok önceydive onlara “İşçi ırkı” adını verdi. Yani şunu görebilirsiniz doğal bir ırkçılık, sayısız miktarda çocuk öldürmeye göz yumacak düşüncesizlik ve “Görünmez el,  ihtiyacı karşılayacak kadar  kaynağı karşılayacak kadar ihtiyaç yaratır” diye düşünüyordu. Tanrı’nın ne kadar bilge olduğunu görüyor musunuz? Yani bolca gerçek anlamda öldürücü hayat yıkıcı,  ekosoykırımcı düşünceler şimdi de bir şekilde devam eden”düşünen gen” Smith’de de vardı. Adam Smith gibi erken dönemi ktisat düşünürleri tarafından ortaya atılan Kapitalist Serbest Piyasa Sistemi adı verilen konseptin orijinaline baktığımız zaman Piyasa’nın gerçek amacının gerçek,  dokunulabilir, somut,  yaşam şartlarını destekleyen bir takas sistemi üzerine kurulduğunu görürüz. Adam Smith,  Dünya’daki en büyük kar sağlayıcı ekonomik sektörün,  neticede finansal takas ya da diğer adıyla yatırımıniçinde olacağını anlamamıştı. paranın kendini, diğer paraların hareketleriyle kazandığı topluma sıfır verimli değer sunan keyfi bir oyundur. Yine de Smith’in niyetini dikkate almadan en temel ilkeleri,  paranın mal olarak kabul edildiğibir teori için, böylesine anormal görünen bir kapı sonuna kadar açık kaldı. Bugün,  Dünya’nın bütün ekonomi lerinde iddia ettikleri sosyal sisteme rağmen paranın sadece para aşkı için peşinden koşulur.  Başka hiçbir şey için değil. Adam Smith tarafından esrarengiz bir şekilde nitelenmiş dini “Görünmez El” bildiriminin altında yatan fikir, bu hayali ticari malınsığ,  menfaatçi arayışının büyülü bir şekilde insanlığın ve toplumun refah ve gelişimine dönüşeceği yönündedir. Gerçekte,  parasal teşvik veya bazılarının adlandırdığı gibi Para Değer Dizisi Hayat Değer Dizisi olarak da adlandırılabilecek temel intifa hakkından ayrılmıştır. Aslında olan şudur ki, bu iki dizge konusunda ekonomik doktrinler arasında tam bir kafa karışıklığı söz konusudur. Para Değer Dizisinin Hayat Değer Dizisini doğurduğunu zannederler. Bu yüzden daha fazla mal satılması durumunda Gayri Safi Yurtiçi Hasılaları yükselirse refah seviyesi daha da yükselmiş olacak derler. Gayri Safi Yurtiçi Hasılası toplumsal sağlığın temel göstergesi olarak kullanılabilecekmiş. Karmaşayı görüyorsunuz işte. Malın satışından elde edilen bütün alındılar ve gelirler olan Para Değer dizisinden bahsediyor ve bunu yaşam üretimi ile karıştırıyorlar. Kısacası ta en başından beri her şeyi,  Para veHayat Değer Dizilerinin tamamen birbiriyle birleşmesinden oluşmuş bir sistem içine inşa etmiş durumdasınız. Dolayısıyla,  Para Dizisi herhangi bir üretimden ayrıştıkça git gide daha da ölümcül olan planlı bir yanılgı ile mücadele etmek zorunda kalıyoruz. Kısacası bu bir sistem karışıklığı ve bu sistem karışıklığı ölümcül gibi görünüyor.

Makineye Hoşgeldiniz

Bugün toplum içinde, neredeyse kimsenin ülkelerinin veya toplumlarının gelişimini fiziksel sağlıkları, mutluluk seviyeleri güven veya sosyal istikrar
ile ölçtüğünü görmüyoruz. Daha doğrusu,  ölçümlemeler bize ekonomik soyutlamalar yoluyla sunulmaktadır. Gayrı safi yurt içi hasılamız,  tüketici fiyat içeriğimiz menkul kıymetler borsamız, enflasyon oranlarımız ve daha da fazlası var. Fakat bu bize insanların yaşam kalitesi gibi gerçek değerler ile ilgili bir şey anlatıyor mu? Hayır.  Tüm bu ölçümlemeler paranın kendisinden başka hiçbir şeyle ilgili değildir. Örneğin,  bir ülkenin Gayrı safi Yurtiçi Hasılası eşyaların değeri ve satılan servislerin değer ölçüsüdür. Onun ölçümlemesinin ülke insanlarının”yaşam standardı” ile ilişkili olduğu iddia edilir. ‘da Amerika Birleşik Devletleri GSMH’nın %’sinisağlık için hesapladı. Yaklaşık ,  trilyondan fazlası harcandı. Dolayısıyla,  bu ekonomik ölçümleme üzerine pozitif etki yaratılıyor. Bu mantığa dayanarak eğer sağlık hizmetleri daha da artarsa Amerika’nın ekonomisi için çok daha iyi olur. Belki trilyon dolar belki trilyon. Bu daha fazla büyüme veiş yaratacağından dolayı,  ekonomistler ülkelerinin yaşam standardı arttığı için gurur duyarlardı. Ama bir dakika. Sağlık hizmeti aslında neyi temsil ediyor? Pekala; HASTA VE ÖLMEKTE OLAN INSANLARI.

Doğru; Amerika’da ne kadar fazla hasta insan varsa o kadar iyi bir ekonomi olur. Aslında,  bu aşırı ya da alaycı bir görüş değildir. Hatta,  yeterince geri adım atarsak gayrı safi yurtiçi hasılasının herhangi bir maddi düzeyde yalnızca kamusal ve sosyal sağlığı göstermediğini aslında daha çok, endüstriyel verimsizliğin ve sosyal bozukluğun bir ölçüsü olduğunu fark etmiş olursunuz. Öyle ki ne kadar yükseldiğini görürseniz kişisel,  sosyal ve
çevresel bütünlük bakımından o kadar kötüsü gerçekleşir. Kazanç elde edebilmek için sorun yaratmanız gerekir. Hayat kurtarmak,  bu gezegende denge oluşturmak adaleti ve barışı sağlamak veya buna benzer diğer mevcut örneklerden kazanç elde edilemez. Bu işlerde hiç kazanç yoktur. “Bir yasa çıkar ve kendine bir iş kur”diye eski bir söz vardır. İş kurulan kişi avukat da olabilir, herhangi başka biri de. Öyleyse,  Haiti’deki deprem nasıl iş alanı yarattıysa suç da aynı şekilde iş alanı yaratır. Şu anda Amerika’daki tutuklu insan sayısı kabaca . .  civarındadır ve bunların birçoğu da özel şirketlerin işlettiği hapishanelerde bulunur.Amerika Wackenhut’taki Corrections
Corporation (Islah Etme AŞ)Wall Street’teki hisse senedi ticaretini hapishanesindeki insan sayısına orantılı yürütür. İşte bu hastalıklı bir durumdur. Ama bu,  mevcut ekonomik modelin talep ettiği şeyin sonucudur. Öyleyse bu mevcut ekonomik modelin ihtiyacı tam olarak nedir? Ekonomik düzenimizin devamlılığını sağlayan nedir? Tüketim. Ya da başka bir deyişle; Döngüsel Tüketim. Klasik piyasa ekonomisinin temelinde yatan şeyin şu anki sistemin işlemeye devam etmesini istiyorsak durmasına veya adamakıllı yavaşlamasına bile izin verilemeyen bir para değişim modeli olduğunu görürüz. Ekonomide temel oyuncu vardır. Çalışan,  işveren ve tüketici. Çalışan işverene kazanç karşılığı işgücü satar. İşveren bunun üretim hizmetlerini,  ve ürünleri kazanç için tüketiciye satar ve elbette tüketici dediğimiz kişi de aslında döngüsel tüketimin sürmesini sağlamak üzere sisteme geri harcama yapan işveren ve çalışanın üstlendiği bir diğer roldür. Başka bir deyişle,  küresel piyasa sistemi şu varsayıma dayanmaktadır;bir toplumda devam eden tüketim sürecini koruyan bir oranda para dolaşımını sağlayacak ürün talebi her zaman olacaktır. Tüketim hızı arttıkça”sözde” ekonomik büyümenin de o derece artacağı varsayılır. Düzen böyle sürer,  gider. Ama durun bir saniye. Ben ekonominin şu işe yaradığını sanıyordum,  ne bileyim? Tasarruf sağlamak? Terimin kendisi zaten muhafaza etme,  yeterlilik sağlama ve savurganlığın azaltılması anlamına gelmiyor muydu? Peki tüm bunlara rağmen,  nasıl oluyor da tüketim talep eden ve “ne kadar çok,  o kadar iyi” mesajını veren sistemimiz yeterlilik ya da “tasarruf” sağlayabiliyor? sağlayamıyor. Aslında piyasa sisteminin asıl amacı gerçek bir ekonomiden şu anda beklenenlerin tam aksine hayat için gerekli olan ürünlerin üretim ve dağıtımı için ihtiyaç duyulan materyalleri etkili ve tutumlu bir yolla yönlendirmektir. Biz sınırları olan bir gezegende, sınırlı kaynaklarla yaşıyoruz. Örneğin,  kullandığımız petrolün gelişmesi milyonlarca yıl sürüyor. Hatta kullandığımız minerallerin ki milyarlarca. Bu nedenle,  “sözde” ekonomik
büyümenin sağlanması için tüketim artışınıkasten teşvik eden bir sisteme devam etmek doğayı parçalayan bilinçli bir deliliktir. İsrafın olmaması, yeterlilik bu yolla sağlanır. İsrafın olmaması mı? Şu anki sistem,  şimdiye kadar dünya üzerinde var olmuş bütün sistemlerden daha da savurgan. Şu an hayat düzeninin ve sisteminin her aşaması bir kriz,  bir mücadele, bir çürüme ya da çökme durumunda. Son senede yayınlanmışbağımsız değerlendirmeye dayalı hiçbir bülten size farklı bir şey söylemeyecektir.Tüm yaşam sistemleri çökmektedir. Sosyal programlar gibi suya erişimimiz gibi. Tehdit veya tehlike altında olmayan herhangi bir yaşam biçimi söyleyebilir misiniz? Söyleyemezsiniz. Gerçekten bir tane bile yok ve bu çok çok üzücü. Fakat biz henüz sebeplerin mekanizmasını çözmüş değiliz. Sebeplerin mekanizması ile yüzleşmek istemiyoruz. Sadece devam etmek istiyoruz. Çılgınlığın işte bunda olduğunu biliyorsunuz işe yaramayacağını bile bile ayni şeyi tekrar tekrar yapmaya devam etmekte. Aslında sizin gerçekte ekonomik bir sistemle değil antiekonomik bir sistemle uğraştığınızı söyleyecek kadar ileri gidebilirim.

Anti Ekonomi

Rekabetçi pazar modelinde “amacın” en uygun malları en düşük fiyatla sağlamaktır”diye eski bir deyim vardır. Bu deyim esasında sonuç olarak daha kaliteli malların üretimine sebep olacağı varsayımına dayanarak pazar rekabetini haklı kılan teşvik konseptidir. Kendime en baştan başlayarak bir masa yapacak olsam bunu mümkün olan en iyi ve sağlam malzemeden yapmam doğaldır,  değil mi? Çünkü uzun süre dayanmasını isterim. Neden bunu tekrar yapmam gerekebileceğini ve dolayısıyla daha çok enerji ve malzeme harcayacağımı bile bile daha kötü ve kalitesiz bir şey yapayım? Peki,  bu,  fiziksel dünyada ne kadar mantıklı görünürse görünsün piyasa dünyasına gelindiğinde ise sadece açıkça mantıksız olmakla kalmaz bir opsiyon bile olması mümkün değildir. Bir firma rekabetavantajını muhafaza etmek ve fiyat olarak müşterilerine ulaşılabilir seviyede kalmak istediği sürece, teknik olarak bir şeyin en iyisini üretmek mümkün değildir. Kelimenin tam anlamıyla satış için düzenlenmiş ve yaratılmış her şeyin
üretildiği anda değeri düşüyor. Çünkü,  matematiksel olarak stratejik,  sürdürülebilir, yeterli bilimsel olarak en gelişmiş ürünü yapmak imkansızdır. Bu şu gerçeğe dayanır ki, piyasa sistemi”maliyet verimliliğini”
gerektirir ya da üretimin her safhasında oluşan her masrafın azaltılmasını. İşgücü maliyetinden malzeme maliyetine ve paketlemeye kadar. Rekabete dayanan bu strateji,  tabii ki rekabet eden başka bir üreticiden (aslında aynı şeyi yapan)değil de kendilerinden satın alındığından emin olmak ister. Yani kendi mallarını da rekabete dayanan ve satın alınılabilir kılan bir üreticiden. Sistemin bu kaçınılmaz israfının sonuçları “İçsel Tükenme” olarak adlandırılır. Aslında bu daha büyük bir problemin sadece bir parçasıdır. Piyasa ekonomisinin temel bir yönetim prensibi bu arada bunu okuduğunuz
hiçbir kitapta bulamazsınız şöyle ki “Üretilen hiçbir şeye dayanabileceğinden daha uzun yaşam süresi izin verilemez”. Başka bir deyişle, üretilen malın hasar görmesi bozulması ve kullanım ömrünün bitmesi kritik değere sahiptir. Buna “Planlı Eskitme” denir. Planlı eskitme varolan ve piyasa kuralları uygulayan tüm şirketlerinin stratejisinin belkemiğidir. Tabii ki küçük bir kısmı yaptıklarını maskelemek için tartışılmasını samimi bir şekilde kabul eder gibi görünürken çoğu zamanda dayanıklı ve sürdürülebilir bir malın yaratılmasına sebep olabilecek yeni teknolojik gelişmeleri görmezden gelecek ve hatta baskı ile sindirecektir. Yani,  yeterince savurgan olmasa bile,  sistem yapısı gereği en dayanıklı ve randımanlı malların üretilmesine izin veremez. Planlı Eskitme bir malın kullanılabilir olduğu sürenin uzamasının döngüsel tüketimin sürekliliği için ve dolayısıyla pazar sisteminin kendisi için kötü olduğunu kasıtlı olarak kabul eder. Başka bir deyişle,  uzun ömürlü ürün aslında ekonomik büyümeye terstir bu nedenle de üretilen herhangi bir ürünün yaşam süresinin kısa olmasını sağlamak için doğrudan,  destekli bir teşvik mevcuttur. Aslında,  sistem başka türlü çalışamaz. Dünyaya yayılmakta olan çöplük denizlerine bir göz atmak eskitme gerçekliğini gösterecektir. Her biri altın,  koltan, bakır gibi değerli çıkarması güç materyallerle dolu milyarlarca ucuz cep telefonu bilgisayar ve başka teknolojik aygıtlar var ve genellikle küçük parçalarındaki basit arıza veya eskimelerden ötürü şu anda öbekler halinde çürüyorlar ki korumacı bir toplumda bunlar büyük olasılıkla tamir edilir veya güncellenirdi ve ürünün ömrü uzatılırdı. Maalesef,  fiziksel gerçekliğimizde yani yaşadığımız sınırlı kaynaklara
sahip bu sınırlı gezegende bu ne kadar randımanlı görünürse görünsün pazar açısından açık bir şekilde randımansızdır. Özetlemek gerekirse “Randıman,  Sürdürülebilirlik ve Saklama ekonomik sistemimizin düşmanlarıdır. “Benzer şekilde,  fiziki ürünlerin çevre üzerindeki etkilerine
bakılmaksızın sürekli olarak tekrar tekrar üretilmeleri gerektiği gibi bir mantığa hizmet endüstrisi de uymaktadır. Gerçek şu kişu anda hizmet verilen sorunların çözülmesi hiçbir maddi kazanç sağlamaz. İşin aslı,  tıbbi kuruluşların isteyeceği son şey kanser gibi hastalıkların tedavisi olacaktır çünkü bu durumda sayısız işve trilyonlarca gelir ortadan kalkacaktır. Konumuza dönersek suç ve Terörizm bu sistemde iyidirler!Eh,  en azından ekonomik olarak polisleri işe aldığı için güvenlik amaçlı değeri yüksek ürünler ürettiği için tabii ki hapishanelerin değerinden bahsetmiyoruz bile özel sektöre ait hapishaneler üstelik kar amaçlı. Ya savaşa ne demeli? Amerika’daki savaş sanayisi,  GHYS’nin muhteşem bir şekilde artışını sağlayan en karlı endüstrilerden biridir;ölüm ve yıkım üretir. Bu sanayide en sık kullanılan oyun, her şeyi havaya uçurup sonra bunları kar elde etmek
için yeniden inşa etmektir. Biz bunu,  Irak savaşı için yapılan ve havadan gelen milyar dolarlık sözleşmelerle gördük. Özetle,  toplumun sosyal olarak negatif özellikleri sanayinin pozitif yönde ödüllendirildiği girişimler haline geldi ve problem çözmeye yönelik herhangi bir ilgi veya çevresel sürdürülebilirlik ve koruma doğası gereği ekonomik sürdürülebilirliğe ters düştü. İşte bu nedenle herhangi bir ülkede gayri safi yurtiçi hasılanın yükseldiğini her gördüğünüzde ihtiyaçlardaki gerçek veya yapay bir artışa şahit oluyorsunuz.Tanımlarsak,  bir ihtiyaç verimsizlikten doğar. Sonuçta,  artan ihtiyaç, artan verimsizlik anlamına gelir. [Değer Sistemi Bozukluğu]Amerikan rüyası sınır tanımayan tüketim temeline dayanır. Bu rüyanın aslı ortayolcu medyanın ve özellikle ticari reklamların bu sonsuz büyümeye ihtiyaç duyan tüm kuruluşların bizi ikna ettiği veya beynimizi yıkadığı gibi. Amerika’daki ve dünyadaki bir çok insanın mutlu olabilmeleri için x sayıda malı mülkü olmak zorunda olması. . ve sonsuz sayıda, daha da çok kazanma olasılığıdır. Bu,  kesinlikle doğru değildir. Peki neden insanlar bu
tüketim şeklinin sistemli etkileri ekoloji soykırımına yol açacağını bile bile hala bu şekilde satın almaya devam ediyorlar? Aslında bu sadece klasik
bir edimsel koşullanma. Siz sadece organizmaya koşullanmaya dair verileri girersiniz ve istenilen davranışlara, amaçlara ya da hedeflere göre sonuçları kazanımları elde edersiniz. Edimsel koşullanma tüm teknolojik kaynaklara sahiptir ve çocukların zihinlerine nasıl girip duydukları şeylerle o markaya nasıl koşullandırdıklarıylaböbürlenirler. O zaman insanların nasıl bu kadar aptalolduğunu anlarsınız. İnsanlara “Aptal olmak” öğretildi. Bu bir değer sistemi bozukluğudur. İnsan beyninin kolayca yoğrulabilir bir hamur olduğuna dair bir kanıt arıyorsanız insan düşüncelerinin ne kadar biçimlendirilebilir olduğuna dair bir kanıtşartlanmış ve yönlendirilmiş insanın çevresel uyarıcıların ve onu destekleyen şeylerin etkisiyle ne kadar kolay şekillendiğine dair bir kanıt İşte reklâm dünyası bunun kanıtıdır!Ucuz iş gücünü sömüren denizaşırı bir ülkedeen fazla dolara mal edilmiş bir çantayı dolara aldım demek için gün boyu alışverişte boş boş dolanan tüketici olarak bilinen programlanmış robotlar olarak bakıldığında bu beyin yıkama düzeyine korkuyla birlikte hatırı sayılır birsaygı duymanız gerekir. Marka statüsü, bir kültürmüşçesine insanlara sunuluyor. Ya da toplumdaki güven ve birliği artıran eski sosyal gelenekler günümüzde açgözlü maddeci değerlerce  çarpıtılıp çalınmış ve bugünyılda birkaç kez alıp birbirimize verdiğimiz saçma sapan şeylere dönüşmüş. Bugün büyük bir çoğunluğun alışverişe ve tüketime karşı neden üzerlerinde bu denli bir baskı hissettiğini merak ediyorsanız; bunun sebebi açıkça,  çocukluklarından beri maddi beklentilerinin arkadaş ve aile çevresindeki statülerinin bir işareti olarakgörülmesine şartlandırılmalarıdır. Gerçek şu ki; bir toplumun temeli onun işleyişini destekleyen değerlerdir. Toplumumuz,  mevcut durumunda değerlerimiz sadece pazar sisteminin devamı için gereken bariz tüketimi desteklerse işleyişini sürdürebilir. sene önce Amerika ve gelişmiş ülkelerdeki kişi başına yapılan tüketim bugünkü miktarın yarısı kadardı. Bugünün yeni tüketici kültürü gerçek tüketim ihtiyacına göre gittikçe artan bir seviyede üretilmiş ve empoze edilmiştir. İşte bu yüzdendir ki günümüzde çoğu şirket, reklam harcamalarına üretim maliyetlerinden daha
çok para harcamaktadırlar. Olmayan ihtiyaçlara yönelik suni bir eksiklik
duygusu yaratmak için özenle çalışırlar ve görünüşe göre bunda başarılılar.

Ekonomistler

Biliyorsunuz ekonomistler aslında ekonomist falan değiller. Onlar para değerinin propagandacılarıdır ve kurdukları modellerin, son tahlilde jeton değiş tokuşu mantığında taraflardan biri ya da ikisi için gerçek kazanç anlamına geldiğini görüyorsunuz. Fakat üretime dayalı gerçek dünyad anne kadar kopuk olduğunu da anlıyorsunuz. Hikayeyi duymuş olabilirsiniz. Ohio’da yaşlı bir adam elektrik faturasını ödeyemiyor elektrik firması elektriği kesiyor ve adam ölüyor. Elektriği kesme sebepleri ise adam faturasını ödeyemediği için elektrik vermenin kazançlı olmaması. Bunun doğru olduğuna inanıyor musunuz? aslında bu sorumluluk enerjiyi kesenelektrik şirketine ait değil. Sorumluk,  bu adama yeteri kadar yardımseverlik göstermeyerek onu bu elektrik faturasıyla baş başa bırakan komşularına arkadaşlarına ve ortaklarına da aittir. Peki Bunu doğru duydum mu acaba? O bu sözleriyle parası olmadığı için hayatını kaybeden bir adamın ölümünün mesuliyetini diğer insanlara, onların etkisine ya da hayırseverliklerine mi yüklüyor? O zaman,  dünyada açlıktan ölmek üzere olan milyarlarca insan için tam bir reklam satışına şarap tezgahlarına atılacak birazcık sadakaya ve bir düzine de turşu kavanozuna ihtiyacımız olacak diye tahmin ediyorum. Tüm bunlar,  Milton Friedman’ın kurduğu sistem yüzünden. Siz,  Milton Friedman’ın, F. A.  Hyack’ınJohn Maynard Keynes’in, Ludwing von Mises’in ya da piyasaya çok az para kaptıran akılcı temeller üzerine kurulu diğer büyük pazar ekonomistlerinin felsefesiyle iş yaparsınız ya da yapmazsınız ama bunun bir dinden farkı yoktur. Tüketim analizleri, istikrar politikaları bütçe açıkları, tutar talepleri, hepsi,  evrensel insani ihtiyaçların,  doğal kaynakların ve hayatı etkin olarak destekleyen diğer yapıların gözerdi edildiği sürekli kendini yenileyen ve aklayan bir söylem döngüsünde gerçekleşir ve bu söylemde,  insanların birbirlerine menfaatleri için yaklaştıkları kendilerini sadece parayla motive ettikleri bencil bir fikir ortaya çıkar. Bu sığ bakış açısı,  güya; kendisine yeten sağlıklı ve dengeli bir toplum yaratmaya çalışır. Tüm bu teoride tüm bu öğretide hayat eşitliği yok. Ne yapıyorlar? Yaptıkları şey para akışının izini sürmek. Hepsi bundan ibaret,  önemli olan her şeyi önceden tahmin ederek para akışını izlemek. Bir Hayat eşgüdümleri yoktur. YaaNasıl yok!İki Tüm bu ajanlar, kendilerini büyütme fırsatı kovalayanlardır. Yani,  kendilerinden
başka bir şey düşünmezler ve kendileri için hep en fazlasını elde etmeye çalışırlar. Akılcılık yaklaşımının kuralı;kendini en yükseğe çıkaracak tercihler yapmaktır. Bu tercihler için ilgilenilecek tek şey ise, para ya da ürün olmalıdır. Pekala,  sosyal ilişkiler nerede devreye giriyor? Kendini en yükseğe çıkarma münasebeti haricinde yok ki. Doğal kaynaklarımız nerede devreye giriyor? Hiçbir yerde,  sömürüyü saymazsak. Hayatta kalabilmek için aile nerede devreye girer? Hiçbir yerde.  Mal mülk satın alabilmek için paraları olmak zorundadır. Peki,  bir ekonominin insan ihtiyaçlarını
karşılaması gerekmez mi? Temel sorun bu değil mi? Ah,  “ihtiyaç” sizin
sözlüğünüzde bile yok. Siz onu “istekler”in içinde erittiniz. Peki istek nedir? Satın almak isteyen para talebidir. Eğer satın almak isteyen para talebi ise bunun ihtiyaçla hiç bir ilgisi yoktur. Çünkü belki de kişinin para talebi yok. Bunun yerine aşırı derecede suya ihtiyacı var. Oysa,  para talebi altın bir klozet isteyebilir. Pekala,  hepsi nereye gider? Altın klozeteve siz buna ekonomi mi diyorsunuz? Gerçekten,  düşündüğünüzde insanlık düşünce tarihinin en tuhaf aldanışı bu olsa gerek.

Parasal Sistem

Şimdiye kadar piyasa sistemine odaklandık. Ama bu sistem küresel ekonomi paradigmasının aslında sadece yarısıdır. Diğer yarısını “Parasal Sistem” oluşturur. Piyasa Sistemi işgücü üretim ve dağıtım yelpazesinde çıkar elde etmek için uğraşan insanlarla ilgiliyken Parasal Sistem, piyasa sistemi için uygun şartları ve başka şeyleri de yaratan finansal kuruluşların belirlediği politikaların temelini oluşturur. Faiz oranları,  krediler,  borçlar para arzı ve enflasyon gibi sıkça duyduğumuz terimleri içerir. Siz ekonomi uzmanlarının şu şekildeki ipe sapa gelmez saçmalıklarını dinlerken” Basit önleyici tedbirler alınarak ileri tarihlerde gerekli olabilecek daha ağır ve zorlayıcı eylemlerin önüne geçilebilir. “endişeden saçınızı başınızı yolsanız da bu sistemin tabiatı ve yarattığı etki oldukça basittir. Ekonomimiz veya küresel ekonomi üç temel şey tarafından yönetilir. Bunlardan ilki,  bankaların ortada hiçbir şey yokken para basması anlamına gelen kısmi rezerv bankacılığıdır. Bir diğeri bileşik faizdir. Borç para aldığınızda,  aldığınızdan fazlasını geri ödemek zorundasınızdır bu da sizin hiç yoktan para yaratmanız anlamına gelir ki bu da yine daha fazla para üretimi ile karşılanmak zorundadır. Sonsuz bir gelişim paradigması içinde yaşamaktayız. Şu anda içinde yaşamakta olduğumuz ekonomik paradigma Ponzi Düzeni’dir. Hiçbir şey sonsuza kadar büyüyemez. Bu imkansız bir şeydir. Ünlü psikolog James Hillman’ın dediği gibi”Belli bir yaştan
sonra insan vücudunda büyüyen tek şey kanserdir. “Artmaya devam etmesi gereken tek şey para miktarı değildir tüketici sayısının da artması gerekir. Daha fazla para üretmek için faiziyle borç para alan tüketiciler ve bu da şüphesiz ki sonu olan bir dünyada mümkün değildir. Temelde insanlar aslında şu an dağılmaya başlamış olan bu sistemi koruyabilmek için hep daha fazla para yaratması gereken para basma makineleridir. Herkesin parasal sistem hakkında bilmesi gereken sadece iki şey vardır. Tüm para borçtan yaratılmıştır. Para somutlaşmış borçtur. İster hazine bonosundan elde edilsin ister ev kredisinden, ister kredi kartlarından. Başka bir deyişle, eğer var olan tüm borçların hepsi şimdi bir anda ödenseydi dolaşımda tek bir dolar bile kalmazdı. Alınan hemen hemen tüm kredilerde faiz uygulanır veve bu faizi geri ödemek için gerekli olan paranın tamamı,  para arzında mevcut değildir. Sadece ana kaynak krediler tarafından yaratılır ve bu kaynak da para arzıdır. Yani,  tüm borçlar bir anda ödense dolaşımda tek bir
dolar kalmadığı gibi bir de; var olmadığı için ödenmesi imkansız olan muazzam borçlar olacaktır. Tüm bunların sonucu olarak iki durum kaçınılmazdır. Enflasyonve İflas. Enflasyon,  hemen hemen tüm ülkelerde geçerli olan tarihsel bir eğilimdir ve kolaylıkla da kendisine sebebiyet veren etkene;yani,  faiz komisyonlarını ödeyebilmek ve sistemi devam ettirebilmek için gerekli olan para arzındaki sürekli artışa bağlanabilir. İflaslar ise borç batağı şeklinde ortaya çıkar. Bu çöküşleri ya bir birey ya bir işyeri ya da bir ülke yaşar ve bu durum genellikle faiz ödemeleri artık yapılamaz hale gelince olur. . Yine de bardağın bir de dolu kısmı var en azından piyasa sistemi açısından. Çünkü borç,  baskıyı doğurur. Borç,  maaşlı köleler yaratır. Borç içindeki bir insanın, borcu olmayandan daha düşük bir ücrete çalışması çok daha doğaldır, böylece de ucuz bir mala dönüşür. Bu nedenle,  finansal olarak istikrarlı bir grup insana sahip olmak, şirketler için eşsiz bir fırsattır. Ama durun bir saniye! Aynı fikir tüm ülkeler için de geçerli değil mi ? Uluslararası şirketlerin çıkarlarının neredeyse vekili olan Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu, ekonomik sorunları olan ülkelere, çok yüksek faiz oranlarıyla muazzam miktarlarda krediler veriyorlar. Sonrasında da,  bu ülkeler tamamen bu borca battıklarında ve geri ödemelerini yapamayınca tasarruf önlemleri alınıyor ve şirketler bu ülkelerin üzerine çullanıp,  düşük ücretle işçi çalıştırıp, doğal kaynaklarını ele geçiriyorlar. Bunun adı piyasa etkinliği. Ama bekleyin,  dahası da var. Gerçekten bir şeyler üretmektense sadece parayı alıp satan, para ve piyasa sisteminin eşsiz bir melezi olan borsa piyasası var. Peki konu borçlara geldiğinde, ne yaptıklarını biliyor musunuz? Evet,  tam da düşündüğünüz gibi, onun da ticaretini yapıyorlar. Ciddi bir şekilde,  kar sağlamak amacıyla borçları alıp satıyorlar. Kredi borcu takasları ve tüketici borcuna karşılık teminatlı borç yükümlülüklerinden, neredeyse tüm Avrupa ekonomisini çökertmiş olan yatırım bankası Goldman Sachs ve Yunanistan arasındaki hileli anlaşma gibi tüm ülkelerin borçlarını maskelemek için kullanılan karmaşık ve uydurma projelere kadar her şeyi alıp satıyorlar. Yani Borsa piyasası ve Wall Street’ten bahsettiğimizde, Nakit değer sıralaması nedeniyle ortaya çıkmış tamamen yeni bir çılgınlık seviyesi görüyoruz. Piyasalar hakkında bilmeniz gereken her şey, birkaç yıl önce Wall Street Journal’da, “Beyin Hasarına Uğramış Yatırımcıdan Dersler” diye yazılmış bir makalede bahsedilmektedir. Bu baş makalede hafif beyin hasarı olan bireylerin beyni normal işleyen bireylerden yatırımcı olarak neden daha iyi olduklarını açıklıyorlar. Neden?  Çünkü hafif beyin hasarı olan birey empati sahibi değildir. Bu kilit noktadır.  Eğer empati sahibi değilsenizbir yatırımcı gibi iyi yapabilirsiniz ve dahası New York borsası empati sahibi olmayan bireyler çoğaltır. Oraya girmek ve karar vermek düşüncesizce,  pişmanlık duymadan her ne şekilde yaptıkları ticareti yapmak insanlıklarını etkileyebilir. Bu yüzden,  bu robotları çoğaltıyorlar. Bu insanların ruhları yok ve insanlara daha fazla ödeme bile yapmak istemediklerinden artık robotları çoğaltıyorlar gerçek robotlar gerçek algoritmik tüccarlar. Yüksek frekanstaki alım satım skandalında olan Goldman SachsNew York Menkul Kıymetler Borsası yanına bir bilgisayar koydular. Bu bilgisayar,  bu “eşkonumlu” bilgisayar,  söyledikleri gibi Borsa üzerinde alımsatımları yönetir ve alım satımları “karaborsa” yollarla alım satımdan alakasız kuruş ve sentlerle sipariş hacimleri ile vurur. Sanki parayı gün boyu hortumluyorlar gibi. Geçen yıl bir gün bile altına düşmeden düzenli ya da gün boyunca dörtte bir yol aldılar ve her gün milyonlarca dolar mı yaptı? Bu istatistiksel olarak imkansızdır! Ben New York Menkul Kıymetler Borsası’nda çalışırken herkes rüşvet sayesinde terfi edilirdi. Borsacı ofis müdürüne rüşvet verir ofis müdürü,  bölge satış müdürüne rüşvet verir. Bölge satış müdürü ulusal satış müdürüne rüşvet verir. Bu yaygın bir anlayıştır. Noel zamanı,  sıradan bir borsa acente işinde,  en büyük ikramiyeyi kim alır? Uyumluluk memuru. Uyumluluk memuru bütün gün orada oturur ve aslında sizin marj sınırlarını ihlal etmediğinizden ayrıca yasalara “uygun” davrandığınızdan emin oluyormuş gibi yapar. Evet,  tabii ki de,  bir bakıma uyumluluk memuruna rüşvet verebilirsiniz ne de olsa yasaya uyuyorsunuz! Peki,  dolandırıcılık nasıl oldu da sistem haline geldi? Bu artık bir yan ürün değil. Sistemin ta kendisi. Eski bir Woody Allen fıkrası gibi. Doktor,  ağabeyim kendini tavuk sanıyor. Doktor,  “bir hap al” der ve sorunu çözer. “Ama Doktor bey,  anlamıyorsunuz. Bizim yumurtalara ihtiyacımız var. “Yani? İşlem harcı üretmek için ikramiye üretmek için bankalar arasında sahte taleplerin gidip gelmesi ABD ekonomisinin gayri safi milli hasıla üretim geliştirme makinesi haline geldi. Gerçekte tamamen sahte talepleri takas ediyorlar ve bunların geri ödenmesi
kesinlikle mümkün değil. Aslında hiçbir şeyi işliyorlar, üretiyorlar,  yeniden menkul kıymete çeviriyorlar. Bir kokteyl peçetesine milyar Dolar yazsam ve bunu J. P.  Morgan’a satsam J. P.  Morgan’da bir kokteyl peçetesine milyar Dolar yazsa ve bu iki peçeteyi bir barda değiş tokuş etsek her birimiz ücret olarak %’in çeyreğini ödesek Noel ikramiyesi için çok büyük para kazanırız. Her birimizin mali kayıtlarında o zamana kadar gerçek değeri olmayan  milyar Dolarlık kokteyl peçeteleri olur. Devlete gidip ödemelerini istesek sistem sahte peçete hesaplarını artık kapatamaz durumda. Bugün Wall Street ve global borsa yüzünden trilyon dolarlık ödenmemiş sahte talep var. Türevler olarak bilinen ve ve hala çökmeyi bekleyen. Tüm dünyanın gayrı safi milli hasılasından on kat daha büyük bir değer. Tabii bu sırada şirketlerin ve bankaların gülünç bir şekilde,  yine bankalardan borç aldıkları paralarla hükümetler tarafından kurtarılmasına tanık oluyoruz. Bugün koca koca ülkelerin başka ülke menşeli holdingler aracılığıyla mali yardım için uluslararası bankalardan para almaya uğraştığını görüyoruz. Fakat bir gezegene nasıl mali yardım yaparsınız? Şu zamanda borca batmamış bir ülke yoktur. Matematiksel olarak düşünülürse elimizdeki varsayılan katlanmış ülke borçları yalnızca başlangıçtır. Sadece Birleşik Devletler’de hesaplanana göre yakın gelecekte sırf faizin karşılanması için bile gelir vergisinin birey başına %’e kadar yükselmesi gerekecek. Ekonomistler bugün birkaç on yıl içerisinde dünya ülkelerinin %’ının iflas edeceğini tahmin ediyorlar. Ama durun şu konuyu açıklığa kavuşturalım. Dünya iflasa doğru ilerliyor artık bu her ne anlama geliyorsa üstelik bunun sebebi
“borç” denilen fiziksel gerçeklikte var bile olmayan bir şey. Bu yalnızca bizim icat ettiğimiz oyunun bir parçası ama yine de milyarlarca insanın refahı bu sebeple tehlike altında. Çığırından çıkan işsizlik çadır şehirler hızla artan yoksulluk kemer sıkma politikaları kapatılan okullara çocuklar ve çeşitli diğer yoksunluklar hepsi bu süslü kurgu yüzünden. Ne yani,  hepimiz budala mıyız? Hey! Hey! Mars adamım. Abine bi yardım eli
uzatsan diyorum,  ha? Adam ol da gel ufaklık. Satürn! Kanka ne haber? Yakın zaman önce takılman için ayarladığım taş gibi nebulayı hatırlıyor musun? Dinle dünya. Senden gerçekten bıkmaya başladık. Sana her şey veriliyor ama sen hepsini tüketiyorsun. Bir sürü kaynağın var ve bunun farkındasın. Neden biraz büyüyüp sorumluluk nedir öğrenmiyorsun allah aşkına. Anneni perişan ediyorsun. Artık kendi başınasın arkadaşım. Evet,  her neyse.

Kamu Sağlığı

Şimdi,  bunların hepsini düşündüğünüzde pazar ekonomisi olarak bilinen savurganlık düzeninden parasal sistem olarak bilinen borç düzenine kadar bugün küresel ekonomiyi tanımlayan ve bu parapiyasa modelinin yani tüm bu sistemin getirdiği tek bir sonuç vardır:Eşitsizlik. Tekele ve güç birliğinedoğal bir eğilim yaratan pazar ekonomisi sistemi kamu yararı gözetmeksizin başkalarının üzerinde kule gibi yükselen sürüyle zengin sanayiler üretir. AynenWall Street’deki üst düzey yöneticiler gibi. Bugün yılda milyon dolar kazanıyorlar hem de hiçbir şeye katkı sağlamadan. Diğer tarafta bir hastalığa tedavi bulmaya çalışan bir bilim adamı insanlığa yardım edip eğer şanslıysa yılda bin dolar kazanırken. Bu parasal sistemkendi yapısı içinde zümreler oluşturmuşken. Örneğin bir milyon dolarım varsa ve bunu% faizle mevduata yatırırsam yılda bin dolar kazanırım. Hiçbir sosyal katkı hiçbir şey olmadan. Ama,  daha alt sınıftan biriysemve arabamı ya da evimi krediyle almak zorundaysam borcu faiziyle öderim bu faiz de o milyonerin% faizli mevduatına ödenir. Bu şekilde fakirden çalıp zengine vermek parasal sistemin içine inşa edilmiş bir dernek gibidir. Aslında bu “Yapısal Sınıflandırma”olarak da adlandırılabilir. Elbette ki tarihebaktığınızda sosyal sınıflaşma her zaman adaletsiz olarak değerlendirildi ama belli ki genelde kabul edildi. Bugün nüfusun %’i dünya mal varlığının %’ına sahip olduğuna göre. Fakat maddesel haksızlık bir yana eşitsizlik gerçeğinin altında toplumsal sağlığın bütününü aşırı derecede yıpratan ortada dönen başka bir şeyler var. Bence insanların çoğu zaman toplumlarımızın maddi başarısı –emsalsiz zenginlik seviyeleri ve pek çok sosyal başarısızlık arasındaki zıtlıktan dolayı kafaları karışıyor. Eğer uyuşturucu kullanımı şiddet veya çocukların kendilerine verdikleri zarar ve zihinsel hastalık oranlarına bakarsanız,  toplumlarımızda bir şeylerin kökten hatalı gittiğini görebilirsiniz. Anlatmakta olduğum veriler açıkça insanların yüzlerce yıldır sahip olduğu hisleri doğruluyor,  yani eşitsizliğin bölücü ve sosyal olarak yıpratıcı olduğunu gösteriyor. Fakat o his,  sanırım bizim tahminlerimizden çok daha gerçek. Eşitsizliğin,  çok güçlü psikolojik ve sosyal etkileri vardır. Zannedersem,  üstünlük ve aşağılık duyguları ile daha alakalıdır. Bu tarz bir ayırım gösterilen saygıya da bağlıolarak insanların en dipte kendilerine tepeden bakılıyorgibi hissetmelerine yol açıyor. Yeri gelmişken,  bu durum vahşetin nedendaha az eşit olan toplumlarda daha sık rastlandığını açıklar. Vahşeti tetikleyen şey sıklıkla insanların aşağılandıklarını ve saygısızlığa uğradıklarını hissetmeleridir. Eğer şiddeti önlemek için vurgulayabileceğim bir prensip varsa ki o da en önemli prensiptir işte bu prensipte ancak “Eşitlik” olurdu. Şiddet oranını etkileyenen belirleyici faktör toplumdaki eşitlik veeşitsizlik değerleri arasındaki farktır. Yani baktığımız şey bir anlamda genel sosyal bozulmadır. Eşitsizliğin artması ile ters gidenlersadece bir iki olaydan ibaret değildir. Görünen o ki,  konuher ne olursa olsunsuç,  sağlık,  ruhsal hastalıklarvs.  her şeyi bunun içindeToplumsal sağlıkla ilgilirahatsız edici bulgulardan birisi de şuAsla fakir olma hatasına düşmeyin veya fakir doğmuş olmayın. Bunun bedelini sayısız şekilde sağlığınızla ödersinizBuna da sosyoekonomik sağlık değişim ölçüsü denir. Toplumda en yüksek katmandanaşağıya doğru indiğinizde sosyoekonomik durum açısından düşülen her basamakta, birçok hastalık yüzünden sağlık durumu kötüleşir. Ortalama yaşam süresi kısalır. Bebek ölümleri oranı yükselir ve bunun gibi
görebileceğiniz her şey. Böylece şu büyük soru akıllara gelir neden böyle bir değişim ölçüsü var? Açık ve net tek bir cevap vardır. Eğer kronik bir hastalığınız varsa yeterince üretken olamazsınız yani sağlık,  sosyoekonomik farkların güdülenmesine sebep olur. Küçümsenecek boyutta da değil en basit şekli ile yaşında bir çocuğun sosyoekonomik durumuna bakarak yıllar sonraki sağlık durumu hakkında bir tahminde bulunabilirsiniz. Neden sonuç ilişkisi ortadadır. Bir diğeri ah ‘bu çok açık fakir insanlar doktor masraflarını ve sağlık hizmetlerine erişimi karşılayamıyorlar. Bununla hiç bir alakası yok çünkü bu aynı değişim ölçüsünü evrensel sağlık hizmetleri ve sosyal sağlık kurumları olan ülkelerde de görürsünüz. Peki diğer ‘basit açıklama Ortalama olarak ne kadar yoksulsanız o kadar büyük ihtimalle sigara kullanıyor ve içki içiyor ve risk faktörü taşıyan her türlü kötü şeyi yapıyorsunuzdur. Evet,  bunların bir katkısı var ancak yapılan araştırmalar bunun belki bir değişkeni açıklayabileceğini gösterdi. Bu durumda geriye ne kalır? Geriye kalan yoksulluk STRESİ ile yapılacak bir ton şeydir. Yani,  ne kadar yoksulsanız,
ill Gates’ten dolar daha az gelirli kişiden başlayarak bu ülkede ortalama ne kadar fakirseniz ortalamaya göre sağlığınız o kadar kötüdür. Bu bize gerçekten çok önemli bir şey söyler sağlık ile yoksulluk arasındaki bağlantı yoksul olmak değil yoksul hissetmekle ilgilidir. Gitgide kronik stresin sağlık üzerinde önemli bir etkisi olduğunu fark ediyoruz. Ama stresin en önemli kaynakları sosyal ilişkilerin kalitesidir ve eğer sosyal ilişkilerin kalitesini azaltan bir şey varsa toplumdaki sosyoekonomik tabakalaşmadır. Bilimin şimdi gösterdiği maddi zenginliğe bakmadan tabakalaşmış bir toplumda sadece yaşamanın stresinin geniş bir spektrumda kamusal sağlık problemlerine yol açtığıdır ve eşitsizlik ne kadar büyükse o kadar kötüleşirler. Ortalama yaşam süresi daha eşit ülkelerde daha uzundur. Uyuşturucu kullanımı daha eşit ülkelerde daha az Akıl Hastalığı Daha eşit ülkelerde daha az Sosyal sermaye insanların birbirlerine güvenme kabiliyetleri anlamında doğal olarak daha eşit ülkelerde daha büyük Eğitim Puanları daha eşit ülkelerde daha yüksek cinayet oranları daha eşit ülkelerde daha az suç ve hapsedilme oranları daha eşit ülkelerde daha azdır. Bu böylece sürüp gider. Bebek ölüm oranı obezite erken yaşta doğurma oranı daha eşit ülkelerde, bu oranlar daha düşük ve belki de işin en ilginç yanı yenilik daha eşit ülkelerde çok daha fazla ki bu da rekabete dayalı, sınıflara ayrılmış toplum yapısının daha yaratıcı ve yenilikçi olduğuna dair asırlık görüşe meydan okur. Dahası,  Birleşik Krallık’ta yapılan WhiteHall Study adlı çalışma sosyoekonomik düzeyde en tepeden aşağıya doğru inildikçe hastalığın sosyalbir dağılımı olduğunu doğruladı. Örneğin,  alt basamaklarda kalp rahatsızlığına bağlı ölüm oranının üst basamaklardakinin katı olduğu ortaya çıktı. Bu durum; sağlık hizmetlerine erişim olanağından bağımsızdır. Çünkü; bireyin maddi durumu kötüleştikçe sağlığı da o ölçüde bozulacaktır. “Psikososyal Gerilim” denen illett en ileri gelen bu olay topluma acı çektiren en büyük sosyal bozulmaların temelini oluşturur. Sebebi ne midir? Sermaye Piyasası Sistemi. Sakın yanlış anlaşılmasın doğayı en çok katleden ziyanın,  yok oluşun ve kirliliğin başlıca kaynağı şiddetin,  savaşın, suçun,  yoksulluğun hayvan suistimalinin, gaddarlığın baş sorumlusu kişisel ve toplumsal nevrozların,  ruhsal bozuklukların depresyonun,  kaygıların baş yaratıcısı buna ek olarak kişisel sağlık, küresel süreklilik ve gezegenimizin gelişmesine dair yeni yöntemlere yönelmemizi engelleyen sosyal felcin en büyük kaynağı yozlaşmış bir hükümet veya mevzuat değil bazı kızıl kuruluşlarya da finans kartelleri değil insan doğasının bir defosu veya kusuru değil ve dünyayı kontrol eden gizli bir komplocu örgüt de değildir. Bunun gerçek sorumlusu;Sosyo Ekonomik
Sistemin ta kendisi ve bizzat kökenidir.

Bölüm III

Yerküre Projesi

Bir an için,  medeniyetleri yeniden tasarlama seçeneğimiz olduğunu hayal edelim varsayımsal olarak konuşursak, ya Dünya’nın bire bir kopyasını bulsaydık ve bulduğumuz bu yeni gezegenle şu anki gezegenimiz arasındaki tek fark,  insan evriminin henüz gerçekleşmemiş olması olsaydı en ham haliyle Ülkeler,  şehirler,  kirlilik, cumhuriyetçiler. .  Hiç biri yok sadece saflık,  açık bir çevre ne yapardık? İlk olarak bize bir “amaç” lazım olurdu değil mi? Bu amacın hayatta kalmak olacağını söylememizde bir sakınca yoktur. Sadece hayatta kalmak değil, aynı zamanda sağlıklı,  refah içinde ve en iyi düzeyde yaşamaya çalışırdık. İnsanların çoğu yaşamayı sever ve yaşamlarını acı çekmeden sürdürmek ister. Bunun için,  medeniyet insan hayatını destekleyici temeller üzerine kurulmalı ve bu nedenden ötürü mümkün olduğunca sürdürülebilir olmalıdır. Bu uzun koşuda insanlara zarar verebilecek her şeyi devre dışı bırakırken tüm insanlığın ihtiyaç duyduğu temel maddelere erişebilmesini sağlamalıdır. Bu “Maksimum Sürdürebilirlik” macını anladık. Sonraki soru,  kullanacağımız “metot”. Nasıl bir teşebbüste bulunacağız? Şimdi,  bir bakalım. Bizim bildiğimiz politika,  Dünya’nın sosyal girişimlerini uygulama metodu Peki,  cumhuriyetçilerin, özgürlükçülerin,  muhafazakârların ya da sosyalistlerin toplum tasarımı konusunda öğretileri nedir? Hmmm pek de bir şey değil  Geriye ne kaldı? Görünüşe göre bir tek”Bilim” denen şey kaldı. Bilim metodları,  önerilen fikirlerin sadece test edilebilir ve tekrarlanabilir oluşuna dayanmaması yönünden eşsizdir. Nitekim bilimin ortaya koyduğu
her şey doğal olarak çürütülebilir. Başka bir deyişle, din ve politikanın aksine bilimin egosu yoktur ve önerdiği her şeyin aslında yanlış olabileceği ihtimalini de kabul eder. Bilim hiçbir şeye ihtiyaç duymaz ve sürekli gelişim halindedir. Aslında,  bu bana oldukça doğal geliyor. Öyleyse, .  yüzyıl başlarındaki bilimsel verileri dikkate alırsak ana hedefimiz olan”maksimum sürdürülebilirlik” ilkesini tüm insanlığa yaymak için çalışmalarımıza nereden başlamalıyız? Şu an,  sorulması gereken ilk soru Yaşamak için neye ihtiyacımız var? Cevap elbette ki gezegenimizdeki kaynaklar. İçtiğimiz sudan, kullandığımız enerjiden tutun barınaklarımıza,  alet yapmakta kullandığımız hammaddelere kadar,  gezegenimiz bize hayatta kalmamız için gereken her kaynağı sunuyor. Öyleyse,  bu gerçeğe göre bulmamız gereken en önemli şey,  bu kaynaklar neler ve neredeler. Yani bir araştırma yapmamız gerek. Basitçe,  gezegende bulabileceğimiz her türlü fiziksel kaynağın yerini belirleyeceğiz. Bakır rezervlerinden, rüzgar çiftlikleri kurup enerji üretmek için en uygun bölgelere doğal su kaynaklarından okyanuslardaki balık miktarının değerlendirilmesine ekip biçmeye en uygun tarım topraklarına kadar her şeyi ama zaman içinde biz insanlar bu kaynakları tüketeceğimizden onları sadece tanımlamak ve yerlerini tespit etmemizin yeterli olmadığını görüyoruz. Aynı zamanda bu kaynakları takip de etmeliyiz. Kaynaklardan herhangi birinin bile tamamen tükenip yok olmadığındanemin olmamız lazım,  yoksa kötü olur. Yalnızca kullanım oranlarını değilaynı zamanda doğal olarak yenilenme hızlarını da takip etmeliyiz. Örneğin bir ağaç diyelim, ne kadar zamanda büyüyor ne kadar zamanda tekrar meyve veriyor? Buna “Dinamik Denge” diyoruz. Başka bir deyişle,  eğer ağaçları yeniden büyüyebildiklerinden daha hızlı tüketirsek nesillerini tüketmek adına ciddi bir problemimiz var demektir. Peki o zaman,  özellikle de bu kaynakların dünyanın farklı yerlerinde olduğunu fark ettiğimize göre envanterini nasıl takip edeceğiz? Afrika dediğimiz yerde büyük mineral madenlerine Ortadoğu’da enerji rezervine Kuzey Amerika’nın Atlantik kıyılarında devasa gelgit enerjisi olanaklarına Brezilya’da en büyük taze su kaynağına sahibiz. Peki,  yaşlı bilim amcanın bir önerisi daha var. Buna ‘Sistemler Teorisi’ deniyor. Sistemler teorisine göre doğal dünya dokusu insan biyolojisinden biyosfere, yeryüzünde canlıların yaşadığı her yere ve güneş sisteminin çekim gücüne kadar sinerjik olarak tamamen birbirine bağlı muhteşem bir sistemdir. Tıpkı insan hücrelerinin organları oluşturmak ve organların vücudumuzu şekillendirmek için bağlanması gibi vücutlarımız gıda,  hava ve sugibi dünyasal kaynaklar olmadan yaşayamadığından,  doğal olarak biz de dünyaya bağlıyız. Bu böyle devam eder. Yani doğa bütün bu var olan stoku almamızı ve verinin izini sürerek yönetmek üzere bir ‘sistem’ yaratmamızı öneriyor. “Küresel Kaynak Yönetim Sistemi’, aslında gezegendeki tüm ilgili
kaynakların hesabını tutmaktır. Türümüz uzun dönemde yaşamını devam ettirmeyi amaçlıyorsa bunun başka mantıklı bir alternatifi yok. Bir bütün olarak kaynakların hesabını tutmalıyız. Bu anlaşıldı, artık üretimi düşünebiliriz. Bütün bunları nasıl kullanacağız? Üretim sürecimiz ne olacak ve sürdürülebilirliğimizi en üst seviyeye çıkarmak üzere üretimimizin mümkün olduğunca en iyi şekilde kullanıldığından emin olmak için neleri gözönünde bulundurmalıyız? Önümüze çıkan ilk şey sürekli denememiz ve korumamız gerektiği gerçeğidir. Gezegenin kaynakları esasen sınırlıdır. Yani “stratejik” olmamız önemli. Burada anahtar ‘Stratejik Koruma’dır. Farkında olduğumuz ikinci şey, bazı kaynakların diğerleri kadar verimli olmadığıdır. Aslında,  bunlardan bazıları
kullanıma konulduğu takdirde çevreye,  insan sağlığını da tehlikeye sokan korkunç etkileri olmaktadır. Örneğin yağ ve fosil yakıtları, nasıl kestiğinizin bir önemi olmaksızın çevreye çok etkili yok edici atıklar salıyorlar. Bu nedenle,  sadece gerektiğinde eğer şansımız varsabu tür şeyleri kullanmak için elimizden geleni yapmamız çok önemli. Neyse ki bizim için enerji kaynağı olarak kullanmak üzere güneş,  rüzgar,  gelgit,  dalga enerjisi ısı farkından elde edilen enerji ve jeotermal kaynaklı enerjileri görüyoruz. Bu durumda bizler üretim veya kullanım sonucu çevreye dolayısı ile de bize zararverecek “negatif reaksiyonlar”olarak adlandırabileceğimiz etkilerden kaçınmak için neyi nerede kullanabileceğimiz konusunda net stratejiler üretebiliriz. Biz bunu “Stratejik Koruma” planımıza eş olarak “Stratejik Güvenlik”olarak adlandıracağız. Fakat,  üretim stratejileri burada bitmiyorlar. Üretimin kendi gerçek mekanik yapısı için bir “Verimlilik Stratejisi”ne de ihtiyacımız olacak. Bir de,  bulduğumuz kabaca üç özel protokolü burada belirtmeliyiz. Bir Ürettiğimiz her şey olabildiğince uzun ömürlü olarak tasarlanmalı. Doğal olarak,  ne kadar çok hurdaya çıkan şey varsabu hurdaları yenileri ile değiştirmek için o kadar kaynağa ihtiyacımız ve o kadar üretim kaybımız olacak. İki Hurdaya ayrılan şeyler herhangi bir amaç için kullanılamaz olduklarında olabildiğince çok geri dönüştürmemiz veya yeniden üretmemiz zordur. Bu nedenle,  üretim tasarımı, bu durumu daha işin başında hesaba katmalıdır. Üç Teknolojik eskimenin en hızlı etkisine maruz kalmakta olan elektronik gibi çok çabuk gelişen teknolojiler ileri de çıkabilecek fiziksel yenilikler ile uyumlu olacak şekilde tasarlanmış olmaları gerekecektir. Yapmak istediğimiz son şey, sadece bozuk bir parça veya geri kalma yüzünden tüm bir bilgisayar sistemini çöpe atmaktır. Bu nedenle,  basitçe sistemin bileşenlerini bu günkü teknolojik yenilenme eğilimine bakarak önceden parça parça,  standart ve evrensel olarak değişebilecek ve kolaylıkla yenilenebilirbir şekilde tasarlarız. “Stratejik Koruma”, “Stratejik Güvenlik”ve “Stratejik Randıman” mekanizmalarının herhangi bir insan fikri veya hükmünden bağımsız tamamen teknik mülahazalar olduklarını anladığımızda bu stratejileri, mevcut anlayışlara dayanarak sürdürülebilir üretim için mutlak en iyi metoda her zaman varmamızı sağlayan tüm ilgili değişkenleri tartması ve hesaplaması için bir bilgisayara programlayabiliriz. Bu,  her ne kadar kulağa karmaşık gibi gelse de aslında abartılmış bir hesap makinesidir üstelik günümüz dünyasında bu tip çoklu değişkenli karar verme ve izleme sistemleri izole amaçlar için zaten kullanılmaktadır. Yapılacak olan sadece bir büyütme işlemidir. Yani artık elimizde sadece Kaynak Yönetim Sistemimiz değil bir de Üretim Yönetim Sistemi var. Her ikisi de etkinlik,  koruma ve güvenliği maksimize etmek için bilgisayar tarafından otomatikleştirilmiştir. Bilgisel gerçeklik şudur; insan aklı hatta bir grup insan izlenmesi gereken şeyi izleyememektedir. Bu işlem bilgisayarlar tarafından yapılmalıdır ve yapılabilir. Bu da bizi sonraki düzeye getirir Dağıtım. Burada hangi sürdürülebilirlik stratejileri mantıklı geliyor? Eh,  iki nokta arasındaki en kısa mesafenin düz bir hat olduğunu bildiğimize göreve nakliye araçlarını çalıştırmak için enerji gerektiğine göre daha az nakliye mesafesi daha randımanlıdır. Malların bir kıtada üretilmesi ve başka bir kıtaya nakledilmeler iancak söz konusu mallar hedef bölgede üretilemiyorsa mantıklıdır. Diğer türlü sadece israftır. Üretimi yerelleştirmeliyiz, böylece dağıtım basit hızlı olur ve en az miktarda enerji gerektirir. Buna “Coğrafi Yakınlık Stratejisi” diyoruz basitçe ister ham madde ister bitmiş tüketici ürünü olsunlar malların seyahatini azalttığımız anlamına geliyor. Elbette hangi malları naklettiğimizi ve nedenini bilmek de önemli olabilir. Bu da,  Talep kategorisi altına giriyor. Talep,  basit haliyle, insanların sağlıklı olmak ve yüksek yaşam kalitesi için ihtiyaç duyduklarıdır. Bedensel ihtiyaçlar hayatı sürdürecek gıda,  temiz su,  barınma gibi temel elementlerden insan ve toplum sağlığındaki önemli faktörler olan dinlenme ve hem kişisel hem sosyal hazzı sağlayacak sosyal ve eğlence amaçlı ürünlere kadar,  çok çeşitlidir. O zaman basit bir araştırma ele alalım. İnsanlar ihtiyaçlarını tarif eder, talep değerlendirilir ve üretim bu talebe göre başlar. Farklı ürünlere olan talebin derecesi doğal olarak bölgelere göre azalıp çoğalabilir ve değişkenlik gösterebilir. Talep fazlası üretim ve kıtlıktan kaçınmak için bir “Talep/Dağıtım İzleme Sistemi” yaratmalıyız. Tabii bu fikir yeni bir haber değil. Bugün bu sistem belli başlı bütün mağaza zincirlerin destoklarını idare etmek için kullanılıyor. Ancak bu kez,  takibi küresel bir boyutta yapıyoruz. Ama durun bir dakika.  Ürünlerin asıl kullanımını hesaba katmadıkça talebi tamamen anlamamıza imkan yok. Üretilen her şeyden herkese birer tane verilecek diye hesaplamak mantıklı ve sürdürülebilir midir?  Kullanımına bakmadan? Hayır.  Bu iyice savurganlık ve verimsiz olurdu. Bir kişinin bir ürüne ihtiyacı varsa ama bu ihtiyaç örneğin bir günde ortalama sadece dakikaysa bu kişilere o ürünü ihtiyacı süresince sağlamak ve diğerlerine ancak ihtiyaç duyduklarında sunmak çok daha verimli olurdu. Çoğumuz asıl istediğimizin ürünün kendisinin değil o ürünün amacı olduğunu unuturuz. Ürünün kendisinin aslında sadece sağladığı yarar kadar önemli olduğunu fark ettiğimizde” dıştan gelen kısıtlama” ya da bugünkü söyleyişle “mülkiyet” dediğimiz şeyin esasen ve ekonomik anlamda savurganlık ve çevresel olarak son derece mantıksız olduğunu görürüz. O zaman “Stratejik Erişim” denilen bir plana ihtiyacımız var. Bu bizim her ne zaman neye ihtiyaç duyulursa duyulsun nüfusun taleplerini karşılayabileceğimizden emin olduğumuz her neye ihtiyaç duyuyorlarsa, gerektiğinde ulaşmak için”Talep/Dağıtım Takip Sistemi”mizin vakfı olacak topluma yakın yerlerde konuçlandırılmış. . merkezi ve bölgesel erişim merkezleri her zaman önemlidir ve bir kişi basitçe gelip,  buradaki malzemeyi alıp işini gördükten sonragetirip yerine bırakacaktır günümüzde bir kütüphanenin çalışma şekli gibi. Doğrusu bu merkezler, bugün alışık olduğumuz yerel dükkânlar şeklinde var olamaz fakat alanında uzmanlaşmış merkezler,  bazı malların,  daha az tekrarlanan nakliyatla daha çok enerji tasarrufu yapılması amacıyla daha çok kullanıldığı özel alanlarda bulunabilirler ve bu Talep Takip Sistemini düzenli bir biçimde Üretim Yönetimine ve,  tabii ki,  Kaynak Yönetimini sistemimize bağlamak ve böylece sürdürülebilirliği sağlamak için sınırlıkaynaklarımızın bütünlüğünü güvence altına almayla başlayan ve en iyisini yarattığımızdan emin olana kadar devam eden her şeyi en zeki ve etkili bir biçimde dağıtırken en elverişli malları kullanmayı mümkün kılan ve sürekli güncellenen bir “küresel ekonomik yönetim bilgisayarı” yaratılacaktır. Bu sezgisel olarak bir çoğunun karşı olduğu depolama esaslı yaklaşımın benzersiz bir sonucu gezegenimizdeki insan varlılığının sürekliliğini anlatan tüm bu mantıklı, depolama ve verimlilik deneme işlemi muhtemelen insanlık tarihi boyunca hiç görülmemiş bir şeyi devreye sokacaktır. Bolluğa Erişim küresel nüfusun sadece bir kısmı için değil bütün insanoğlu için. Bu ekonomik model, sadece genellenmişti. Bu sorumlu,  insanoğlunu gözetenen etkili ve en sürdürülebilir yol olan ve bütün dünyanın kaynak yönetimi ve sürecini kapsayan sistem yaklaşımı şöyle isimlendirilebilir “KAYNAK BAZLI EKONOMİ”. Bu fikir ‘ler de
toplum mühendisi Jacque Fresco tarafından ortaya konmuştur. Jacque o zamanlar daha toplumun doğa ve kendisi ile çarpışma sürecinde olduğunu bu sürecin hiçbir seviyede sürdürülebilecek halde olmadığını ve eğer bir şeyler değişmez iseo ya da bu şekilde kendimizi yok edeceğimizi anlamıştı. Jacque,  söylediğin bütün bu şeyler bugünkü bilgilerimizle inşa edilebilir mi? Yoksa bugün bildiklerimize dayanarak tahminde mi bulunuyorsun? Hayır,  bunların hepsi bugünkü bilgilerimizle inşa edilebilir. Dünyanın yüzeyini değiştirmek yıl alacaktır. Dünyayı ikinci bir cennet bahçesine çevirmek. Seçim size ait. Nükleer silahlanma yarışının aptallığı silahların gelişimi sorunlarınızı bu siyasal partiyi ya da şu siyasal partiyi seçerek siyasal olarak çözmeye çalışmak ki tüm politik görüşler yolsuzluk içine dalmışlardır. Bırakın tekrar söyleyeyim komünizm,  sosyalizm,  faşizm demokratlar liberaller biz insanı özümsemek istiyoruz. İnsanoğlu için daha iyi bir hayata inanan tüm kuruluşlarZenci ya da Polonyalı sorunları yok Yahudi ya da Yunan problemleri yokya da kadın problemleri; ortada insan problemleri var! Kimseden korkmuyorum; kimse için çalışmıyorum;kimse beni kovamaz. Patronum yok. Bugün yaşadığımız toplumda yaşamaktan korkuyorum. Toplumumuz bu yetersizlikle durumunu devam ettiremez. yıl önce serbest girişimcilik sistemi harikaydı.  Bu onun son faydası oldu. Şimdi,  düşünme biçimimizi değiştirmek zorundayız yoksa yok olacağız. Toplumumuz gelecek hakkında yapılan korku filmlerindeki gibi olacakbu sistemin çalışmaması ve politikakorku filmlerinin bir parçası olacaktır. Bugünlerde pek çok insan analitik olması sebebiyle “soğuk bilim”terimini kullanıyor ve aslında analitiğin ne anlama geldiğini bile bilmiyor. Bilim,  dünyanın işleyiş yönüne yakın tahminler anlamına gelir. Yani aslında doğruyu söylüyor; gerçek şudur kibir bilim insanı insanlarla uzlaşmayı denemez. Onlar sadece bulgularının ne olduğundan bahsederler. Bütün her şeyi sorgulamak zorundadırlar ve eğer bazı bilim insanları belli dirençlere sahip materyalleri gösteren bir deneyle ortaya çıkarlarsa diğer bilim insanları da bu deneyi tekrarlamak ve aynı sonuçları elde etmek zorundadırlar. Eğer bir bilim insanı, matematik veya hesaplamalar soncunda bir uçağın kanadının belli bir ağırlığı kaldırabildiğini hissetse bile yinede kanadın üzerine zaman kırılacağını görmek için bir sürü kum torbası yığar ve sonra ‘görüyorsunuz benim hesaplamalarım doğru’ veya ‘doğru değil’ der. Ben bu sistemi çok seviyorum,  çünkü önyargıdan ve matematiğin bütün problemleri çözeceği düşüncesinden özgürdür. Matematiğinizi de ayrıca teste tabi tutmanız gerekir. Bence,  test edilebilecek her sistemteste tabi tutulmalıdır. Bütün kararlar araştırmalar sonucunda alınmalıdır. Kaynak Tabanlı Ekonomi basit olaraksosyal ilgiye uygulanmış ve şu anda dünyada hiç olmayan bilimsel bir yöntemdir. Toplum teknik bir icattır. İyileştirilmiş insan sağlığı fiziksel ürününün en etkili yöntemleri dağıtım,  şehir altyapısı ve benzeri bilim ve teknoloji alanında bulunur politika veya parasal ekonomide değil. Bu,  aynı sistematik şekilde işler, bir uçağı ele alalım bu uçağı inşa etmek için ne bir
Cumhuriyetçi nede bir Liberal yöntem vardır. Aynı biçimde,  doğanın kendisi bilimimizi kanıtlamak için kullandığımız fiziksel bir referanstır ve bizim çoğalan anlayışımızdan oluşan kurulmuş bir sistemdir. Hatta,  sizin bireysel olarak düşündüğünüz veya inandığınız şeyin doğruluğunu önemsemez. Daha doğrusu, size bir seçenek sunar ya onun doğal yasalarını
öğrenip onları kabullenirsiniz sağlık ve sürdürülebilirliği devamlı hale getirerek kendinizi buna göre idare edersiniz ya da mevcut duruma karşı gelerek boşa bir çaba harcarsınız. Şu anda ayağa kalkıp yanınızdaki duvar üzerinde yürüyebileceğinize ne kadar inandığınızın hiç bir önemi yoktur çünkü yerçekimi buna izin vermeyecektir. Eğer yemek yemezseniz ölürsünüz. Bebekken size bakılmazsa ölürsünüz. Kulağa ne kadar sevimsiz gelse de, doğa bir diktatörlüktür veya onu dinler ve onunla uyum içinde yaşarız,  ya da kaçınılmaz kötü sonuçlarına katlanmak zorunda kalırız. Dolayısıyla,  Kaynak Bazlı Ekonomi;tüm kararları optimize edilmiş insani ve çevresel sürdürülebilirliğe dayanan ve yaşamı destekleyen sabit bir anlayışlar bütününden başka bir şey değildir. Kaynak bazlı ekonomi;her insanın yine siyasi veya dini felsefesinden bağımsız şekilde deneysel “Hayat Alanı”nı paylaştığını hesaba katar. Bu yaklaşım içinde kültürel görecelik yoktur. Bu bir görüş meselesi değildir. İnsani ihtiyaçlar, insani ihtiyaçlardır ve bu ihtiyaçların; zihinsel,  fiziksel ve evrimsel sağlığımız için,  ayrıca zaten ürün devamlılığı için de erişilebilir olması elzemdir. Bu ihtiyaçlar; besleyici gıda ve temiz içme suyu gibi hayati gereksinimlere ek olarak güçlendirici ve dengeli bir beslenmeyi ve şiddetten uzak bir çevreyi de içermelidir. Kaynak Bazlı bir ekonomi mevcut kaynaklara dayalı bir ekonomi olacaktır. Temel yaşam gereksinimlerine erişim olmadan bir sürü insanı bir adaya getiremez,  veya ,  kişilik bir şehir inşa edemezsiniz Dolayısıyla,  “kapsamlı sistemler yaklaşımı” terimini kullanırken bahsettiğim şey; öncelikle alanın bir envanterini çıkarmak ve o alanın ne kadarlık bir ihtiyacı karşılayabileceğini belirlemek sadece mimari bir yaklaşımla değil sadece tasarımsal bir yaklaşımla değil insan yaşamını geliştirmek için ihtiyaç duyulan tüm gereksinimleri temel alan bir tasarımla yapılmasıdır; ve entegre olmuş düşünce şekli diyerek anlatmak istediğim de budur. Yiyecek,  giysi,  barınma, sıcaklık ve sevgi bütün bunlar insan için zorunludur ve eğer bir insanı bunların herhangi birinden yoksun bırakırsanız bu daha az işlerliği olan insan demektir. Biraz önce anlatıldığı gibi, Kaynak Bazlı Ekonomi’nin küresel esasa,  üretime ve dağıtıma dayalı sistemlerinin temeli ekonominin tüm alanlarında verimliliği ve sürdürülebilirliği garanti eden doğru ekonomi mekanizmaları veya “stratejilerileri”ne dayanmaktadır. Şimdi,  mantık çerçevesinde şekillendirdiğimiz düşünce dizisine devam edersek. Oluşturduğumuz denklemde, sırada ne var? Bunların hepsi hangi noktada gerçekleşecek? Kentler. Kentleşme çağdaş medeniyetin göstergesidir. Kentlerin rolü,  daha
fazla sosyal destek ve toplumsal etkileşim ile beraber hayatın gerekliliklerine erişimi sağlamaktır. Peki ideal bir kenti nasıl dizayn edeceğiz? Şekli ne olmalı? Kare?  Yamuk? Şeklin içinde ve etrafında sürekli hareket halinde olacağımızı düşünürsek kolaylık sağlaması için mesafeleri eşit uzaklıkta yapmak isteyebiliriz. İşte bu yüzden daire olmalı. Kentin içinde ne olmalı? Doğal olarak bir konut alanı, bir üretim alanı bir enerji üretim alanı ve bir de tarım alanına ihtiyacımız var. Ama insanlar aynı zamanda gelişen varlıklar bu nedenle kültür doğa,  eğlence ve eğitim
alanları da olmalı. O zaman şimdi güzel bir açık park da ekleyelim. Kültürel amaçlar ve sosyalleşme için bir eğlence/etkinlik alanı ve ayrıca eğitim ve araştırma tesisleri de olsun. Şeklimiz bir daire olduğundan bu fonksiyonların her birini, ulaşımı kolay olacak şekilde amacına yönelik ihtiyacı karşılayacak oranda yer tahsis ederek ve “Kemer”ler halinde yerleştirmek oldukça mantıklı görünüyor. Çok güzel. Simdi,  konunun detaylarına inersek. Öncelikle şehir organizmasının çekirdeğini, altyapısını ya da bağırsaklarını hesaba katmamız lazım. Bunlar su,  atık malzemeve enerji taşıma kanalları olurdu. Nasıl ki bugün şehirlerimizin altlarında su ve kanalizasyon şebekeleri vardır bu kanal konseptini, entegre atık geri dönüşüm ve dağıtım sistemine kadar genişletebiliriz. Postacı veya çöpçüye ihtiyaç kalmaz. Tam da içine inşa edilmiştir. Hatta,  otomatikleştirilmiş pnömatik tüpleri ve benzer teknolojileri kullanabiliriz. Aynısı ulaşım için de geçerlidir. Savurgan,  bağımsız arabalara olan ihtiyacı azaltacak, hatta ortadan kaldıracak stratejik ve entegre tasarımlar gereklidir. Sizi şehir içinde, yukarı ve aşağı dahil fiilen her yere,  hatta başka şehirlere götürebilen;elektrikli tramvaylar, taşıma bantlarıtransveyorlar ve manyetik/hızlı trenler. Tabii bir arabaya gerek duyulduğunda, güvenlik ve sağlamlık için uydu aracılığıyla otomatik yönlendirilmektedir. Esasen,  bu otomasyon teknolojisi faaliyete geçmiş durumda. Her yıl yaklaşık .  milyon kişi araba kazalarında ölmekte;yaklaşık milyon kişi ise yaralanmaktadır. Bu çok saçma ve böyle olması gerekmiyor. Etkin şehir tasarımı ve otomasyonlu şoförsüz arabalarla bu ölüm rakamları fiilen ortadan kaldırılabilir. Tarım. Bugün,  gelişigüzel bir biçimde yapılan, ilaçlama,  aşırı gübreleme ve diğer maliyet düşürücü endüstriyel uygulamalarımızla,
vücutlarımızın yüksek dozlarda zehirlenmesi bir yana, gezegenin ekilebilir alanlarının çoğunu başarılı bir şekilde yok etmiş bulunuyoruz. Aslında,  endüstriyel ve tarımsal kimyasal toksinler bugün itibariyle,  çocuklar da dahil, tüm insanlarda yapılan testlerde çıkmaktadır. İyi ki apaçık bir alternatif var Mevcut besin maddesi ve su kullanımını % oranında azaltacak olan topraksız su bazlı tarım ve hava bazlı tarım yöntemleri mevcut. Yiyecekler artık,  kapalı dikey çiftliklerde,  endüstriyel ölçekte organik olarak yetiştirebilecek. Böcek ilaçlarının ve hidrokarbongenel kullanım ihtiyacının fiilen ortadan kalkacağı katlı dönümlük arazilerde. Bu endüstriyel gıda yetiştirmenin geleceğidir. Etkili,  temiz ve bereketli. Dolayısıyla,  böylesine gelişmiş sistemler,  zamanda natıktan ve enerjiden
tasarruf ederek dışarıdan hiçbir şey ithal etmeye gereksinim duymadan bütün bir şehir nüfusu için gerekli gıdayı üretecek zirai sistemlerimizi kısmi olarak kapsayacaktır. Enerji ile ilgili konuşacak olursak enerji çarkı,  bir sistemler yaklaşımı ile verimli yenilenebilir kaynaklarımızdan, elektrik elde etmek için çalışacaktır. Özellikle rüzgar,  güneş,  jeotermal ve ısı farklılıkları ve eğer potansiyel su kaynaklarına yakınsa,  gelgit ve dalga gücü. Ara vermeyi önlemek için ve pozitif net enerji dönüşümünden emin olmak için bu kaynaklar,  fazla enerjiyi büyük süper kapasitörlerde yeraltında depolarken gerektiğinde birbirilerine güç vererek entegre bir sistem içinde işletilebilirler, dolayısıyla geriye hiç bir atık kalmaz. Bu şekilde,  sadece bir şehir değil,  belli yapılar da kendilerine bağımsız olarak güç sağlayacaklar ve fotovoltaik paneller,  yapısal basınç dönüştürücüleri,  ısı pilleri ve gelişim aşamasında olan diğer teknolojiler vasıtasıyla elektrik üreteceklerdir. Ama tabii ki,  bu şöyle bir soruyu akla getiriyor. Genel olarak,  bu teknoloji,  ve ürünler ilk aşamada nasıl yaratılacaklar? Bu bizi üretime getiriyor sanayi çarkı,  hastaneler ve benzerlerinden ayrı olarak fabrika,  üretimin merkezi olacaktır. Tamamıyla yerel olacak şekilde, tabii ki ham maddeleri küresel kaynak yönetim sistemi yoluyla elde edecek ve az önce tartışıldığı gibi talep şehir nüfusunun kendisi tarafından yapılacaktır. Üretim mekaniklerini göz önüne alırsak,  insanlık tarihinde çok yakın zamanlarda ortaya çıkan ve her şeyi değiştirme gayretinde olan yeni ve güçlü bir fenomeni tartışmamız gerekiyor. Buna makineleşme veya işçilik otomasyonu deniyor. Çevrenize şöyle bir bakarsanız günümüzde kullanmakta olduğumuz hemen hemen her şeyin otomatik olarak yapıldığını göreceksiniz. Ayakkabılarınız,  kıyafetleriniz, ev eşyalarınız,  arabanız ve diğerleri. Bunların hepsi makinelerle otomatik olarak üretilmişlerdir. Toplumun bu teknolojik ilerlemelerden etkilenmediğini
söyleyebilir miyiz? Tabii ki hayır. Bu sistemler gerçekten yeni yapılar ve yeni ihtiyaçlar yaratırlar ve diğer birçok şeyin hükmünü ortadan kaldırırlar. Bu demektir ki bizler gelişmeye devam ederken hızla yenilenen bir teknoloji kullanıyoruz. Yani,  tabii ki otomasyon devam edecek.  Sadece laf olsun diye teknolojileri durduramazsınız. Teknolojik işçilik otomasyonu, tarım devrimi ve sabanın bulunmasından ilk elektrikli makinenin icadına ve sanayi devriminden beri yaşamakta olduğumuz ileri elektronik ve bilgisayarın icadını da esas alan bilgi çağına kadar insanlık tarihinin en büyük sosyal değişimlerinin temelinde yer almaktadır. Bu günkü ileri üretim yöntemleri sayesinde makineleşme kendi kendine gelişmektedir. Geleneksel parçaları birleştirerek ürün tamamlama yönteminden uzaklaşarak bütün bir ürünü tek bir seferde üretebilen ileri bir yönteme geçmektedir. Mühendislerin bir çoğu gibi, ben de biyolojiden çok etkileniyorum. Çünkü biyoloji sıradışı mühendislik örnekleri ile doludur. Biyoloji,  kendini kopyalayan şeyleri incelemektir. Sahip olduğumuz en iyi Yaşam tanımıYine bir mühendis olarak, kendisinin aynılarını üretebilen makineler daima benim ilgimi çekmiştir. Rep Rap üç boyutlu bir yazıcıdır. Bilgisayarınıza bağladığınızda sadece iki boyutlu bir kağıt sayfası üzerine
baskı yapmak yerine gerçek,  fiziksel üç boyutlu objeler yapmaktadır. Bunda aslında yeni bir şey yok boyutlu yazıcılar yıldır piyasadalar. Rep Rap’in en büyük özelliklerinden biri,  kendi kendini kopyalayabilmesidir. Yani,  sizde bir adet varsa,  daha çıkarabileceği birçok güzel şey gibi bundan bir tane daha yapıp arkadaşınıza verebilirsiniz. En basit ev eşyalarınızın baskılarından tutun da bütün bir profesyonel araba çizimine kadar otomatik boyutlu baskılarını alabilir sanal dönüştürme işlemini yapabilir,  ev yapımı da dahil üretimin her alanında kullanabilirsiniz. Dış hat işçiliği aslında direkt olarak bilgisayarda hazırlanmış 3 boyutlu modelden alınan 3 boyutlu baskı adı verilen bir fabrikasyon teknolojisidir. Dış hat işçiliğini kullanarak yaklaşık …….cm² büyüklüğünde komple bir evi makine aracılığıyla bir günde inşa etmek mümkündür. İnsanların otomatikleştirilmiş inşaat işiyle ilgilenmesinin sebebi,  birçok fayda sağlamasıdır. Örneğin,  inşa işlemi oldukça emek gerektiren bir iştir ve aynı zamanda insanlara iş imkanı sağlar. Ayrıca bir takım sorunları ve karmaşıklıkları vardır. Örneğin,  en tehlikeli iş inşaat işçiliğidir. Tarımdan ve madencilikten bile kötüdür. Neredeyse bütün ülkelerde en yüksek seviyede öldürücüdür. Diğer bir mesele ise hafriyat. Amerika’daki ortalama bir evin ile ton arası hafriyatı vardır. Yani eğer inşaatın etkisine bakarsak ve sadece dünyadaki kullanılabilecek materyallerin yaklaşık…….. %’ının kullanıldığını biliyorsak,  olayın vahametini görürüz. Bunun anlamı büyük miktarda enerji ve kaynak sarfiyatı ve çevreye ciddi anlamda zarar vermektir. Evleri hala daha içinde bulunduğumuz teknolojiye rağmen çekiçle çiviyle tahtayla
yapmak gerçekten saçmalıktır. Fakat Birleşik Devletler’de en çok işçilik harcanan üretim kolu inşaattır. MIT yazarlarından ekonomist David Autor’un son zamanlarda yaptığı bir çalışma eski orta sınıfımızın yerinin otomasyonla doldurulduğuna dikkat çekiyordu. Oldukça basit,  günümüzde
kabaca her sektörde makineleşme insan emeğinden daha üretken,  daha hızlı ve verimli ve daha sürdürebilirdir. Makinelerin,  tatil yapmaya,  mola vermeye, sigortaya,  maaşa ihtiyacı yoktur ve her gün,  günde saat çalışabilirler. İnsan emeğiyle karşılaştırıldığında verim potansiyeli ve hatasızlık oranı kıyaslanamaz düzeydedir. Özetle; kendini tekrar eden insani iş gücü tüm dünyada kullanışsız,  eski moda bir hal almaktadır ki bugün çevrenizde gördüğünüz işsizliğin temel sebebi teknolojinin bu etkin evrimidir. Yeni sektörlerin her zaman işini kaybetmiş çalışanları işe alma eğilimleri sebebiyle adına “Teknolojik İşsizlik” diyebileceğimiz bu büyüyen olgu,  pazar ekonomistleri tarafından yıllarca görmezden gelinmiştir. Bugün hizmet sektörü bu alanda geriye kalan tek aktarma merkezidir ve en çok sanayileşmiş ülkelerle beraber Amerikan iş gücünün yüzde……… ‘ine iş
olanağı sağlamaktadır. Bununla beraber,  hizmet sektörü de otomatikleştirilmiş kiosklar otomatikleştirilmiş restoranlar ve hatta mağazalar ile gittikçe artanbir rekabet halindedir. Nihayet bugün ekonomistler yıllardır reddedilen şeyin doğruluğunu kabul etmektedirler. Ekonominin küresel anlamda sıkıntılı bir dönemden geçmesinin sonucu olarak ortaya çıkan işsizliği daha da kızıştıran olgu teknolojik istihdamla beraber ekonomik daralmanın etkileri arttıkça sanayilerin de buna bağlı olarak daha hızlı makineleşmesidir. Burada fark edilmeyen noktakar etmek adına makineleşme ne kadar hızlanırsao oranda da insanları işten çıkaracakları ve dolayısıyla kamunun alım gücünü aynı oranda düşürecekleridir. Bunun anlamı,  şirket üretimini çok daha ucuza mal ederken ürünler ne kadar ucuz olursa olsun bir şeyler almak için parası olan
insan sayısı gün geçtikçe azalacak demektir. Kısaca,  “gelir için iş gücü” oyununda yavaş yavaş sona gelinmektedir. Esasen bugün mevcut olan işlerden hangi işlere otomasyonun hemen uygulanabileceğini düşünürsek ortaya çıkacak sonuç dünya çapında iş gücünün…… %’inin hemen yarın makineleştirilebileceği olacaktır. Bu nedenledir ki Kaynak Bazlı Ekonomi’de. . parasal piyasa sistemi yoktur. Para diye bir şey yoktur çünkü buna ihtiyaç kalmamıştır. Kaynak Bazlı Ekonomi makineleşmenin verimliliğini takdir eder ve onu,  sunduğu imkanlar için kabul eder. Onunla bugün yaptığımız gibi savaşmaz. Neden?  Çünkü verimlilik ve sürdürülebilirlik açısından bunu yapmamak sorumsuzluk olur. Bu bizi şehir sistemimize geri getirir. Merkezinde,  sadece eğitim tesislerini ve ulaşım anahatlarını barındırmakla kalmayıp aynı zamanda şehrin teknik operasyonlarını yöneten ana bilgisayarları da içeren Merkez Kubbe vardır. Şehir aslında büyük bir otomatik makinedir. Enerji teminini,  üretimini,  dağıtımını mimari ve benzeri gelişimleri takip etmek içintüm teknik bölgelerde sensörleri vardır. Peki,  bu operasyonların hata veya bozulma durumunda denetim için insanlara ihtiyaç olur muydu? Büyük bir olasılıkla Evet. Ama bunların sayısı zamanla iyileştirmeler arttıkça,  azalacaktır. Bununla beraber, bugün itibarıyla hesapladığınızda bu işler için belki de şehir nüfusunun yüzde ‘üne ihtiyaç olurdu. Sizi temin ederim ki gerçekten size bakmak için ve her gün özel diktatörlere itaat etmenize gerek kalmaksızın refahınızı güvence altına almak için tasarlanmış bir ekonomik sistemde teknik olarak gereksiz ve sosyal olarak gayesiz bir işle uğraşmak zorunda olmadan ve çoğu zaman gerçekte var olmayan borçla boğuşarak ay başını getirmekte zorlanmadan yaşamak söz konusu olunca sizi temin ederim ki insanlar her yerde onlara özen gösterecek sistemi devam ettirmek ve geliştirmek için zamanlarını gönüllü olarak feda edeceklerdir. Bu “dürtü” mevzusu ile ilişkilendirdiğimizde ise genel bir sanı olarak eğer “yaşamak için çalışmak” konusunda dışarıdan gelen bir baskı yoksa insanların öylece oturup hiç bir şey yapmadan şişko,  tembel yağ tulumlarına dönüşeceği görüşü var. Bu saçmalıktır. Günümüzdeki çalışma sistemi gerçekte tembelliğin yaratıcısıdır çözümü değil. Çocukluğunuzu hatırlayın;hayat dolu,  anlayabilmek için,  yaratmak ve keşfetmek içinyeni şeylerle alakalı. Fakat zaman geçti ve sistem sizi nasıl para kazanılacağına
odaklanmaya itti. Erken eğitimden üniversite eğitimine kadar, zihnen sığlaştınız. Ortaya çıkan sadece bir dişlinin çarkları gibi bütün ürünleri tepedeki %’e yollayan yaratıklardır. Bugün bilimsel çalışmalar gösteriyor ki konu maharet ve yaratıcılığa geldiğinde maddi ödül insanları motive etmiyor. Bir şey yaratmanın kendisi zaten bir ödüldür. Para esasında yalnızca mükerrer,  sıradan eylemlerde bir teşvik işlevi görür ki az önce bunların makinelerce yapılabileceğini gösterdik. Mevzubahis yenilik getirme olduğunda parasal dürtünün,  insan zekasının esas kullanımında yaratıcı düşünceye bir ayak bağı olarak ona zarar verdiği ve değersizleştirdiği ispatlanmıştır. İşte bu durum,  Nikola Tesla Wright Kardeşler ve bunlar gibi dünyamıza büyük katkı sağlamış mucitlerinneden hiç bir parasal dürtü göstermediğini açıklayabilir. Para esasında hatalı bir dürtüdür ve sağladığı katkıya göre yüz kat daha fazla zarara yol açar. Günaydın sınıf.  Lütfen oturun. Yapmak istediğim ilk şey odayı dolaşmak ve herkese büyüdüklerinde ne olmak istediğini sormak. Kim başlamak ister? Peki,  Ya sen Sarah? Büyüdüğümde annem gibi McDonalds’da çalışmak istiyorum. Aa,  aile geleneği ha? Ya sen,  Linda? Büyüdüğümde New York şehrinin sokaklarında bir fahişe olacağım!Aa,  göz kamaştırıcı kız seni!Çok ihtiraslı. Ya sen,  Tommy? Büyüdüğümde zenginseçkin bir işadamı olacağım New York borsasında çalışıp batan yabancı ekonomilerden kar sağlayacağım. Girişimci ve biraz çok kültürlülük ilgisi görmek çok iyi![Kültürün Mağdurları]Önceden belirtildiği gibi, kaynak tabanlı bir ekonomi bilimsel yöntemi toplumsal endişelere göre uygular ve bu yalnızca teknik yeterlilikle sınırlı değildir. Ayrıca doğrudan insansal ve toplumsal iyiliği ve bunu kapsayan şeyleri de göz önünde tutar. Barış ve mutluluk içinde birlikte varolmayı sağlayamayan bir toplumsal düzenin ne yararı var ki öyleyse şunu belirtmek gerekir ki, para sisteminin kaldırılması ve hayati gereklilikleri sağlamakla suç işleme oranında küresel olarak neredeyse %’lik bir azalma görebiliriz çünkü çalacak,  zimmete geçirecek,
dolandıracak veya benzer şeyler yoktur. Günümüzde hapishanelerdeki
tüm insanların……. %’i paraya bağlı suçlardan ve uyuşturucu kullanımından dolayı oradalar ve uyuşturucu kullanımı suç değil,  bir bozukluk. Peki ya diğer %? gerçek şiddet bazen bazılarına öyle görünür ki şiddetli olmak,  şiddetli olmak içindir onlar sadece “kötü” insanlar mıdır? İnsanların şiddete eğilimini ahlaki değerlerle yargılamanın gerçek bir zaman kaybı olduğunu düşünmemin sebebi,  bunun;şiddetin ne sebeplerini anlamamıza,  ne de engellememize bir nebze bile yardımcı olmaması. İnsanlar bazen suçluları
“affetmeye” inanıp inanmadığımı sorar. Buna cevabım şöyle”Mahkum etmeye ne kadar inanıyorsa mahvetmeye de o kadar inanıyorum”. Biz toplum olarak,  ne zaman şiddeti çözümleme konusunu ahlaki bir “günah” gibi değil de kamu sağlığını veya önleyici tıp alanını tehdit eden bir sorun gibi görmeye başlarsak ne zaman kendi bakış açılarımızı ve değerlerimizi değiştirirsek işte o zaman, şu anda yaptığımızın aksine şiddet seviyesini arttırmak yerine azaltma konusunda başarılı oluruz. Ne kadar adalet ararsan, o kadar canın yanar çünkü adalet diye bir şey yoktur. Dışarıda ne varsa o vardır.  O kadar. Başka bir değişle,  eğer insanlar ırkçı yobazlar olmaya şartlandırılmışsa eğer bunu savunan bir çevrede büyümüşlerse neden bunun için bireyi suçluyorsunuz ki? Onlar bir alt kültürün kurbanları. Bu yüzden yardıma ihtiyaçları var. İşin ana fikri,  sapkın davranışlar doğuran ortamı baştan tasarlamamız gerektiğidir. Asıl sorun budur. Çözüm birisini hapse atmak değil. Bu yüzden; yargıçlar  avukatlar özgür irade ve bunun gibi kavramlar tehlikelidir,  çünkü sizi yanlış bilgilendirir. O insan “kötü” veya o insan bir “seri katil”. Seri katiller yaratılır. Tıpkı askerlerin makineli tüfekleriyle birer seri katile dönüşmeleri gibi. Ölüm makinelerine dönüşürler ama “doğal olan” bu olduğu için,  hiç kimse onlara bir katil veya suikastçı gözüyle bakmaz. Bu durumda insanları suçlarız” Bu adam Nazi, Yahudilere zulüm yaptı” deriz. Hayır,  o Yahudilere zulüm yapmak üzere yetiştirilmişti. İnsanların birer kişisel tercihleri olduğunu ve bu tercihleri yapmakta özgür olduklarını doğru kabul ediyorsanız;özgür tercih demekhiç bir etki altında kalmadan demek ve ben bunu hiç anlayamıyorum. Hepimiz tüm tercihlerimizde içinde yaşadığımız kültürün,  anababamızın ve baskın değerlerin etkisinde kalıyoruz. Öyleyse bizler etkileniyoruz;yani özgür tercih yoktur. Dünya üzerindeki en üstün ülke hangisidir?  Doğru cevap “Bütün dünyayı gezmedim, o yüzden bu soruyu cevaplamak için değişik kültürler hakkında yeterli bilgim yok. “Bu şekilde konuşan birini tanımıyorum. Köklü Amerika Birleşik Devletleri dünyanın en üstün devletidir diyorlar. Hiç bir araştırma yok “Hindistan’a gittiniz mi?  Hayır. İngiltere’ye gittiniz mi ? Hayır. Fransa’ya gittiniz mi ? Hayır. Öyleyse neden ortaya varsayım atıyorsunuz? Cevaplayamazlar. Sizin tavrınıza çıldırırlar. “Allahın cezası,
sen de kimsin kibana ne düşüneceğimi söylüyorsun” derler. Biliyorsunuz Unutmayın Saptırılmış insanlarla konuşuyorsunuz. Onlar cevaplardan sorumlu değillerdir onlar kültürlerinin kurbanıdır ve bu onlar kültürlerinin
etkisi altındadır demektir. Bölüm IV Yükseliş Kaynak Bazlı Ekonomiyi dikkate aldığımızda şunun gibi bir takım tartışmalar ortaya çıkaca Hop!Hop! Hey!Şimdi dur bir dakika orada bakalım! Evet? Ben bunu biliyorum.
Buna Marksizm derler dostum. Stalin bu tür düşünceler yüzünden ” Milyar” insanı öldürdü. Babam Gulag’ta öldü. Komünist! Faşist!Amerika’yı sevmiyorsan,  terk et!Pekala,  herkes sakin olsun. Yeni Dünya Düzeni’ne Ölüm!Yeni Dünya Düzeni’ne Ölüm!”Seyircinin mantıksızlığı büyüdükçe şok içinde ve şaşkın anlatıcı aniden ölümcül bir kalp krizi geçirdi. “Böylece bu komünist propaganda filmi son buldu.

[Sistemde Hata][Yedekleme Başlatıldı Geri Yüklendi]

Fakat biliyorsun,  bu tarz bir şeyi ‘beyin takımı’ durumundaki insanlara söyledim. .Bilirsin bunlar Roma Kulübü tarzları ve daha ilerisi”Marksist!” dediler. Ne?  Marksist?  Bu da nereden çıktı? Bu ikona sahipler fakat tutunmaya çalıştıkları şeyKutsal Kase’leri ve bu çok kolay olanı, biliyorsunuz. İnsanlar bana Sosyalist,  Komünist ya da Kapitalist mi olduğumu soruyorlar. Ben de bu yukarıdakilerin hiçbiri değilim diyorum.  Sizce insanlar neden tek seçeneğin bunlar olduğunu düşünüyorlar? Bütün politik yapılar yazarlar tarafından oluşturulmuştur ki bu yazarlar yaşadığımız gezegende sonsuz kaynaklar olduğunu varsayıyorlardı. Bu politik filozoflardan biri bile herhangi bir şeyde kıtlık olabileceği ile ilgili kafa patlatmamış. Komünizm,  sosyalizm,  serbest piyasa ve faşizmin,  sosyal evrimin bir parçası olduğuna inanıyorum. Bir kültürden diğer bir kültüre dev bir adım atamazsınız ara sistemler vardır. Herhangi bir “izm” den önce, bir yaşam zeminimiz vardı ve bu yaşam zemini biraz önce tarif ettiğim gibi gereken bütün koşullar yani bir sonraki nefesinizi almanız ve aldığınız nefesi içtiğiniz suyu, elde ettiğiniz güvenliği erişebildiğiniz eğitimi içerir;bütün bunlar paylaştığımız ve kullandığımız şeyler kikimse bunlar olmadan, hiçbir kültürde yaşayamaz. Öyleyse Yaşam Sahası’na geri dönmeliyiz ve yaşam alanı artık herhangi “bir şeyizm” değil. O artık “yaşam değer analizi”. [Sınırın Ötesi]Şu,  basit bir tarihsel gerçektir ki;herhangi bir toplumdaki baskın entelektüel kültür,  o toplumdaki baskın sınıfın menfaatlerini yansıtır. Köleliğin olduğu bir toplumda insana ve insan haklarına yönelik inançlar doğal olarak köle sahiplerinin ihtiyaçlarını yansıtacaktır. Yine benzer şekilde bazı bireylerin başka bireylerin hayatlarından ve emeklerinden elde ettiği menfaate ve onları kontrol etme gücüne dayanan bir toplum yapısında dabaskın entelektüel kültürbaskın grubun ihtiyaçlarını yansıtacaktır. O halde,  daha geniş çaplı bakarsanız;psikolojiye,  sosyolojiye,  tarihe siyasal ekonomiye ve siyaset bilimine sinmiş olan temel fikirler aslında seçkin bir kesimin menfaatlerini yansıtmaktadır ve bunu gereğinden fazla sorgulayan akademisyenler kenara itilmeye çalışılmış veya bir nevi “radikal” kişiler olarak görülmüşlerdir. Bir kültürün hakim değerleri o kültür tarafından ödüllendirileni destekleme ve sürdürme eğilimindedir. Başarı ve statünün,  sosyal katkılarla değil maddi zenginlikle ölçüldüğü bir toplumda da dünyamızın bu gün neden bu halde
olduğunu anlamak çok kolaydır. Şu anda,  öncelikli olmaları gereken kişisel ve toplumsal huzurun suni zenginlik ve sınırsız büyüme gibi zararlı kavramlar karşısında ikinci plana atıldığı tamamen tabiata aykırı bir değerlendirme sistemi bozukluğuyla karşı karşıyayız. Şimdi,  bu bozukluk bir virüs gibi; hükümetlerin basının eğlence dünyasının ve hatta eğitim sistemininher hücresine işlemektedir. Kendi bünyesinde onlara karşı gelecek her şeye karşı koruma mekanizmaları oluşturulmuştur. Paraya Dayalı Ekonomi inancının müritleri Statüko’nun gönüllü muhafızları inançlarıyla çelişebilecek her türlü düşünce formundan kaçınmak için sürekli uğraşırlar. Bunların en yaygınları Tasarlanmış İkili Dengeler’dir. Cumhuriyetçi değilseniz, kesin Demokratsınızdır. Hıristiyan değilseniz,
belki de Satanistsinizdir. Eğer toplumun büyük ilerleme kaydedeceğine inanıyorsanız belki de,  bilmiyorum herkesi düşünüyor olabilir misiniz? o zaman “Ütopyacı”sınız sadece. Bütün bunların en sinsice olanı Eğer “serbestekonomi” taraftarı değil seniz özgürlüğün kendisine karşısınız demektir. Ben özgürlüğe inanıyorum! Özgürlük kelimesini her duyduğunuzda söylendiği her yerde ya da “hükümet karşıtları” lafının söylendiği her yerde bunun deşifresi Gizli para sahiplerinin parayı daha da çok paraya çevirmesinin engellenmesi. Budur yani.  Söyledikleri diğer her şey”İnsanlar için daha çok ticarete ihtiyacımız var. “”Zorbalığa karşı özgürlük bu”, ve böyle sürer gider. Bunu her gördüğünüzde asıl anlamını çözebilirsiniz ve sanırım her duyduğunuzda birebir ilişkilendireceksiniz. Bunu bir anlamda şöyle tanımlayabiliriz. Bir Sözdizimi.  Anlayış ve değerleri yönetmeye yönelik bir sözdizimi. Yani,  kendi bildikleri dışında
bu sözdizimi onları yönetir çıkıp “aa ben bunu demek istememiştim!” diyebilirler. Ama aslında yaptıkları aynen budur. Örneğin,  bir dili konuşursunuz ve o dilin bir dilbilgisi,  grameri vardırama o dilbilgisi kurallarını birebir bilmezsiniz. Buna ben “Yönetici Değer Dizimi” diyorum önemini gösteriyor bunun.  Yani,  onlar her seferinde şu kelimeleri kullandığında “hükümet karşıtlığı”,  “özgürlük eksikliği”,  “özgürlük”veya ‘ilerleme’ ya da ‘gelişme’ bunların hepsinin şifresini çözüp ne anlama geldiğini anlarsınız. Tabii ki “özgürlük” kelimesinin”demokrasi” denen şey ileaynı cümle içerisinde yer alma eğilimi vardır. Bu gün insanların sistemimizin doğasında her şeyi satılık olarak sunduğunu unutup devletlerinin yaptığı şeylerden gerçekten etkilenmiş olduklarına inanmış görünmeleri oldukça ilgi çekicidir. Geçerli tek oy paranın oyudur ve herhangi bir eylemcinin ahlak ve sorumluluk diyene kadar bağırdığının hiç bir önemi yoktur. Bir pazar sisteminde,  her politikacı,  her yasa ve buna bağlı olarak her hükümet satılıktır. de başlayan trilyon dolarlık banka kurtarma paketi bile gerçekte topluma yardım etmek adına hiç bir şey yapmayan ve yarın sorgusuz sualsiz ortadan kaldırılabilecek bir sürü kuruma gitmek yerine küresel enerji alt yapısını tamamen yenilenebilir yöntemlerle değiştirebilecek miktardadır. Politika ve politikacıların toplum saadeti için var olduğu şeklindeki kör şartlanma hala devam etmektedir. Aslında,  politika pazar sistemi içinde diğerlerinden farklı olmayan ticari bir iştir ve her şeyden önce kendi çıkarlarını gözetirler. Ben gerçekten,  dürüstçe, politik faaliyetlere asla inanmam. Bana göre sistem istediği şekilde daralır ve genişler. Bu değişiklikleri düzenler. Bana göre sivil haklar hareketi bir düzen olarak ülkenin sahipleri ile aynı safta yer almaktadır. Bana göre onlar,  kendi çıkarlarının nerede yalan söylediklerinin bilincindeler;belli bir noktaya kadar özgürlüğün iyi göründüğünü biliyorlar ve özgürlük hilesi bu insanlara her yıl bir oy kullanma günü veriyorbu şekilde onlar manasız bir seçim yanılgısına kapılıyorlar. Hiçbir anlamı olmayan seçim; köleler gibi gider ve deriz ki”A,  ben Oy Verdim. ” Bu ülkedeki tartışma sınırları daha tartışma başlamadan önce belirlenmiştir ve diğer herkesin marjinalleştirilmiş ve komünist ya da bir çeşit sadakatsiz”deli” olarak görülmesi sağlanmış işte şimdi yeni kelimemiz “komplo”. Görüyorsunuz yaptıklarını. Öyle bir şey ki bu bir dakikalığına bile kafa yormamalı. Bu güçlü insanlar bir araya gelip bir plan yapmış olabilirler!Olamaz! Sen “delisin!”.  “Komplo meraklısısın!”Bu sistemin bütün savunma mekanizmaları tekrar tekrar bu ikili ile gelir. Birinci fikir şöyledir Bu sistem bu gezegende bugüne kadar gördüğümüz gelişimin bir “sebebidir”. Hayır. Temelde iki ana neden vardır; bunlar bugün gördüğümüz artan sözüm ona “zenginlik” ve nüfus artışını yaratmıştır. Bir üretim teknolojisinin giderek artan gelişimi;dolayısıyla bilimsel beceri. İki Hidrokarbon enerjinin bolluğunun keşfi bu da günümüzde tüm sosyoekonomik sistemin temelidir. Serbest Piyasa/Kapitalist/Parasal Piyasa Sistemi artık her ne demek isterseniz çarpık bir teşvik sistemi ile ortaya çıkan dalgaların hüküm sürmesi ve gelişigüzel,  kabaca,  eşit olmayan bir yararlanma metodu ve bunların dağıtılması dışında hiçbir şey yapmadı. İkinci savunma ise yıllar süren propagandanın ürettiğikavgacı sosyal bir önyargıdır. Bu propaganda kendi dışındaki tüm sosyal sistemleri”despotluğa” giden bir yol olarak görür. Sık sık Stalin,  Mao, Hitler’in adını anarak ve onların yarattıkları ölü sayısını söyleyerek. Yani,  bu adamlar ne kadar despot olurlarsa olsunlar ölümsüzleştirdikleri toplumsal yaklaşımlarını da sayarsak iş ölüm oyununa gelince iş insanların sistematik olarak her gün toplu katliamına gelince Tarihte hiçbir şey bugün bize yapılanla karşılaştırılamaz. Kıtlık en azından son yüzyıllık tarihimiz boyunca yiyecek eksikliğinden dolayı olmadı. Kıtlığa göreceli yoksulluk sebep oldu. Ekonomik kaynaklar öyle haksızca dağıtılmıştır kiyoksul insanların,  ödeme imkanları olmuş olsa bile piyasada bulunabilecek olan gıdalarıresmen alacak paraları yoktur. Bu,  Yapısal Şiddete bir örnek olurdu. Başka bir örnek Afrika’da ve diğer bölgelerdeki ben özellikle Afrika’ya odaklanmak istiyorumon milyonlarca insan AIDS’ten ölüyor. Neden ölüyorlar? AIDS’in tedavisini bilmediğimiz için değil. Zengin ülkelerde durumu gayet de iyiye gideniyileşen milyonlarca insan var,  çünkü hastalığı tedavi edecek ilaçlara sahipler. Afrika’da AIDS’ten ölen insanlar HIV virüsünden dolayı ölmüyorlar;ölüyorlar çünkü onları hayatta tutacak ilaçları satın alacak paraları yok. Gandhi bunu gördü ve dedi ki”Şiddetin en ölümcül biçimi yoksulluktur. “Bu kesinlikle doğrudur. Yoksulluk,  tarihteki bütün savaşlarda ölenlerden çok daha fazla insan öldürür tarihteki bütün cinayetlerden daha fazla bütün intiharlardan daha fazla. Yapısal Şiddet,  yalnızca bir araya getirilmiş tüm davranışsal şiddetten daha fazla insan öldürmekle kalmaz. Yapısal Şiddet aynı zamanda davranışsal şiddetin de ana sebebidir.

Zirvenin Ötesinde

Petrol,  uygarlık abidesinin her döneminde vardır ve uygarlığın da temelidir. Sanayileşmiş dünyada, yediğimiz her kaloridekalorilik bir hidrokarbon petrol ve doğalgaz enerjisi vardır. Suni gübreler doğalgazdan elde edilir. Tarım ilaçları petrolden elde edilir. Hasat kaldırmak toprağı sulamak tarlayı sürmek ekmek ürünü paketlemek nakliye etmek içinpetrolle çalışan makineler kullanırız. Gıdaları yine petrolden yapılan plastikle paketleriz.  Bütün plastik ürünleri petroldür. Her bir otomobil lastiğinde galon petrol vardır. Petrol her yerdedir;her yerde her zaman bulunabilir. Yine petrol sayesinde bugün dünyada milyarveya nerdeyse milyar insan yaşamaktadır. Bu ucuz ve kolay enerjiye ulaşım fikrinin ortaya çıkışı ki bu durum aslında milyarlarca kölenin saat çalışması anlamına gelir geçtiğimiz yüzyılda dünyayı köklü bir şekilde değiştirdi ve nüfus kat arttı. Fakat,  yılına gelindiğinde petrol rezervleri,  şu anki yaşam koşullarında şimdiki nüfusun yarısından daha da az bir kısmına ancak yeter hale gelecek. Yani,  farklı yaşamak için gerekli olan uyum tarifesi muazzam. Dünya şu anda çıkarılan varil petrol başına varil kullanıyor. Beş yıl önce çıkarılan her bir varil başına varil kullanılıyordu. Bundan yıl sonra ise çıkarılan varil başınavaril kullanılıyor olacak. Beni rahatsız eden şey dünya devletlerinin ve sanayi liderlerinin buna yönelik kayda değer bir çabalarının olmaması. Elimizde rüzgar enerjisini artırmaya ve belki Gelgitin gücünü kullanmaya yönelik sözüm ona birtakım teşebbüsler var arabalarımızı birazcık daha verimli yapmaya yönelik girişimlerimiz varama görünürlerde gerçek bir devrime benzeyen herhangi bir şey yok. Bunların hepsi oldukça küçük çaplı ve bana göre oldukça da ürkütücü şeyler. Üstelik söylediklerimize pek de değer vermeyen bu ekonomi uzmanlarının etkisi altında yönetilen devletler geçmişi yeniden yaratma umuduyla refahı geri getirmek için tüketimciliği
tetiklemeye çalışıyorlar. Herhangi bir teminat vermeksizin daha da fazla para basıyorlar. Dolayısıyla,  eğer ekonomi iyileşir ve düzelirse ve şu meşhur büyüme yeniden gerçekleşirse bu sadece kısa süreli bir durum olacaktır çünkü yıllarla değil aylarla ölçülecek kadar kısa bir sürenin sonunda yeniden stok engeline takılacaktır;yeniden bir fiyat fırlaması olacaktır ve daha da şiddetli bir ekonomik bunalım yaşanacaktır. Dolayısıyla bence çılgın bir kısır döngüye giriyoruz. O halde ekonomik büyüme yükselişteyken bir anda fiyatlar fırlar ve her şey bir anda durur.  İşte bulunduğumuz nokta budur. Sonra yeniden yükselişe geçer ancak bu sefer öyle bir noktadayızdır ki artık ucuz enerji üretimine olanak kalmamıştır. Zirvede,  petrol üretiminin alt yamacındayız. Dipten daha fazla ve daha hızlı çıkmanın hiç bir yolu yok. Bu da bir şeylerin kapatılması,  petrol fiyatlarının düşmesi demek. ‘da bu oldu fakat sonra “iyileşme” olarak petrol fiyatları geri dönmeye başladı. Son zamanlarda bir varili dolar civarında asılı duruyor ve bizim gördüğümüz şimdi bir varili Dolar olsa bilefinansal ve ekonomik çöküş ile birlikte insanlar almakta zorlanıyorlar. Dünyadaki petrol üretimi şu anda günlük milyon varil civarındadır. On yıl sonra kabaca günlük milyon varil bile çıkarılamayacak. Böyle bir talebin yüzde ‘ini bile karşılayacak bir şey yok. Eğer hızlıca bir şeyler yapmazsak çok büyük bir enerji açığı olacak. Bence en büyük hata on yıl içinde ya da daha erken sürdürebilir enerji formlarını geliştirmek için düzenli çalışma gerektiğinin farkına varıp kabullenmemektir. Bence bu torunlarımızın geriye dönüp baktığında inanamayacakları bir şeydir. “Siz insanlar,  sınırlı madde ile idare ettiğinizi biliyordunuz. Nasıl oldu da ekonominizi yok olmak üzere olan bir şeyin üstüne kurabildiniz? ” diyecekler. Tarihinde ilk defa insanoğlu bugün yaşamsal sistemin merkezindeki ana kaynağın azalması ile yüz yüze geldi ve bütün bunların can alıcı noktası petrol her gün biraz daha yok olup giderken ekonomik sistemin hala körü körünebu kanserli büyüme modelini zorlayacak olmasıdır. Böylece insanlar gidip iş ve gayri safi milli hasıla yaratmak için daha fazla benzinle çalışan araba alacaklar yıkılma ve düşüş Hidrokarbon ekonomi fikrinin ortadan kaldırılması için çözümler var mı? Tabii ki. Fakat bu değişiklikleri başarmak için ihtiyaç duyulan yol gereken Piyasa Sistem Protokolleri yoluyla açıklamak olmayacaktır. Yeni çözümler sadece kar Mekanizması yoluyla uygulanabilir. İnsanlar yenilenebilir enerjiye yatırım yapmıyorlar çünkü yenilenebilir enerjide, ne kısa,  ne de uzun vadede para yoktur. Bu yatırımın yapılabilmesi için gerekli olan taahhüt ise ancak ciddi sermaye kaybı olması halinde gerçekleşebilir. Dolayısıyla,  parasal teşvik yoktur ve bu sistemde parasal teşvik yoksa,  işler yürümez ve bütün bunların üstüne,
yükselen petrol fiyatları bugün daha da hız kazanmış olan çevresel sosyal tren kazasının yüzeye çıkan birçok sonucundan sadece bir tanesidir. Diğer inişe geçenler arasında varoluşumuzun temel yapıtaşı Temiz Su dahil hali hazırda günümüzde.Milyar insan için kıtlıklar baş göstermektedir ve bu kıtlıklar yılında  milyar insana ulaşacak şekilde artmaktadır. Gıda Üretimi insanların gıda üretiminin ……% , ‘sini oluşturan tarıma elverişli arazilerin harap edilmesi,  yeniden ekilmesinden kat daha hızlı olmaktadır ve son yılda tarıma elverişli arazilerin% ‘u verimsiz hale gelmiştir. Hidrokarbonların,  bugün ziraatın belkemiği olmasından bahsetmiyoruz bile ve onun inişe geçmesi ile gıda arzı da inişe geçecektir. Mevcut tüketim koşullarımızda sahip olunan kaynaklar göz önüne alındığında; bu tüketim oranlarımızla devam edebilmek için,  yılında tane gezegene ihtiyaç duyacağız. Yaşamı destekleyen biyodeğişkenliğin sürekli yok edilmesi sonucu dünya çapında çevresel dengesizliğe ve nesil tükenmesine sebebiyet veriyor olmamız da cabası. Bütün bu çöküşler söz konusuyken bir de katlanarak artan bir nüfusumuz var kiyılında bu gezegendeki insan sayısımilyardan fazla olabilir. yılında böyle bir talebi karşılamak içinsadece enerji üretiminde %’lük bir artış gerekecektir. Yine para,  faaliyeti başlatan tek şey olduğu için ziraat suyunu yönlendirme,  enerji üretimive benzeri konularda devrim yapmak için gerekli büyük çaptaki değişimlerin altından maddi olarak kalkabilecek herhangi bir ülke olmasını bekleyebilir miyiz? Küresel borç piramidi komplosu dünyanın tamamını yavaş yavaş kaplarken etrafınızda gördüğünüz işsizliğin teknolojik işsizliğin doğasından dolayı normal karşılanmaya başladığı gerçeğinden bahsetmeye gerek bile yok. İşler geri gelmiyor. Son olarak,  geniş bir sosyal bakış açısı. ‘ten ‘a,  bu sistemden dolayı gezegendeki kıtlık ikiye katlandı ve şu an ki durumda gerçekten,  bu oranın daha fazla katlanmasından başka bir şey göreceğimizi mi sanıyorsunuz? Daha fazla acı ve daha büyük bir kitlesel kıtlık?

Başlangıç

Düzelme olmayacak. Bu sonunda bir gün içinden çıkabileceğimiz uzun bir kriz değil. Bence,  ekonomik çöküşün bir sonraki devresinde görülecek olan,  büyük bir iç huzursuzluk. Birleşik Devletler parası kalmadığı için işsizlikçeklerini ödeyemediğinde her şey kötü gitmeye başladığında veve insanlar seçtikleri liderlere olan güvenlerini kaybettiklerinde,  değişim isteyecekler. İşleyiş süresince birbirimizi öldürmez ya da çevremizi yok etmezsek korkarım ki,  geri dönüşü olmayacak bir noktada son bulacağız. . ve bu beni son derece rahatsız ediyor. Bu durumu engellemek için elimizden geleni yapıyoruz. İnsan hayatının,  muhteşem bir değişimin eşiğinde olduğu apaçık. Şu anda yüzleştiğimiz, son yüzyılda bilinenen esaslı en temel değişim. Bu gezegendeki ekonomi ve kaynaklar arasında bir bağlantı olmalı bu kaynaklar tabii ki de, tüm hayvanlar ve gezegendeki yaşam;okyanusların sağlığı ve diğer her şey. Bu bir parasal paradigma,  ve öyle ki;son insanı da öldürene kadar rahat durmayacak. “Egemenler” gücü ellerinde tutmak için ellerinden geleni yapacaktır ve bunu aklınızdan çıkarmamalısınız. Orduları,  donanmaları, yalanları ve kullanmaları gereken her şeyi güçlerini korumak için kullanacaklardır. Pes etmek üzere değiller çünkü kendi türlerini sürekli kılacak başka bir sistem bilmiyorlar.

[New York’tan canlı yayın][Küresel Protestolar Dünya Ekonomisini durdurdu][Londra’dan canlı yayın][Çin’den canlı yayın][Güney Afrika’dan canlı yayın][İspanya’dan canlı yayın][Rusya’dan canlı yayın][Kanada’dan canlı yayın][Suudi Arabistan’dan canlı yayın][Batıdaki Suç Oranları Fırladı][BM Küresel Acil Durum ilan etti][Küresel İşsizlik Oranı %’lere ulaştı][Dünya Savaşı Korkusu Sürüyor][Borç Batakları şimdi gıda kıtlığı yaratıyor][Geri Al]Benzeri görülmemiş protestolar devam ederken her hangi bir şiddet olayı bildirilmemiştir. Görünen o ki,  dünya üzerindeki bütün banka hesaplarından trilyon dolarlara denk düşen para sistemli bir şekilde çekiliyor ve merkez bankalarının önlerinde sırayla boşaltılıyor.

Kişiler Arası İlişkilerin İmaginative Evocation Teknikleri

Amaç

Bu tekniğin amacı, hastanın diğer insanlara karşı doğru iç tavrı (inner attitude) elde etmesini ve diğerlerine karşı gereken davranışları başarılı şekilde yapabilmesini sağlamaktır. Bu iki aşamada mümkün olabilir: Birincisi, doğru iç tavrın serbest hareket etmesini engelleyen bilinçdışı ve bilinci yerinde ? (conscious) engelleri yok etmek. Bu, sadece diğerlerine karşı istenen tavrın gelişmesini değil kendisine karşı da istenen davranışların gelişmesini içerir. İkinci aşama ise, diğer insanlar arası ilişkilerde kolaylığın kademe kademe geliştirilmesidir.

Mantık

Birinci aşamanın mantığı; catharsis tekniğinin dayandığı engellerin yok edilmesi, başka bir deyişle hem bilinçdışında hem de bilinçte var olan duygusal charges’ların dış ifadesiyle yok edilmesi gibi engellerin yok edilmesidir. Bu, basit bir catharsis den daha fazlasını gerektirebilir, yani negatif duyguların vb. anlaşılması

İkinci aşamanın mantığı ise: imaginative visualization’ın yaratıcı etkileri ve pozitif hayallerin çağrılmasıdır. Bunlar “modeli” yaratır ve başarılı eylem için dürtüleri harekete geçirir.

Prosedür

Prosedür, en basit olaylardan birine uygulanan eylem içerisindeki tekniğinin gerçek tanımlanmasıyla, başka bir deyişle zor görünen, korku ve endişe uyandıran eylemin gerçekleşebilmesini mümkün kılmak ve ya bunu hazırlamakla en iyi açıklanabilir.

İlk adım, hastaya gerçekleşmiş bir eylemin, mümkün olduğu kadar gerçek ve detaylı, sözlü bir tanımını vermesini sormak. Okulla ilgili sözlü sınavının bir örneğini ele alalım: öğrenciye sınavın yapılacağı binayı ve odayı tasvir etmesi, sınav yapan hoca, sınavın konusu, sorulabilecek olası sorular vb. hakkında mümkün olduğu kadar fazla detay vermesi sorulur.

Hastaya, tasviri yaptıktan sonra kanepede rahat edebileceği bir şekilde uzanması sorulur. Terapistin yardımıyla bir rahatlama egzersizi verilir (sayfa 223’ de verildiği gibi). Belli bir rahatlama derecesine ulaştıktan sonra, terapist sınavın tasvirini tam olarak ve gerçekçi bir şekilde tekrar eder aynı zamanda hastanın o anı canlı bir şekilde sanki sınava katılıyormuş gibi hayal etmesini söyler. Hastaya tepkilerini hiçbir engelleme olmadan ortaya çıkarması anlatılır, başka bir deyişle bütün tepkiler sınavın hayali olarak canlandırılmasıyla, örneğin duygusal durumların ve onların ,titreme terleme gibi,psikosomatik tepkileriyle birlikte çağrılır. Bu,  katarsiz (catharsis) gibi hareket eder.

İleriki seanslarda prosedür tekrar edilmeli. İkinci seansta tepkiler, sık sık birinci seanstakiler kadar yoğundur, fakat sürekli tekrarlarla tepkilerin yavaş yavaş yoğunluğu azalır ta ki kendiliğinden yok olana ya da çok zayıf olana kadar. Bu, “imaginative desensitization” olarak adlandırılan tekniğin birinci aşamasını tamamlar ve zamanı geldiğinde hasta daha önce korkulan büyük sınav ile tam olarak yüzleşmeye hazırlanmak için cesaretlendirilir.

İkinci aşama, “istenilen tavrın ve başarılı performansın gösterilmesi” olarak adlandırılabilir. Bu sık sık kendiliğinden olmasına rağmen, birinci aşamanın son tekrarlarında hasta kendiliğinden doğru tavrı kazandığını hissedebilir, başka bir deyişle, hayalinde sınava sakin , güvenle ve hiçbir duygusal tepki olmadan sınava girebilir. Bunun kendiliğinden gelmesi, olumsuz duyguların gerçekten yok edilmiş olduğunun bir kanıtıdır.

İki aşamasıyla bu prosedür, başka durumlara ayarlanabilir ya da uyarlanabilir, örneğin ebeveynlerle ya da büyüklerle(superiours) olan insanlar arası ilişkilerde korku olmasa bile en azından kızgınlık ve saldırganlık harekete geçebilir.

Hastanın kendisini ebeveynlerle, karşı cinsten insanlarla, bütün insanlar arası ilişkileri gözünde canlandırması yararlı olacaktır. Bu gibi durumlarda, hastanın hissettiği bütün tepkilerin serbestçe ortaya çıkmasını sağlamak için kanepeye uzanması tavsiye edilir. Hastaya, bunları üst üste seanslarda sürekli tekrar ettikten sonra, oturma pozisyonuna geçmeyi benimsemesini ve, istenen tavrı ve ilişkileri çok spesifik olarak gözünde canlandırmaya başlamasını sormalıyız.

Örnek olarak ebeveynleriyle ilişkilerinde zorluk yaşayan bir kadını düşünelim. Onlarla yaşadığı geçmiş olayları -geçmişte kalan olaylar içerisinde hissettiği, yetişkinliğinde tam olarak yaşadığı ilk öfke ve nefreti- hatırlaması ve yeniden yaşaması için harekete geçirelim. Yalnız, bunlar daha sonraki seanslarda sürekli hayalde yaşandıktan sonra, bir sonraki aşamaya ,kadının ebeveynlerine karşı olası “sevgi” tutumunu canlandırmaya geçmeliyiz.

Kendileri ve diğer insanlar arasına konulmuş bu mesafeden dolayı, kişiler arası ilişkilerde hala rahat olmayan ancak görünüşte normal ve psikolojik olarak sağlıklı görünen bir çok insan vardır. Yine, diğer insanlarla sıcak ve sevgi dolu yakın ilişkilere girmesini canlandırması sorulmadan önce, onların kişisel ilişkilerindeki zorluğun temeli olan korkuları ve düşmanca-sık sık bilinçdışı- duyguları yeniden yaşamaları gerekir.

Göstergeler ve Uygulamalar

Bunlar daha önceki paragraflarda bahsedilenden daha açık ve anlaşılırdır. Çok geniş, ancak özetlersek üç ana durumu kapsar:

  1. Zor ya da korkulan hareketin gerçekleştirilmesi.
  2. Uyumlu insanlar arası ilişkilerin ve daha kompleks sosyal davranışların gerçekleşmesi.
  3. Kişinin kendisine karşı tavırlarının farkında olmasının gelişmesi ve daha yapıcı ve daha gerçekçi olanlara uyarlanması.

Bu tekniğin etkileri çok memnun edicidir. Özneler,sık sık yeni ve eğlenceli bir özgürlük, bağımsızlık ve durumlar, konular ve ilişkiler üzerinde hakimiyet kazanırlar.

Sınırlar ve Karşı Argümanlar (Contra indications)

Terapistin, tepkilerin  bilinç dışından serbest ortaya çıkma aşamasında, dikkat etmesi gereken gerçekten kesin ve ciddi karşıt argümanlar yok, hastanın bilinç kişiliği (conscious personality of the patient), opening made/açık ……. ile serbest bırakılmış diğer bilinçaltı (unconscious)bastırılmış şeylerin doluşmasıyla bastırılmaz.

Bu tehlikeye karşı en iyi koruma, borderline psikozlarının bazı durumlarında da görülen, sadece güçlendirilmiş belli bir bilinç kişiliğinin (conscious personality) elde edilmesinden sonra ve sadece hastanın psikolojik yaşamın kurallarının ve işleyiş biçiminin farkında olmasından sonra, bu tekniğin kullanılmasında yatar.

Desoille ‘nin “Reve-Eveille” tekniğinde betimlediği gibi, terapistin bazı koruyucu image’lar (hayaller) önermesi de,hatta hastanın unconscious material tarafından bastırılmış olduğunu düşündüğü yerlerde az endişe verici image’lar sunması mümkündür.

 

Diğer Tekniklerle Kombinasyonu

Bu teknik bütün psikanalitik prosedürlerle birleştirilebilir ve onların yerine yararlı bir şekilde kullanılabilir, örneğin catharsis le birlikte. Hatta  ideal modelin imaginative evocation la yakın bir şekilde, hazırlayıcı nitelikte birleşir.

Henri Baruk’un Terapist Ve Hasta Arasındaki İlişkiler Tekniği Üzerine Yorumlar

Profesör Henri Baruk , Traité de Psychiatrie (Paris: Mason, 1959, Cilt,II) kitabında, psikiyatrik ve psikonevrotik hastalarda kullandığı temel tedavi tekniğini tanımlar. Terapistin davranışı, hazırlığı ve hastalarıyla ilişkisi  ile ilgili bir takım teknikleri vurgular.

Birinci ve daha genel konu, terapistin, kişiliğinin-ya da daha çok bir insan olarak- hasta üzerinde kullandığı her şeyi içine alan etkisini idrak etmesi gerekir. Bu kendiliğinden, doğal olarak ve kaçınılmaz bir şekilde olur ancak daha sonra bu kendiliğinden ve unconscious etkiden giderek conscious ve dolaysız etkiye ilerlemelidir.Dahası, dolaysız olarak tedavide yapıcı ve yardımcı olan bazı olası etkileri vurgulayarak-hatta yoksa geliştirerek- bu etkinin zararlı olabilecek ya da tedavide engel yaratabilecek  taraflarını yok etmelidir,.

Bu noktaya diğer terapistler tarafından da değinilmiştir örneğin, Alfonse Maeder’in La Personne du-Medecin – un agent psychotherapeutique (Neuchatel, Delachaux & Niestle, 1952) kitabında ve Alman piskoterapist Tochtermann ‘ın Der Arzi als Arznei  (Dusti Verlag, Remscheidt, 1955) kitabında.

Baruk’un kendine özgü tekniği, ciddi psikiyatrik durumlar dahi, semptomların ve bozuklukların/disorder dış görünüşünün arkasında ahlaki vicdanın bir parçası olan etkilenmeyen bir taraf kalır, her hastadaki temel conception’a dayanır. Buna onun birkaç kitabında değinildi, kavramının gerçekliğine dair tatmin edici kanıtlar verdi. ( Henri Baruk: Psychiatrie Morale Experimentale, Individuelle et Sociale, Paris, Presses Universitaires, ikinci Basım, 1950). Baruk, bu nedenle, terapisinde kendisini hastanın sağlıklı yanlarına yöneltir, bilhassa moral conscience’a  doğru. Baruk bu prosedürü kendi yarattığı ve kendi yorumuyla “güven yöntemi”, başla bir deyişle hastaya güven dediği “CHITAMNIE” kelimesiyle tanımlar. Baruk’tan bağımsız uzun yıllardan beri benzer bir tekniği kullandığımız için bu bize ilginç gelen bir konu olmuştur.Bizim vurgumuz, daha çok moral conscience/ ahlaki vicdan üzerine değil, aynı güven ruhuyla, Baruk tarafından bahsedilen hastaya güvenme ve hastadan hoşlanma (appreciation of the patient) ve kişinin hastanın iyi yanlarına kendisini yöneltme tavrını içerir. Hastaya güvenimizi söylemek ya da gösterme deneyimlerimiz çok sevindirici sonuçlara götürdü. Özel olarak çok ciddi durumlarda, örneğin intihara girişen hastalarda, yapıldı. Bu tür durumlarda normal prosedür, güvenilir yanı devam ettirmek ve hastayı bir kuruma bağlamak (akıl hastanesine kapatmak) ama tam tersine biz bu durumlarda hastayla aşağıdaki gibi konuşuyoruz.

“ yaptığın şeyin mahiyetinin ne kadar ciddi bir şey olduğunu biliyorsun. Profesyonel prosedür, hatta benim görevim bağlamında, senin kendi korunman için bir kuruma yerleştirilmen gerekir. Ama sana önerdiğim bir alternatif var: Bana belirlenmiş bir zaman(genel olarak bir ay, ama daha ciddi durumlarda bir hafta) aralığında intihar için ayrı bir girişime bulunmayacağına onur sözü verirsen , seninle yoğun psikoterapi tedavisine başlamaya içten hazırım. Bu süre içerisinde intihar etmek için ayrı bir girişimde bulunursan sana olan ciddi sonucunu ve dolaylı olarak bana etkisini bilmelisin. Bu yüzden, eğer kendin üzerinde yeterli kontrolün varsa, bu kısa sürede intihara girişmemek için içten söz verirsen, ben riski göze alırım. Ve bu dönemin sonunda, psikoterapi hakkında ve tedavinin genel olasılıkları hakkında yeterli şey bileceksin -hazır olup olmadığını ve sözünü yenileyip yenilemeyeceğini anlamak için kendini yargılayacaksın-. Eğer sözünü yenilemeyi hissedemiyorsan bir kuruma istekli olarak gideceksin. Benim tedavim devam edebilir, ama sen senin “kendine zarar verici” / self-destructive dürtülerin için dış bir koruma alacaksın.”

Bu yöntemi uyguladığımız bütün olaylarda sonuç olumluydu. Bu dönemlerde, tedavi kesinlikle çok yoğun, seanslar günlük ya da iki günde bir yapılıyordu.

Psikoterapik/ psychotherapeutic ilişkinin konusu psikoterapide ve  terapiste doğru iç eylemin gelişmesine yardım edecek uygun teknikler dizisinin gelişimi için önemlidir ve derin bir çalışmayı gerektiren, bir konuya değindik. Bu bağlamda, terapistin kişiliği en önemli faktörlerden birisidir.

Amerika’da, Rogers, kuvvetli bir şekilde hastanın bazı olumlu, yapıcı güçleri düzenleyebileceği yetisine güvenmenin önemini vurgulamıştır. Rogers’la tam olarak aynı fikirleri benimsemeksek de, etkin teknikler, terapistin karşılaşabileceği basit danışmanlık durumundan daha fazlası için gereklidir. Dahası, etkin danışmanın kişiler arası ilişkilerde rolünün normal yapıcı olduğunu düşünürüz. Örneklerle ve çocuğunun sorularına cevap veren, onların güvenini ve saygısını kazanan “bilgili yol gösteren baba” nınkine eşdeğer bir görevi olmalı. Babanın rehber olarak rolü bir çok deneme ve yanılmaları hatta ciddi hataları önleyebileceği kadar önlemek ve arzu edilen gencin kendini-yöneltme/self-direction ve kendini-gerçekleştirmesini/self-realization kolaylaştırmak ve bu süreci kısaltmak. Bazı durumlarda, anne de,özellikle kız çocuklarının kendi kadın rollerini doğru anlayabilmeleri için, bu rolü üstlenebilir. Ama bu önce annenin kendi rolünü gerçekleştirmiş olması ve bu konuda yeterli olmasını gerektirir.

Henri Baruk’un kullandığı metotlara atıfta bulunarak, ahlaki anlayış/moral sense ya da vicdanın/conscience’ın spiritual self’in özelliklerinden, tek özelliği olmamasına rağmen, biri olduğunu düşünebiliriz. Böylece terapistin kendini hastanın daha iyi ve daha yüksek doğasına yönelttiğini düşünebiliriz, tüm düşünceyi ahlaki tarafına vererek kendini ahlaki anlayışla sınırlamamalı, açıklamamızın uyumlu bölümlerinde açıklandığı gibi, tinsel/spiritual ve superconscious doğalarının faaliyetlerini ve hoş görünen diğer yanlarının uygunluğunu fark etmeli.

Bu teknikte, psikozla/psychotic ile ilgili ve psikiyatrik hastalarla ilgili durumlarda sınırlama vardır. Bu durum, Baruk’un yazılarında ve bu tekniğin etkilerini anlattığı bazı durumların tanımlanmasında kanıtlanmıştır.  Bu sadece hastanın ilgisini ve sabrını değil aynı zamanda terapistin de ilgisini hatta zamanını gerektirir. Bu nedenle, sadece terapistin güven tutumunu üstlenmesiyle olmaz, tedavi süresince hastayla ilişkiye geçen bütün insanların güven tutumunu sürdürmesi gerekir. Terapistin tamamlamaya çalıştığı şeyi mahvetmemek için aynı tutumu göstermekle tembih edilmelilerdir, ve dahası onunla, hastada güven atmosferi yaratmaya yardımcı olmak için işbirliği yapmaları sorulmalı. Bu yüzden, terapist tarafından bu amaca ayrılan bütün zaman aile üyelerinin, hemşirelerin ve diğer yardımcıların eğitilmesine harcanacaktır. Hemşirelerin ve yardımcıların eğitilmesi sadece bir ya da iki hastada geçerli değil, hastayla ilgilenecek bütün terapistler ve hemşireler için de geçerlidir. Bu, özellikle Amerika’da giderek “therapeutic community”/ “terapik toplum” adı altında kabul gören bir durumdur.

Aydınlanması gereken bir nokta var ki o da ahlaki vicdanın/moral conscience, ayırt etmesi çok önemli olan,  farklı düzeyleridir. Bir taraftan Freud’un “süper-ego” başlığı altında uzun uzadıya tartıştığı, bir noktaya kadar ebeveyn yasakları ve emirlerinden introject eden ,  moral conscience/ahlaki vicdan var. Conscience/vicdanın bu türü kişilik düzeyindedir, tabiri caizse, büyük çapta, bir şeyleri yanlış yapma korkusunun çok güçlü duygusal charge larının sonuçlarıyla bağlıdır. Ona karşı ve çocuksu “siyah beyaz” türünden ahlaklılığa karşı bir sertliği/katılığı vardır.

Tersine, Spiritual Self’den ortaya çıkan moral conscience/ ahlaki vicdan oldukça farklıdır. Makul, moral conscience/ahlaki vicdan türünü seven, sert olmayan,  İsa’nın sözlerinde ifade edildiği gibi “Komşunu, oldukları gibi sev”. Bunun anlamı, gerçek bir bilgelikle be kişilik problemlerini anlayarak “oldukları gibi sev”, bu yüzden bu çeşit conscience/vicdanın bir sertliği/katılığı yoktur, spesifik kuralların ötesine giderek kendine ilişkili olan değerlerin evrenselliğinin belli bir niteliğine sahiptir.

Bu ayrım çok önemlidir,  bazen şiddetli bazen de aşırı biçimde psikanalizin ve genel olarak modern dünyanın tepki gösterdiği bastırıcı ahlakı önlemek için akılda iyi tutulması gerekir. Ama kişilikte bulunabilecek, Baruk tarafından haklı ve doğru olarak vurgulanan ,daha yüksek, doğru, gerçek spiritual morality/ tinsel ahlaklılığın ilkel gelişmemiş belirtileri olacaktır. Bu adaletin duyumudur (sense of Justice). Baruk, ciddi derecede sarsılmış hastalarda bile adalet duyumunun varlığını sürdürdüğünü söyler. Bir çok şiddetli hasta küçük de olsa kendilerine gerçek ya da sanal adaletsizlikler yapıldığında öfkelendiler: çünkü bunlar, onlara geçmişte yapılan adaletsizliklerin simgeleridir. Bu tür hastalarla, iyi sonuçlar gösteren hastalarla, ilgilenen Baruk, özellikle bu adalet be adaletsizlik meselelerini inceler.  Baruk bu konuda çok derine gitti ve adalet duyumu ile ilgili, ibranice bir kelime olan, Tsadek Testi diye adlandırdığı bir test geliştirmiştir. Bu test kendisi tarafından Le Test Tsadek, le jugement moral et la delinquence adlı kitabında açıklanmıştır (Paris, Fransa Üniversitesi basımı, 1950).

Teknik Üzerine Bazı Genel Yorumlar

Başlangıçta söylediğimiz, psikosentez tekniklerine sadece başlangıç olan notları tekrar etmeliyiz. Uygulanması ve test edilmesi gereken ilk yaklaşımlardır. Meslektaş klinik tedavi uzmanlarından gelecek yorumları, raporları, ayrıntıları, eklentileri ve spesifik olaylarla ilgili yaşantıları/deneyimleri almaktan mutlu olacağız ve bu konuda herhangi bir işbirliğini içten/kalbimizle hoş karşılayacağız.

Bize, tekniğin uygulanmasıyla ilgili istatiksel bilgiler verip veremeyeceğimiz soruldu. İstatiksel bilgileri, toplayıp bir araya getirmenin aşağıdaki nedenler dolayısıyla zor olduğu düşüncesindeyiz.

  1. Her bir hastanın tedavisi, spesifik durumlarına ve ihtiyaçlarına göre fark eden tekniklerin kombinasyonunu ya da birbirinin yerine izlenmesini gerektirir.
  2. Her bir hasta, bir sınıfın üyesi olmaktan çok kendine özgü bireysel tabiatı ve durumu açısından düşünülür ve araştırılır.

Başka bir deyişle, standart bit tanı koymaktan daha çok bu kitapta gösterildiği gibi bir “kanı”(assessment) ‘ya ulaşmayı hedefliyoruz. Gerçekte, aynı hastada, genel olarak başka psikiyatrik isimler altında sınıflanmış veya atfedilmiş semptomları buluyoruz mesela farklı oranlarda karışmış psychosomatic disorder/psikosomatik bozuklukları, neurotic manifestation/ nevrotik belirtileri ve sexual abnormalities/ cinsel anormallikleri vb.

Sonuçlarla ilgili olarak, psikosomatik bozuklukların, fobilerin, homoseksüel eğilimlerin tedavisinde elde edilenlerin en iyi olduklarını söyleyebiliriz.

Ortaya çıkardığımız bir başka gerçek, tedavinin başarısı, hastanın semptomlarının yoğunluğundan ve doğasından daha çok  hastayla etkin işbirliğinin derecesiyle pozitif bir korelasyon oluşturur. Bu, bazı durumlarda daha ciddi rahatsızlıkların daha az rahatsız olanlardan tedaviye nasıl daha kolay cevap verdiği, paradoksunu açıklar. Birincisi, hastada, tedavi tarafından verilen istekleri kabul etmede ve karşılamada daha güçlü bir dürtüyü harekete geçirebilir.

Bu nedenlerle, istatiksel kaygılar için daha genel ve büyük sayıdaki olaylar yerine, araştırma nispeten küçük sayıdaki olayların yoğun araştırılmasına ve tedavisine yöneltilirse, daha karlı olabilir.

Meslektaş terapistlerin kendilerini bu alanda önceden yararlanılmış tekniklerle sınamalarının ilginç ve teşvik edici olabileceğini düşünüyoruz.

Meslektaş terapistlere tekrar, ilginç bulacakları bu teknikleri terapide veya eğitimde kullanmadan önce kendilerinin denemelerini tavsiye edebiliriz.

Bu sayfalarda tartışmadığımız daha pek çok teknik vardır, ama gelecek yıllarda kalan tekniklerden bir kısmını sunmayı umut ediyoruz. Dahası, gerçek olaylarda çeşitli tekniklerin spesifik terapi durumlarında nasıl uygulandığını gösteren araçlar hala çok önemli bir sorun.Bu aşamada , çok fazla detaya girmektense temel tekniklerin esasını sunmanın daha önemli olduğu düşünülüyor. Gelecek sunumlar, Avrupa ve Amerika’daki terapistlerin daha geniş ve daha büyük sayıdaki deneyimleriyle birleşerek daha yararlı olacak.

Sağ Beyinsel Hipnoz

Her türlü iletişim bir hipnoz olabilir. Zaman zaman geleneksel hipnoz yöntemleri ve Erickson’un yöntemlerini  bir arada iç içe geçmiş şekilde kullanabilirim. Bazen seansa klasik yöntemlerle başlayıp Dr.Erickson’xun düşünceleri doğrultusunda  işin psikoterapi kısmını devam ettirebilirim. Bazen de içsel bir sohbet ile ve  Ericksonian yöntemlerle başladığım seansımı geleneksel anlamda ki hipnoz ile sonlandırabilirim. Dr.Erickson’un yöntemi bir yöntemi olmamasıdır. Hipnozun ve psikoterapinin şekli her danışana göre değişebilmelidir.

Günlük hayatta bazen insanın önemli bir anında duyduğu tek bir cümlenin bile insan hayatını 180 derece değiştirebildiği durumlarla sık sık karşılaşırız. Bir kitap okudum hayatım değişti şeklinde ki sözleri sık sık duyarız. Bu tür durumlarda kişi adeta bir hipnotik telkin almış gibi kendine yön verebilir. Çünkü sağ beyin dominant(baskın) iken kişi hipnoz altındadır. Bilinç (sol beyin) çok konsantre bir vaziyette kitap okurken sağ beyin kendiliğindende aktif hale gelebilir. Buda tam bir hipnoz halidir ve bu türlü trans hallerinde karar verdiğimiz istediğimiz şeyleri transın etkisi ile büyük bir ihtimalle yerine getiririz. Hipnoz konusundaki en farklı düşüncelerimi başka konular hakkında konsantre bir vaziyette kitap okurken ürettiğimi çok iyi biliyorum. Başka bir konuya konsantre olunca bilinçaltındaki düşünceler daha rahat ortaya çıkıyor sanırım.

1950’li yıllarda T.R. Sarbin’in ve bu günlerde Dr. T.X Barber’in araştırmaları Hipnoz’un, sağ beyin hemisfer aktivitesi ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Bence Dr.Erickson’un Hipnoz sağ beynin bir aktivasyonu (Erickson and rossi 1981);Watzlawick 1982) olduğunu deneyimlemesi onu Dünya’nın en tanınmış (Mesmer’den sonra) hipnoterapisti olmasını sağlamıştır.

Günümüzde Dünya’da benimsenmiş görüşe göre Hipnoza direnç sol beynin manifestosudur. Bundan dolayı seanslarımda sağ beyni adeta bombardıman altına alırım. Sol beyin yargılama, anlamlı konuşma, söz dizimi, yazma, okuma, aritmetik, ritim gibi fonksiyonlardan sorumludur. Sağ beyin ise görsel, uzaysal konfigrasyon , holistic analizler, melodi,imajinasyon, yorum ve mecazi anlamları proseslendirmede etkilidir.

Neden çocuklar gençler entellektüeller daha iyi hipnotize edilebiliyor? Çünkü onlar sağ beyinlerini en iyi kullanan insanlardır. Çocukluk çağı duygusallık (sağ beyin fonksiyonu) çağı değil midir? Benim uygulamalarımda bayanların hipnoza daha yatkın olduğunu gözlemledim. Bayanların  erkeğe göre daha duygusal olması daha iyi içselleşebilmelerini sağlayarak trans halini kolaylaştırmaktadır. Hipnozda acemi iseniz seanslarınıza bayanlarla başlamanızı tavsiye ederim. Neden psikiyatri hastalarının yaklaşık% 80’nını bayanlar oluşturmaktadır. Çünkü onların sağ beyinleri kolayca etkilenebildiğinden (hipnoz) psikolojik sorunlar daha kolay oluşabilmektedir. Geleneksel hipnoz yöntemlerinde seans sırasında danışanın müzik dinlemesi çok yararlı olmaktadır. Çünkü müzik dinlerken sağ beyin uyarılmaktadır.

Hipnoz hakkında bildiğiniz her şeyi şöyle bir gözlerinizin önünden geçirirseniz hipnozun sağ beyni kullanmaktan başka bir şey olmadığını görmeniz zor olmaz. Hipnoz bana göre bir bilimdir ve hipnoz biliminin şu anda son ikametgahı sağ beyindir. Özetle benim hipnoz anlayışımın temelinde iki kelime vardır. “SAĞ BEYİN”

Hekimlerin Prensi İbn-i Sina’ya göre ise “Ruhsal bir hayal gücü mevcuttu, bunun emirlerine vücut her zaman uymak zorundaydı. Bu güç, bir hastayı iyileştirebildiği gibi, sağlıklı birini de hasta edebiliyordu..” Bu düşünceden  hareketle de hastalarını tedavi ediyordu. Sayın Dr.Murat Ulusoy ‘un araştırmaları sonucunda psikolojideki bilinçaltı teriminin kökenlerinin İbni Sina’ya kadar uzandığını öğrenmiş oluyoruz. İşte gerçek bilim adamı görünen ile yetinmeyendir deyip Murat beyi kutluyorum. Bakınız sayın dostum :)) Albert Einstein ne diyor “Hayal etmek bilmekten daha önemlidir.”O zaman demek ki şu anda Murat bey neyin önemli olduğunu gayet iyi yakalamış durumda.

Ruhsal bir hayal gücü yani bilinçaltı elbette bir hastayı iyileştirebildiği gibi sağlıklı birini de hasta edebilir. Her zaman söylediğim gibi bilinçaltı (İbni Sina’ya göre hayal gücü) hem bir çok sorunları oluşturur hem de aynı sorunların çözümünü bünyesinde barındırır. Bu ateşin içinden su çıkması gibi çok ilginç ve aynı zamanda gerçek bir doğal olay olarak her zaman ilgimi çekmiştir.

Sevgili Dr.Murat Ulusoy ve İbni Sina’nın düşüncelerini benim hipnoz anlayışım doğrultusunda değerlendirmem gerekirse;Hayal gücüde bir sağ beyin fonksiyonudur.Son bilimsel araştırmalar hayal gücünü kullanmanın tedavide ve her türlü insan performansını arttırmada kullanılabileceğini göstermektedir. Sağ beynin her türlü bilinen ve bilinmeyen fonksiyonunun tedavide kullanılabileceği düşünüyorum. Nitekim Müzikte tedavide kullanılmaktadır ve müzikte sağ beyin fonksiyonudur. O halde bilinen bu türlü gerçeklerden yola çıkarak artık hipnozun sağ beyni kullanmak olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu bakımdan Dr.Murat beyinde bir sağ beyin teorisyeni olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.( Murat bey dur hele biraz hemen e-mail gönderme:))) önce yazının tamamını okuyuver :))) Ayrıca bu “Gizli Mabed” Fikrini benim bilinçaltıma yerleştiren Sevgili Dr.Murat Ulusoy’dur. Bundan dolayı kendisine katmerli içsel bir teşekkür gönderiyorum.

Mevlana’nın Mesnevide “Aklı Külli” dediği şey’in kollektif bilinçaltı olduğu düşüncesindeyim. (Sory Jung:)))) Bu bakımdan bilinçaltı insanın bildiği aklı dışındaki aklıdır.Hipnoz da normalde farkına varamadığımız bu aklı kullanmaktır.Bu aklı külliyi normalde kullanmadığımıza göre “Aklı Küllide” sağ beyin hazinelerinden bir tanesi.

Aslında sağ beynin hazinelerini batıda şu anda keşfetmiş durumda. Bu keşfi ilk yapanda Psikolog Daniel Goleman oldu. Golemanın Bu keşfi ile Amerikan Psikologlar Derneğinin ve Amerika’lıların vazgeçilmez psikologlarından olmasını sağladı.”Duygusal Zeka” kitabını okursanız  Dr.Erickson’un yıllardır kullandığı sağ beyin hazinelerini Goleman’ın Duygusal Zeka adı altında tanıttığını anlayabilirsiniz.

Biz psikologlar sağ beyni bilerek kullanmaz isek danışanlar sağ beyinlerini kullanarak hasta ve yıpranmış bir vaziyette bizlere ulaşmaktalar. Bu noktada en akıllı iş düşmana (hastalıklar) düşmanın silahını (sağ beyin) kullanarak saldırmak olmaz mı ? Bu bakımdan bilinçaltı süreçleri göz önünde bulundurmadan psikoterapi yapılacağını iddia eden psikoterapistleri, ben sağ böbreğin çalışmayan bir hastanın sol böbreğini ameliyat eden doktora benzetiyorum. Böbrek ve beyin gibi sonuçta bir organ. Bu psikoterapistler sağ beyninde bilinçaltı ile ilgili sorunları olan insanların maalesef sadece sol beyinleri ile ilgilenmektedirler. İnsan psikolojisi ve hipnoz bilimi ile ilgili bilinmeyen her şeyin cevabının sağ beyinde bulunabileceğini düşünüyorum. Arkadaşlar düşünenlerinde Türkiye ‘de sonunun ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Onun için şu anda sitemdeki bu“GİZLİ MABETTE” toplanmaya hepinizi davet ediyorum. Ben bu sona kendimi yolun başında hazırlamıştım. Nasıl diyeceksiniz “Sağ Beynimin Gücü İle”

Sanırım ki gelecekte tüm psikoterapiler sağ beyin temelli olacak yani  her zaman söylediğim gibi tüm psikoterapiler özüne yani hipnoza dönüşmeye başlayacak.Sitenin girişinde hipnozun psikoterapilerin atası olduğunu zaten belirtiyorum ve şu an için hipnoz psikoterapilerin geleceği olabilecek tek adaydır.Beni en çok üzen şey ise biz bu kafa ile devam edersek Türkiye’de Hipnoz’un hala bazıları için alternatif tıp olmaya devam edecek olmasıdır.

 

Sağ beyin görsel, uzaysal konfigrasyon, holistic analizler, melodi, imajinasyon, yorum ve mecazi anlamları proseslendirmede etkilidir. Dikkat ederseniz tüm sağ beyin fonksiyonları insana zevk veren şeylerdir. Dikkat edilirse sağ beynin her fonksiyonununtedavide de kullanılabileceği görülür. Şimdi bilinen sağ beyin fonksiyonlarını bu iki bakış açısı ile inceleyelim.

1-Görsel Uzaysal Konfigrasyon :

Görsel sanat eserleri yaratmak insana zevk verir. Resim ve heykel gibi.  Her türlü görsel sanatın tedavi edici etkisi bilinir. Sanat terapiler Dünya’da hızla yaygınlaşmaktadır. Aslında tedavi eden sanat değil sağ beyindir.

2-Holistik Analizler                   :

Bu tür analizler hangi insana zevk vermez ki ? Hipnoterapi.com da benim yaptığım şey hipnozun holistik analizinden başka bir şey değildir ve bana her zaman zevk verir.

3-Melodi ve İmajinasyon           :

Müzik ve film endüstrisi sağ beynin bu parçasına hitap ettiği için milyarlarca dolar para  kazanıyor. Hipnoz olmadan sadece imajinasyon ile bir çok tedavi günümüzde yapılabiliyor.”İyi diyelim iyi olalım atasözü de bu konuya bir örnek. İyi olmayı imajine ederseniz iyi olursunuz.

4-Yorum ve Mecazi Anlamlar    :

Neden gazeteler köşe yazarlarına milyarlarca lira maaş ödüyorlar çünkü köşe yazarları  yorumları  ile  mecazları içeren yazıları ile beynin bu bölgesine hitap ediyorlar. Bilinçaltına gönderilen ve mecazi anlamlar ifade eden sözlerin tedavi edici etkisi olduğunu Dr.Erickson çoktan ispatlamış durumda. Mecazi anlamlar bilinçaltında etkili oluyor çünkü bilinçaltının en iyi anladığı dil mecaz dili ve sembollerin dilidir. Benimde bu konudaki çalışmalarıma ileride değineceğim.

Evet şimdi sağ beyin fonksiyonlarının ne kadar zevk verdiğini ve tedavilerde kullanılabildiğini anladık. Hipnozda zevk veriyor ve tedavi ediyor...Bir danışanım “Hipnoz hayatta hiç tatmadığım bir zevkmiş” demişti. Tabi ki böyle söyler çünkü sağ beynin uyarabildiğim her noktasını sözlerimle uyarmak için benim kıçımdan terler akıyordu. Sağ  beynin tamamına hitap eden Psikolog Tuncay Özer ise hipnozdan paranın daha fazlasını hipnoz için harcıyor. Çünkü Psikolog Tuncay Özer’inde bir sağ beyni var  ve kendisi için bir “DAVA” haline gelmiş “Hipnoz” için para harcamak büyük bir zevk.

Şimdi her hipnoz sonrasında her danışanın hipnoz hakkında değişik şeyler hissetmesini daha iyi anlayabilirsiniz. Çünkü her hipnoz sırasında sağ beynin değişik bölgelerinideğişik miktarlarda uyarıyorsunuzdur. Siz isteseniz de hep aynı şekilde danışanı uyaramazsınız çünkü bunun için sizin ruh halinizin hep sabit olması gerekir.

Mecaz anlamlar bilinçaltını nasıl etkileyebilir ?

Dr.Erickson  hastaya aktardığı mecaz anlamlar ifade eden hikayeler ile gerçekleştirdiği “kısa stratejik terapinin”, inanılmaz büyüklükte tedavi potansiyeli içerdiğini göstermiştir.

Erickson’un şu vakasını inceleyelim.. “Yatağını ıslatma” şikayeti ile getirilen 12 yaşındaki oğlan çocuğu ile Erickson’un diyaloğu kayda değerdir. Çocukla yaptığı kısa sohbet boyunca Erickson “yatak ıslatma” problemine hiç mi hiç değinmez. Yerine havadan sudan konuşmaya başlar. Laf arasında çocuğun beyzbol kardeşinin ise futbol oynadığını öğrenen Erickson, beyzbol’da kas kontrolünün futbola nazaran ne kadar daha  olduğundan konuşmaya başlar. Çocuğun ilgi dolu bakışları altında doktor, tam zamanında eldiveni açıp topu yakalamak için hangi kasların hangi sırada çalıştığını en ince detayına kadar anlatır. Bununla da kalmaz, topu öbür ele alıp geri fırlatmak için de kasların nasıl kontrol edildiğini anlatır. Koordinasyon çok önemlidir; zira topun elden rastgele değil tam zamanında çıkarılması gerekir yoksa top hedefe doğru gitmez. Bu buluşmadan kısa bir süre sonra çocuk hipnoz altına alınmamış da olsa iyileşir ve yatağı ıslatması durur. Dr.Erickson’un “Beyzbol Mecazı” tedaviyi gerçekleştirmiştir.

Ayrıca Dr.Erickson ‘un bu vakasından onun insanı “hasta” yapan güçleri yine insanı tedavi etmek için kullandığını anlayabiliriz. Kardeş kıskançlığı nedeni ile oluşan bir “yatağını ıslatma ” vakasını hastasının kıskançlık duygularının gücünü kullanarak tedavi edebilmiştir. Bazen ateşten su çıkabilir. Bilmiyorum belki de her zaman çıkıyordur:)) Sonuçta hastalık sağlıktan çıkıp geliyor insana tedavi hastalığın kendisinden neden çıkartılamasın!!??

5.Sezgi

Sezgisel güçlerimiz sağ beynin kontrolündedir.

  1. Sentez

Bilgileri sentezleme sağ beyinde yapılar.

 

Sonuç Olarak

Söylediğim şeylerin siz sayın üyelerime çok garip geldiğini biliyorum.“Sağ Beyinsel Hipnoz Teorisi” kesinlikle benim ürünüm değildir. Ben sadece tüm hipnoz anlayışlarının sonuçta dönüp dolaşıp sağ beyinde kendine yer edindiğini fark ettim. Yani aslında var olan şeyi belki de isimlendirdim. Tıpkı zaten var olan Amerika kıtasının fark edilip isimlendirilmesi gibi. Dikkatlice bakıldığında hipnozla ilgili her şeyin ve her söylemin zaten sağ beyin çatısı altında toplandığı rahatlıkla görülebilir. Bundan dolayı biz hipnoterapistler artık tepemizdeki çatının ismini koymak zorunda idik.

Yalnız şimdi karşımıza çok büyük bir sorun çıkıyor. Bilimsel yöntem sol beyni kullanarak doğayı anlamaya çalışır. Sol beyni kullanarak sağ beyni sizce ne kadar anlayabiliriz ?

Geleneksel hipnoz yöntemleri marifetin hipnozda olduğu kanısını uyandırabilir. Hipnozun sağ beyni kullanarak tedaviyi sağladığını ilk farkeden sanıyorum ki Dr.Erickson oldu. Sonrasında Dr.Erickson geleneksel anlamdaki hipnoz olmadan da sağ beyni kullanarak tedavilerine devam etti.

İnsan sevgim ve hipnoz sevgisi ile başladığım meslek yaşantımda şu anda hipnoz sevgim insan sevgimden daha baskın çıkmış durumda. Artık danışanlarımın hipnozdaki hallerini danışanlarımın kendilerinden daha fazla seviyorum. İnsanın hipnozdaki halinden daha gerçek bir hali olduğuna inanmıyorum.

İnsanı insan yapan  özelliklerin sağ beyinde olduğu unutulmamalıdır.

Bence sağ beyin-sol beyin ayırımı sadece insan için değil toplumlar ve kültürler içinde söz konusudur. Uzak Doğu toplumlarının sağ beyni baskındır. Bundan dolayı yaptıkları her işi sanki bir trans halinde gerçekleştirirler. 1996 yılından sonra yıllarca Japon insanları ile birlikte yaşadım. Bir Japon’u amaçlarından vazgeçirmek hiç te kolay değildir. Japonlar mutlaka verdikleri sözde dururlar. Bir Japon’a sıradan bir konu hakkında fikir değiştirmek bile zor gelir. Örneğin Alış verişe Japon’larla beraber çıkarsanız görürsünüz ki sadece alış veriş listelerinde ki şeyleri alma eğilimindedirler. Bunun dışındaki şeyleri kolay kolay aldıramazsınız.

Sağ beyinlerini baskın olarak kullanan Japonlar  Dünya’nın en uygar en mutlu ve en uzun yaşayan toplumudur. Gelelim sol beynin baskın olduğu Amerika gibi batı toplumlarına. Evet gayet doğaldır ki sol beyin teknolojide ve keşfetmede daha kullanışlı. Ancak tüm keşifleri batı yaparken bu keşifleri alarak ve bunlardan yararlanarak hep daha iyi teknoloji üreten de Japon’lar olur.

Batının yeni yaşam modelinde para, güç ve iş hakim durumda. Yani batılı baskın olarak sol beynini kullanıyor. Şehirlerinde her şey pırıl pırıl, yaşam standardı mükemmel. Ancak insanlar sizce ne kadar mutlu ? Teknoloji geliştikçe buna paralel olarak neden ruh sağlığı sorunları artıyor ? Çünkü sağ beyin hep ihmal ediliyor. İnsanın önemi hep sonradan anlaşılıyor. 1990′ lı yıllara kadar şirketlerde hatırlarsanız personel departmanları vardı. Şimdi insan kaynakları oldu ve niteliği değişti. Psikologlar bu departmanlarda aktif görevler almaya başladılar. Çünkü insanın önemi anlaşılmaya başlandı.

Gel gelelim Türkiye’ye. Acaba T.C İnsanının sağ beyni mi baskın sol beyni mi ?Bence her ikisini de yarım yarım kullanıyoruz. Ne sağ ne sol. Belki de bundan dolayı bazıları kimlik bunalımı yaşıyor. Örneğin altta pantalon üstte eşarp gibi.

Makale 3 :Aşağıdaki makale Jung’ın Analitik Psikoloji adlı eserinden alınmıştır.

“Her nevroz,kişinin en iç yaşamına bağlı olduğundan, bir hasta, içinde bulunduğu hastalığa başlangıçta onu götüren durum ve karmaşıklıkların hepsini tam olarak anlatmak zorunda kaldığında hep duraklar. Niçin serbestçe konuşamaz peki ?Niçin korkar, utanır, çekingen davranır ? Bunun nedeni, kamu düşüncesi, görgü, şöhret denen önemli şeyleri meydana getiren  bazı dış öğeleri “dikkatle gözettiği” içindir. Doktoruna güvense de, ondan artık utanmayacak duruma gelse de, sanki kendi bilincine varmak tehlikeliymiş gibi, bazı şeyleri kendine kabul ettirmekten çekinir, hatta korkar. Kişi çoğu zaman kendinden daha güçlü şeylerden korkar. İnsanda kendinden daha güçlü bir şey var mı acaba ? Unutmamalıyız ki, her nevroz, kendi çapında, maneviyatı bozar. Kişinin nevrotik olması, kendi kendine güvenini yitirdiğini gösterir. Bir nevroz insan için alçaltıcı bir yenilgidir, kendi psikolojilerini oldukça tanıyan kimselerce de bunun böyle olduğu kabul olunur. Kişi böylece gerçek olmayan bir şey tarafından yenilgiye uğramış olur. Doktorlar bir şeyi olmadığını, gerçek bir kalp hastalığı veya gerçek bir kanseri hastaya çoktan söylemiş olabilirler. Hastalık belirtileri de böylece hayali olmuş olur. Hasta kendisinin bir hastalık hastası olduğuna inandıkça da, bütün kişiliğini bir aşağılık duygusu kaplar. “Bende ki belirtiler hayali ise” der “böyle musibet bir muhayyileyi nerden buldum ve niçin böyle sıkıntı verici bir şeyi seviyorum. Aklı yerinde bir adamın nerdeyse yalvarırcasına bir bağırsak kanseri olduğunu ileri sürmesi, üstelik aynı zamanda umutsuz bir sesle, tabi, kanserin sadece hayal işi bir şey olduğunu bildiğini söylemesi çok acıklı bir sahnedir.

Bizim maddeci kavramımız, yazık ki, nevrotik hastalıklarda pek işe yaramıyor. Ruhun nazik bir bedeni olsaydı, kaba maddi vücut nasıl acı çekiyorsa, hiç olmazsa bu  belli belirsiz duman durumundaki vücudun da hayali de olsa bir kansere olduğu söylenebilirdi. Hiç olmassa gerçek bir şey olurdu.Tıp bu yüzden psişik nitelikte ki her şeyden nefret etmektedir, ya beden hastadır ya da hastalık denen şey yoktur. Ona göre vücudun gerçekten hasta olduğunu kanıtlayamazsanız, buna sebep, şimdiki bilgimizin doktorun organik olduğu şüphe götürmez hastalığın gerçek  niteliğini yardım edemediği içindir.

Peki psişe dediğimiz şey nedir? Maddeci bir önyargıya göre, bu sadece beyindeki organik süreçlerin tesadüfi, epifenomal bir sonucudur. Her türlü psişik bozukluğun organik veya fiziksel bir bozukluktan gelmesi gerekir, bunun ortaya çıkarılmasının biricik nedeni, şimdiki teşhis vasıtalarımızın yetersizliğidir. Psişe ile beyin arasındaki yadsınamayacak bağ, bu görüşü destekliyorsa da, sarsılmaz bir gerçek durumuna getirmiyor.<Bir nevroz vakasında beynin organik süreçlerinde gerçek bir bozukluk olup olmadığını bilmiyoruz; iç salgı bezlerinde bir bozukluk olsa bile, bunun, sebep mi sonuç mu olduğunu söylemek, imkansız.

Öte yandan, nevrozun gerçek nedeninin psikolojik olduğu kesin. Organik ve fiziksel bir bozukluğun, sadece bir itirafla, bir anda iyi oluvereceğini hayal etmek gerçekten çok güç. 39 dereceye kadar yükselen bir isteri ateşinin, psikolojik nedeninin hasta tarafından açıklanmasıyla, bir kaç dakika içinde düşmesi gibi bir olaya tanıklık ettim. Bazı psikolojik çatışmaların sırf tartışılmasıyla etkilenen, hatta iyileşen, görünürde fiziksel hastalıklara ne diyeceğiz? Hemen hemen bütün bedeni kaplamış olan psoriasis vakasının bir kaç haftalık psikolojik tedavi sonucu 9/10 iyileştiğini gördüm. Başka bir vaka:Bir hastanın kolunu bir gerilme sonucu 40 santim alınmıştı, ama sonra olağanüstü bir şekilde yeniden uzadı. Hasta umutsuzluğa düşmüş, ikinci bir ameliyat geçirmek istemiyordu, oysa cerrah üsteleyip duruyordu. Bazı gizli psikolojik olaylar açığa çıkar çıkmaz, kolon normal işlemeye başladı.

Sık sık görülen bu gibi vakalar, psişenin bir hiç olduğuna, yada hayali bir olayın gerçek olmadığına inanmayı güçleştiriyor. Ancak miyop bir zihnin aradığı yerde değildir.Psişe vardır ama fiziksel olarak değil. Varlığın sadece fiziksel olabileceğini sanmak neredeyse gülünç denebilecek bir önyargıdır. Nitekim bildiğimiz biricik varoluş biçimi psişiktir. Tersine, öyle diyebiliriz ki, fiziksel varoluş sadece bir tümdengelimdir, çünkü maddeyi, ancak duygular yoluyla aktarılan psişik imgeleri kavrayabildiğimiz sürebilebiliriz.

Bu basit, ama temel gerçeği unutmakla büyük bir hata yapıyoruz. Bir nevrozun sebep olarak hayalden başka bir şeye dayanmaması, onun daha az gerçek bir şey olduğunu ifade etmez. Bir adam beni tutarda beni baş düşmanı görerek öldürüverirse, bu sırf bir hayal sonucu da olsa, ben ölmüş olurum ya. Öyle muhayyileler vardır ki, fiziksel şartlar kadar zararlı, tehlikeli olabilirler. Psişik tehlikelerin, salgınlardan ve depremlerden bile tehlikeli olduğuna inanıyorum. Orta çağlardaki veba ve çiçek salgınları bile, 1914’teki bazı fikir ayrılıkları, ya da Rusya’daki bazı siyasal ülküler kadar insan öldürmemiştir.

hayali kanseri olan hastamıza ne cevap vereceğiz şimdi? Şöyle diyeceğim “Evet dostum, gerçekten kansere benzer bir şeyin var senin, öldürücü kötü bir şey, ama bu hayali olduğundan, bedenini öldürmeyecek senin. Sonunda ruhunu öldürecek. İnsanlarla olan bağlarını ve kişisel mutluluğunu zaten bozdu, hatta zehirledi, böylece, bütün psişik varlığını yutuncaya kadar gittikçe artacak. Artık sonunda insan olmaktan çıkacaksın, kötü, öldürücü bir kanser yarası haline geleceksin.”

Carl Gustav Jung

Makale 4

Milton Erickson hipnoterapiyi tamamen değiştiren kişidir. Erickson belki de çağın en usta hipnoterapistidir. Bu mahareti patenti olan herhangi bir teknik üzerine değil, daha sonra “naturalizm” dediği teknik üzerine ya da trans halleri oluşturmak ve zihne şifa teknikleri yerleştirmek için hastanın kendi psikolojik mizacını kullanma üzerineydi. Dr.Erickson herkesin transa sokulabileceğini iddia etti ve bir çok seferde bu iddiasını en katı şüphecilere dahi ispatladı. Ama onun en olağanüstü hüneri, insan davranışlarını ve bunun altında yatan kişisel inanç sistemlerini zekice gözlemlemesi ve bu inanç sistemlerini olumlu değişime uğratma konusunda ki bilgisiydi.

Bir defasında Philadelphia’dan migren baş ağrıları olan bir hasta, doktoruyla beraber Erickson’un Phoenix’deki kliniğine getirilmişti. Hasta bir iş adamıydı. Kısa bir görüşme sonunda Erickson adamın son derece karşı koyan ve rekabetçi bir mizaçta olduğunu fark etti. Adam rekabet edebileceği her fırsatı umutla bekliyordu. Hafif bir trans oluşturan Erickson hastaya şöyle dedi:”Sizi her geçen gün ölüme götüren baş ağrılarınız, migren baş ağrılarınız var. Bu azabı dokuz yıldır çekiyorsunuz. Baş ağrılarınız için güvendiğiniz bu doktor tarafından üç yıldır her gün tedavi ediliyorsunuz.  Ve hiç bir gelişme göstermediniz.”Erickson’un adamın hiç bir şekilde münakaşa edemeyeceği gibi konuştuğuna dikkatinizi çekerim. Basitçe gerçekleri ona nasıl görünüyorsa öylece yeniden ifade etmekten başka bir şey yapmamaktadır. Konuşmaya devam etti:”Şimdi doktorunuz ilgilenmem için sizi bana getirdi.Ve ben sizinle çalışmayacağım. Ama bu işi başaracağım. Ellerinizi dizlerinize koyun ve önce sol elinizin mi, yoksa sağ elinizin mi yüzünüze yükseleceğine bakın.” (Burada Erickson hastanın direncini bertaraf etmek için ona yardım etmeyeceğini söylemekte ve daha sonra adamın mizacındaki rekabetçi, özelliği kullanarak iki eli arasında bir yarış ortamı yaratmaktadır.) Bu özel seansta,bir elin yükselmesi yarım saati buldu. Hastanın eli yüzüne dokunurken Erickson, migren ağrılarını kendi kendine iyileştirmesine yardımcı olacak telkinler veriyordu.”Gerginlik kaslardadır…”diyordu “ve onlar yarışırken sen bu gerginliği ellerinde tutuyorsun. Şimdi baş ağrıların olsun istiyorsan, neden bu boynundaki  omuzlarındaki kasların rekabetinden kurtulmuş bir baş ağrısı olmasın? “Daha sonra Erickson, hangisinin daha çabuk gevşeyebileceğini görmek için eller arasında bir yarışma düzenledi. Böylece savunmaları engellenmiş olarak trans içindeyken hasta, baş ağrılarını durdurmamak ama kaslarındaki gerginliği gevşetmesini öğrenmek için basit bir telkin alıyordu. Erickson’un görünüşteki basit metodolojisi aslında hipnotik telkin yoluyla şifanın güçlü bir örneğiydi. Bu tek seans hastanın kendi kendisini iyileştirmesiyle sonuçlanan yeni bir inanç sistemi yaratmıştı.

Rekabetçi iş adamı, Erickson’un uzun ve şerefli kariyeri boyunca başarıyla tedavi ettiği binlerce insandan biriydi. Erickson’un Amerikan Klinik Hipnoz Dergisi’nde yayımlanan “Naturalist Hipnoz Teknikleri.”adlı tebliği bir dönüm noktasını teşkil etti. Dr Ernest Rossi ile birlikte yazdıkları hipnoz deneyleri ve hipnotik realiteler adlı iki kitap modern klinik hipnoterapi ve ideomotor teorisinin temelini oluşturdu. Erickson, gelişmiş bir ideomotor sinyal verme tekniği geliştirdi;hipnozdaki bir kimse bilinçaltı zihni tarafından yönlendirilmek suretiyle “evet” ya da “hayır” şeklinde cevaplar verebiliyordu. Bu yolla Erickson,fiziksel ya da psikolojik rahatsızlıklar doğuran bilinçaltı inanç sistemlerini yoklayabiliyordu. Erickson 1980 de 88 yaşında öldü,ama hayatının son 6 yılında kendisini ziyaret eden terapist guruplarıyla hemen hemen her gün 4-5 seans yaptı. Onlara beden dilini okuma, alışkanlıkların yönünü değiştirme, telkin ve genel olarak kendi bilinçaltı zihinlerindeki güçleri meydana çıkarmak için insanlara yardım etme metotlarını öğretti.

Uyuyamama sorunu olan hastalara Erickson uyuyamadıkları zaman yataktan kalkmalarını buzdolabını temizlemek ya da yeri fırçalamak gibi nahoş işler yapmalarını isterdi. Erickson’un hastaları bu sevimsiz işlerden kısa sürede sıkılıyor ve gidip uyuyorlardı.

Bir gün altı yaşında gece işemesi olan bir çocuğu ailesi Erickson’a getirdi. Çocuğun bu durum karşısında saldırgan bir tavır takındığına dikkat eden Erickson ana babayı odadan çıkardı ve çocuğa,”Sen annene babana aldırma. Onlar çocuklarının yedinci doğum günlerine kadar yatağı ıslatmayı bırakmadıklarını bilmiyorlar.”dedi. Bir kaç hafta sonra, yedinci doğum günü partisinden sonra, çocuk yatağını ıslatmaz oldu. Bu, fevkalade hızlı ve ustaca yapılmış bir şuuraltı telkin göstergesidir. Terapist onun tarafını tutarak(“Sen anne ve babana aldırma onlar bilmiyorlar.”çocuğun şuurlu saldırganlığını basitçe etkisiz hale getirmiştir. Sonrada çocuğun yedinci doğum gününden sonra yatağını ıslatmayı kendiliğinden dair şuuraltı telkini vermiştir.

Kaynakça:Bu makale Psikolog Lee Pulos’ un Beyond Hypnosis adlı eserinden alınmıştır.

 

FREUD’UN JUNG’U- BARIŞ İLHAN

Jung’un Keşfedilmemiş Benlik kitabını yayına hazırlarken çeşitli tepkilerle karşılaştım. Kimileri Jung’un bütün kitaplarının Türkçe’de yayınlanmış olduğunu söyledi, ( oysa bu kitap sayısı bir elin parmaklarını geçmez). Birisi Jung’un Türkiye’de hiç tanınmadığını bu nedenle kitabın satılmasını istiyorsam önce Jung’u tanıtmam gerektiğini belirtti. En ilginç tepkiyi ise bu sabah bir başka şehirde yaşayan bir arkadaşımla telefonda konuşurken aldım. Jung’un kitabının baskıdan çıktığını söylediğimde biraz duraksadı ve “Freud’un Jung’u mu?”dedi. Jung’un Türkiye’de tanınma biçimini bu kadar özlü anlatan bir ifade olamazdı. Gerçekten ülkemizde Jung dendiğinde aklımıza hemen Freud gelir. Çünkü biz esas Freud’u tanırız, Jung’u da onunla mektuplaşmalarından tanırız. Zaten hepsi de bu kadardır.

Jung’un konferansları, analitik psikolojisi bizde yayınlanmıştır, ama meslek veya konu dışı insanların anlaması biraz zordur. Kitapçılarda bulunabilen bir diğer kitabı da Psikoloji ve Din üzerinedir. Özet olarak Jung adı bilinmekte, ama Jung’un söyledikleri bilinmemektedir. Yaşamı boyunca esrarengiz olarak kabul edilen konularla ilgilenen ve bu ilgisiyle bilinçdışı kavramına ve psikolojiye büyük katkılarda bulunan Jung’un adı ülkemizde kendi esrarengizliğini korumaktadır.

Eğer yaşamı sadece aklınızla, mantığınızla rasyonalist bir şekilde algılayabileceğinizi düşünüyorsanız Jung’u anlamanız biraz zordur. Jung yaşamın açıklanması zor bir diğer boyutunun varlığından asla kuşku duymadan yaşamıştır. Çocukluğundan itibaren mistik, okült konularla ilgilenmiş, bunları insan ruhu ile bağlantılı olarak açıklamaya çalışmıştır. Jung’un odaklandığı nokta insan ve insanın dış dünyayla ilişkisi değil, insanın kendi benliği ile ilişkisidir. Freud’un psikanalizin son noktası bir başka insanla olgun bir ilişki kurabilmekken, Jung’un analitik psikolojisinin son noktası bireysel ruhun büyüme ve gelişme sürecidir. Yani diğer insanlarla ilişkileri nasıl olursa olsun, insanın kendisini bütünleşmiş hissetmesi, kendisiyle barış yapmasıdır.

Aslında arkeolog olmak isteyen Jung, ailesinin ekonomik koşullarının elvermemesi nedeniyle Basel üniversitesinde tıp okumuştur. Okulu bitirdiğinde cerrah olmayı düşünürken okuduğu bir psikiyatri ders kitabı sayesinde fikrini değiştirmiştir. Pozitif bilimlere, nesnelliğe inanan ve bu özelliği ile önemli bir bilim adamı olan Jung, aynı zamanda din, felsefe ve yaşamın anlamı gibi öznel konularla çocukluğundan itibaren uğraştığı için, psikiyatriyi, birbirlerine karşıt görünen, nesnellik ile öznelliği birleştirebileceği bir alan olarak görmüştür. Diğer yandan insan ruhuna hançer vurup onu iyileştirme arzusu bir yaraya bıçak atan bir cerrahın veya kaybolmuş bir kültürü kazmasıyla gün yüzüne çıkartmaya çalışan bir arkeoloğunkine de çok paralel görülmektedir. Nitekim ilerleyen yıllarda, Jung arkeoloji tutkusunu Tunus’a, Sahra Çölü’ne, Afrika’ya geziler yaparak ve ilkel kabileler arasında yaşayarak bir ölçüde tatmin etmiştir. Bu gezilerinin amacı farklı kültürleri ve bu kültürlerin eskiden  beri özümsedikleri sembolleri araştırmaktır. İnsanlık için evrensel olan sembolik dilleri araştırması astroloji, Tarot ve I-ching ile gelişmiştir.

Ayrıca Jung bir ara iyice içine kapanmış, dünyayla ilişkisinin iyice zayıfladığı ve görsel sanrıların yaşandığı bir dönem geçirmiştir. Bu dönem büyük olasılıkla psikotik bir içerik taşıyordu ve Jung bu dönemden kendi ruhu ve evreni ile bütünleşmiş olarak çıktı. Jung’un kolektif bilinçaltı kavramı, semboller ve rüyalara yaklaşımı bu bütünleşmenin sonucu hissedilmiş olanların formüle edilişidir. Tüm bu deneyimler sayesinde İnsan ve Sembolleri, Kolektif Bilinçaltı, Arketipler gibi çok değerli kavramları geliştirmiştir. Son derece mistik bir çok hissedişi tamamen rasyonel, neredeyse bir matematikçi veya fizikçi objektifliğiyle sunan Jung, bir insanın reenkarnasyona inanmasının veya bütün insanları büyük bir İnsanlık Ruhunun bir parçası olarak kabul etmesinin veya bir şaman gibi doğanın, suların ve göklerin ruhuna inanmasının veya meleklerden, şeytandan bahsetmesinin kişiyi kendisiyle çelişkiye düşürtmeyeceğini savunmaktadır. Yani Jung’da Freud’un pozitivizminden eser yoktur, ama sanki
Freud’la bir tartışmayı sürdüren bir üslup içindedir.

Jung’un bir diğer önemli düşüncesi de senkronisite yani eş zamanlılık kavramıdır. Jung yaşamımızdaki bazı tesadüflerin bir anlamı olduğunu düşünmektedir. Buna kısaca “anlamlı tesadüfler” diyebiliriz. İç dünyamız bir şekilde hazır olduğunda, öyle tesadüfler yaşarız ki bunlar yaşamımızı değiştirecek nitelikte olabilirler. Belki de doğru zaman, doğru yer, doğru insan düşüncesi de eşzamanlılığı anlatmaktadır.

Senkronisite ülkemizde fazla tanınan bir kavram değildir, ama Jung’un insanları psikolojik açıdan içedönük ve dışadönük olarak sınıflandırması günlük dilimizde çok kullandığımız bir kavramdır. Jung’a göre bilinç ve bilinçdışı birbirlerini karşılıklı olarak dengelemektedirler. Bilinçli davranışta gözlenemeyen bir şey insanın bilinçdışında gizlenebilir. Aşırı dışadönük bir insanın içinde aşırı içedönüklük bulunabilir. Örneğin görünüşte çok çapkın bir insan içinde aşırı ahlakçı bir unsur barındırabilir. Orta yaşa kadar komünist olarak yaşamış bir insan aniden koyu bir dindar olabilir. Aşırı iyi görünen bir insanın içinde yıkıcı duygular olabilir. Bu aşırı uçlardan kurtulmanın yolu bireyleşmek ve bütünleşmektir. Yani insanın kendine özgü benliğini iyi-kötü , aydınlık-gölge olarak ayırmadan dengelemesidir. Bu da insanın kendisini tanıması demektir.

Jung Keşfedilmemiş Benlik kitabında bu konuyu şöyle anlatıyor:

” Birçok insan ‘kendini tanımayı’ bilinç düzeyindeki ego kişiliğinin bilgisi ile karıştırır. Biraz ego bilincine sahip herkes kendisini tanıdığından emindir. Ama ego sadece kendi içeriğini bilir, bilinçdışını ve onun içeriğini bilemez. İnsanlar kendilerini tanıma derecelerini çevrelerindeki ortalama bir insanın kendisini tanıma oranı ile değerlendirirler, büyük ölçüde kendilerinden gizlenmiş olan asıl ruhsal gerçeklerle değerlendirmezler. Kendini tanımak bireysel gerçekleri bilmek olduğuna göre, teoriler bize bu konuda fazla yardımcı olamazlar. Bir teorinin evrensel geçerlilik iddiası ne kadar güçlü ise, tek tek bireysel gerçeklerin hakkını verme iddiası o kadar zayıf olur. Deneye dayanan her teori zorunlu olarak istatikseldir, yani terazinin her iki ucundaki istisnaları atarak bunların yerine soyut bir ideal ortalama koyar. Terazinin iki ucundaki istisnalar, tümüyle gerçek oldukları halde, sonuçta gözükmezler. Örneğin ben, eğer çakıl taşı dolu bir çanağın içindeki her taşı tek tek
tartıp ortalama 145 gr. ağırlık elde etsem, bu bana çakıl taşlarının gerçek niteliği hakkında çok az bilgi verir. Bu hesaba dayanarak eline aldığı bir çakıl taşının 145 gr. ağırlığında olacağını düşünen birisi ciddi bir yanılgıya düşebilir. Hatta, istediği kadar arasın tam 145 g. gelen tek bir taş bulamayabilir.

Teorik varsayımlara dayanan hiçbir benlik bilgisi yoktur ve olamaz da, çünkü kendini tanımanın nesnesi tek bir bireydir – göreceli bir istisna ve kuraldışı bir fenomendir. Bireyi tanımlayan şey evrensel ve kurallı olması değil, eşsiz olma niteliğidir.”

Kitabın ilk bölümündeki Arkaik İnsan makalesinde Jung günümüz insanının ilkel insan düzeyini “mantık öncesi” kabul ederek bizden çok farklı olduğunu düşünmesine rağmen aslında bütün farkın yola çıkılan temel varsayımların farklılığı olduğunu anlatmaktadır. Ona göre ilkel insan bizden daha mantıklı veya daha mantıksız değildir. Bu meydan okuyucu düşünce dünyaya ve kendimize bakış açımızı zorluyor. Doğayla ve kendi iç dünyasıyla bağlarını yitirmiş görünen modern insanı dünyanın merkezindeki yerinden oynatıyor.

İkinci bölümdeki Keşfedilmemiş Benlik ise mutsuzluğunun ve doyumsuzluğunun kaynağını dış dünyanın koşullarında aramaya yönelik insanlara kendini tanımanın önemini anlatıyor. Kendinizi tanıyıp bütünlemediğiniz taktirde dış dünyadaki koşullar ne şekilde değişirse değişsin size özgü mutsuzluğunuzun aynı kalacağını ve suçlayacak yeni bir şeyler bulacağınızı gösteriyor. Kitle zihniyetiyle kendi özgünlüğünü kaybetmiş insanların huzuru ancak kendi bireyliklerini geliştirmeleriyle bulabileceklerini büyük bir alçakgönüllülükle açıklıyor.

Yeni bir çıkış noktası aradığımız şu günlerde oldukça meydan okuyucu ve aydınlatıcı bir çalışma olan Keşfedilmemiş Benlik ilk yayınlandığı 1950’lerden günümüze geçerliliğini korumaya devam ediyor.

Kaynak:Ağustos 1999’da Cumhuriyet
__________________________________________________________

Makale 8

Neden Hipnoz Kendi İçsel Gerçeğinize Yolculuktur ? Hipnoz Anlayışımın Temelleri

Neden “Hipnoz kendi içsel gerçeğinize yolculuktur” sözümü hipnoz anlayışımın temeline oturttuğumu bir örnek vaka ile açıklamak istiyorum. Bir danışanım bana çok yoğun unutkanlık problemi ile müracat etti. Öyle ki her an her şeyi unutma konusunda gerçekten kimse danışanım D.’ye rakip olamazdı. Harfleri, rakamları ailesini, kelimeleri arkadaşlarını daha doğrusu yaşantısında ki her şeyi unutma ihtimali vardı D.’nin……….. ruh ve ve sinir hastalıkları hastanesi unutma ile ilgili organik ve psikolojik bir neden bulamamıştı.

Danışanım birinci seansta çok kısa bir sürede derin bir transa girdi. Ancak hemen sonrasında ilk defa karşılaştığım çok yoğun bir baş ağrısı ile birlikte hüngür hüngür ağlamaya başladı. Belli ki anlatması gereken çok şeyi vardı ve hipnozda da olsa bunları anlatmak hiçte kolay olmayacaktı. Danışanı çok zorlamak istemedim ve hipnoz hakkında olumsuz duyguların meydana gelmesini engellemek amacı ile ilk seansı hemen bitirdim. Bir sonraki seansa gelmeden önce danışana sitemin tamamını okuyarak hipnoz hakkında doğru bilgileri edinmesi tavsiyesinde bulundum. Normalde hipnozdan dolayı bu türlü yoğun baş ağrısının mümkün olmayacağını tam tersine beynin büyük bir gevşeme ve huzur hissetmesi gerektiğini açıkladım.

Bir sonraki seansa suje sitemi okumadan gelmişti. Belli ki hipnoterapiye karşı direnci vardı. Çünkü bazı bilgilerin açığa çıktığında kendisini rahatsız edebileceğini bilinçaltı hissediyordu. Bu dirençleri ve nedenlerini kendisine açıkladım ve ikinci seansta baş ağrısının asla mümkün olmayacağını söyledim. İkinci seansta hiç bir baş ağrısı meydana gelmedi. Zaman zaman ağladı zaman zaman güldü. Bazı şeyleri hiç hatırlamak istemediğini seans sırasında kendisi zaten söylüyordu. Bastırma mekanizması çok abartılı ve trajik şekilde çalışıyordu. Kişinin kullandığı savunma mekanizmalarını birden bire yok edersem danışana zarar verebilirdim. Bundan dolayı kendisine her şeyi şimdi hatırlaman gerekmiyor, hatırlamak yada hatırlamamak için kendini zorlamamalısın şeklinde konuştum. Bu konuşmamdan sonra danışanın trans derinliğinin daha da arttığını gözlemledim. Çünkü bana güveni artmıştı. Çok rahat bir seans oldu. Diğer seanslarımda olduğu gibi danışan bir sefer hipnoz moduna girdiği zaman çorap söküğü gibi anlatıyordu. Ancak bende henüz probleminin asıl nedeni olan konuyu anlatmadığından emindim. Seans bitti ve beni şaşırtan olayda seanstan sonra meydana geldi zaten. Seanstan yaklaşık beş dakika sonra  sohbet ederken çocukluğunda babasını öldürme planları yaptığını ve hayatı boyunca bu düşüncelerini unutmak için çaba sarf ettiğini söyledi. Ben aynen şu anda sizin yaptığınız gibi donup kalmıştım. İçimden seni bunları anlatabilmen için hipnoterapiye alıyoruz sense en önemli şeyleri seans bittikten sonra anlatıyorsun bu ne biçim iş ? diye düşünüyordum. Danışanın bilinçaltı babasını öldürme ile ilgili düşüncelerini unutmak için giriştiği çabaları abarttığı için (ki bilinçaltı hep abartır) bu her şeyi unutma hastalığına yakalanmıştı. Şimdi unutmanın nedeni açık bir şekilde ortada duruyordu. Ancak benim o an için açıklayamadığım şey neden bunları hipnoz esnasında değil de seans bittikten sonra söylüyordu ? Akşam eve geldiğimde seansın video kayıtlarını tekrar inceledim. Hipnoz sona erdikten sonra danışan yataktan kalktıktan sonra olan konuşmalarımızın hepsinin sağ beyin ile ilgili olduğunu fark ettim. Her ne kadar hipnoz bitmiş danışan ayağa kalkmış gibi görünse de sohbet sırasında yine çok içsel konulardan sohbet ettiğimiz için danışan aslında hipnozdan çıkmamıştı. Beyinsel olarak yakaladığı hipnoz modu devam ediyordu. İşte o anda danışanın hipnoz ile içsel gerçeğine bir yolculuk yaptığını hipnozun elde edilebilmesi için sadece içselleşmenin yeteceğine inandım. Danışanın hipnozu sona ermiş görünse de beyin hala içselleşme modunda olduğu için babasını öldürme planlarından bahsedebilmişti.Bu durum sinemadan çıkan insanların belirli bir süre filmin etkisinde kalmasına benzeyen bir durum.

Hemen çok yakından tanıdığım eşim ile içsel bir sohbet etsem acaba hipnoz hali elde eder miyim diye aklıma geldi. Eşimin sağ beyninin her hücresine hitap edebilecek kelimeleri özenle seçerek sohbete devam ediyordum. Eşimin ses tonunun hipnozda ki insanların ses tonuna yakın bir hal aldığını gözlüyordum. Derin derin nefesler alması da önemli işaretlerden biri idi. Eşimin hareketleri yavaşlamış ve mimikleri garipleşmişti. Elini normalde ağzına götürmezdi. Bilinçaltında anlatmak istemediği konular olduğu için bunun bir sembolü olarak elini ağzına götürüyor zaman zaman dudaklarını sıkıyordu. Konuştuğumuz konular içselleştikçe yorulduğunu uykusu geldiğini ve başının ağrıdığını söyledi. Oysa uyku için çok erken bir saatti. Başlayan şey normal uyku değildi. Normalde hipnoterapi sırasında danışanlarımda gözlemlediğim bir çok fizyolojik belirtiyi eşimde de gözlemleyebiliyordum artık. Bakışları bir yere sabitlenmişti ve yüzüme bakmıyordu. İşte sadece konuşarak bir hipnoz hali elde etmiştim. Yorulduysan rahatça uzanabilirsin ve böyle konuşmaya devam edebiliriz dedim :)) Olur dedi sana uzun süredir söylemek isteyipte söyleyemediğim bir şey var !!! :)))(Tıpkı hipnozdaki danışanların normalde söyleyemeyecekleri şeyleri trans halinde söylemeleri gibi.)Tabi dedim dinliyorum.”Artık bu ev bize küçük gelmeye başladı daha geniş bir eve taşınmalıyız dedi.”Eyvah dedim eşini hipnotize edip konuşturursan olacağı bu ! :))Sonrada yatak odası takımını ve oturma odası takımını değiştirmek istediğini söyledi. Hipnoz ilk defa bana bu kadar pahalıya patlıyordu:)) İçimden bir daha sana hipnozu yaşatırsam meteliksiz kalacağım sanırım diyordum. Bu olaydan sonra Dr.Erickson un ne kadar büyük bir hipnoz ustası olduğunu daha iyi anladım.

Aşağıda ki Danial Araoz un kitabından alıntı olan parağrafta  benim eşime yaptığım gibi yeni ve modern hipnozun danışanlarda indüksiyon olmadan da elde edilebildiğini göreceksiniz. Aşağıda ki parağrafı okuduğumda boğazıma bir yumruk düğümlenmişti:))

” From the point of view of tradational hypnosis, there is a paradox in being able to obtain all the benefits of hypnosis without induction; that low-scoring subjects in the traditional hypnotizability scales obtain good hypnotic resolts;that every normal person benefits from hypnosis experience . That the clinician uses any manifestation of the clients subconcious mental activity to lead them into the hypnosis experience. Thus it,can be said that the new hypnosis is ” hypnosis without hypnosis ” to borrow kuhner’s (1962) phrase”

Bilinç Nedir?

Bilinç, basit bir şekilde tanımlanırsa farkındalık ya da bireyin kendi varlığının farkında olmasını sağlayan …

Algı Nedir?

Algı, psikoloji ile zihin ve zekânın işleyişini ele alan bilişsel bilimlerde duyusal bilgilerin alınması, yorumlanması, …

Borderline Kişilik Bozukluğu Hipnozla Tedavisi

27 yaşında bir erkek olan danışanın (G.İ) başlıca sorunları aşağıda sıralanmıştır. 1- İnsanlarla iletişim …