MAKALELER

Hipnoterapi hakkında daha fazla bilgi edinebileceğiniz uzman makaleleri.

PSİKONÖROİMMUNOLOJİ Nedir?

GİRİŞ : Psikonöroimmunoloji 70 ‘lerin sonunda Dr. Robert Ader tarafından birleştirilmiş bir terminolojidir. 1981 de yayımlanan psikonöroimmunoloji ders kitabı gerçekte psikonoroimmunolojinin belirgin bir saptamasını yapmaz. Bu yayında Dr. Ader şunları yazmıştır: İmmun sistem ve SSS arasında dolaylı ve rölatif olarak, keşfedilmemiş bir ilişki vardır, ve bu ilşkinin analizi immun sistem ve beyin hakkındaki çok şeyi açığa çıkarabilir. Bu yayından sonra diğeleri, insandaki amaçlı immun modulasyonun varlığının ima edilmesini henüz kanıtlanmamış birşey olarak yorumlamışlardır. Ader’in psikonöroimmunoloji hakkındaki 1. ve 2. yayınlarındaki materyallerin büyük kısmı hayvan deneylerine ayrılmıştır; ama 2. yayınında saptamalarını yansıtmada daha cesur davranmıştır. Bugün immun sistemle ilgili nöroanatomik, nöroendokrin ve nörokimyasal linkleri gösteren bir çok veri mevcuttur.Nöronların dentrit ve aksonlarla birbirine bağlı olduğunu bilmekteyiz. Mesajlar bu yoldan yollanır ve alınır. Bir beyin hücresi uyarıldığı zaman nörotransmitterlerin salgılanmasını sağlar. Bunlar sinaps dediğimiz mikroskopik aralıktan alıcı hücre veya nörona zıplarlar.Dentritlerin gelişmesi bu bağlantıların fazlalığıyla orantılıdır. Burada Dr. Öz’ün kitabındanki bir örnekten bahsetmek isterim “ 15 yıl arayla iki kez kalp krizi geçirmiş ve artık ikinci krizde beyin oksijenlenmesinin kesilmesi nedeniyle, nörologların kalp naklinden sonra dahi eskisi gibi olamayacağını söylediği bir hasta vakası. Dr.Öz’e göre bu hastanın belleğinin büyük bir kısmı kaybedilmiş olabilirdi, hatta komada kalma olasılığı bile vardı ve operasyon için uyanması gerekiyordu. Karısı ise ısrarla uyanacağına inanıyordu. Sadece ona yardım edecek birine ihtiyacı olduğunu düşünüyordu. Bunun üzerine Dr. Öz durumu ciddi olduğu halde hastanın iyileşebileceğini söyler. Hastanın eşi de kocasının geri gelmesine yardım edebileceğini söyler ve sabahın 7’sinden gece geç saatlere kadar hergün kocasının yatağının başından ayrılmaz, onunla konuşur, elini tutar. 5. günün sonunda kocası komadan çıkar ve LVAD operasyonu yapılır. Fakat operasyon çok başarılı geçmesine rağmen hasta yoğun bakımdayken durumu kötüleşip kalp atışı durur. Kalp masajı ve ilaçlarla hasta tekrar döndürülen hasta RVAD için operasyona alınır ve ikinci pompa da takılır. Konsültasyondaki doktorların tümü olumsuz görüş belirterek hastaya başarılı bir operasyona rağmen kaybedilmiş hastalardan biri gözüyle bakılarak tekrar yoğun bakıma alınır.Ve eşi yine hergün ki gibi kocasının başından ayrılmayarak konuşmaya devam eder ve bir gün hasta gözlerini açar. Eşi kendisiyle konuşup günlük gazeteleri okuyarak hayatla bağlantısını sürdürür. Hasta beyin zararı görmüş diğer hastalardaki sıkıntı ve sinirlilik hali olamadan yavaş yavaş aklına kavuşarak insanların arasına geri döner. Nasıl iyileşmiştir? Yakın tarihli nörolojik araştırmalar sözler ve dokunuşlarla aklı uyarmanın, nöronları gelişmeye ve büyüyen bir ağacın kökleri gibi dallanıp budaklanmaya itebileceğini ileri sürmektedir. Bu dallanıp budaklanmalar nöronlar arasında daha fazla bağlantı yaratmaktadır. Bellek bu şekilde oluşmakta ve milyarlarca beyin hücresinden gelişmektedir, ki bu da bir hastanın başkalarıyla etkileşmesiyle gerçekleşmektedir, makineler ve ilaçlarla değil. Bu hanım, kocasının belleğini yeniden inşa etme yolunda yeni bağlantılar kurmasına yardımcı olmuştur. İlgisiyle, varlığı bu hasta için en iyi akıl terapisi olmuştur ve bu da hiç kuşkusuz vücuduna yardım etmştir. Bu Dr. Öz’ün görüşüydü.

Ader’e göre de sinir sistemi ve immun sistem arasındaki haberleşmesinin çift yönlü yollarının varlığı, işlevsel ve stress indüklü etkilerin immun sistem üzerine ve bunun tersine immun procesin de, işleyiş üzerine etkisinin gözlenmesinde deneysel bir temel sağlar.

İMMUN BASKILAMANIN VE İMMUN ARTIRIMIN DÜZENLENMESİ

Farelerdeki bir keşif Ader’i psikonöroimmunoloji araştırmalarına itmiştir.Tat uyarısını bir immunosupresif ilaçla ilintilendirerek (cyclophosphamide) nispeten birkaç birlikte verilişten sonra, bu ilacın yalnızca bulantı değil immunosupresyonu da içeren fizyolojik etkilerinin düzenlemesine yol açmıştır.Ader’in başlangıçtaki gözlemlerini kanıtlayan çalışmalar olmuştur. Hayvanda immun artırım da düzenlenebilmiştir (Mc Quieen 1979). Son on yıl içinde immun cevabın düzenlenmesiyle ilgili çok sayıda insan çalışması gösterilmiştir. Almanyadan bir çalışmada (Buske-Kirschbaum 1992) 24 universite öğrencisinde düzenlenmiş doğal Naturel killer (NK) hücre salınımını göstermiştir. Nötral bir solusyon 4 kez 0.2 mg.lik epinefrin’in subcutan enjeksiyonu ile birlikte verilmiştir. Bunun ardından, düzenlenmiş süjeler bu solusyonun tekrar verilmesiyle anlamlı derecede artmış bir naturel killer hücre aktivitesi göstermişlerdir. Solüsyonun tuz ile birleştirilerek verildiği kontrol grubundaysa NK hücre aktivitesinde benzer bir artış gözlenmemiştir. Ovarian CA için cyclic kemoterapi alan kadınlardaki bir çalışma bunların yalnız düzenlenmiş bulantı değil fakat aynı zamanda düzenlenmiş immun cevap gösterdiklerini de ortaya koymuştur (Bovbjerg 1990).

İntrinsic İmmun Durum Hayvan Davranışı üzerine Etki Eder

Birçok çalışma göstermiştir ki hayvanlar doğal veya indüklenmiş hastalıkların sağaltılması için verilen ilaçlarla birleştirilmiş olan tatlara (CS) karşı tercih geliştiriler. Ader’in çalışmalarında otoimmun hastalıklı fareler CS’ye karşı antipati duymamışlardır, ki bu sağlıklı farelerin bir özelliğidir (Ader 1991). Çikolatalı sütle karıştırılmış cyclophosphamide(CY) ile yapılan ileri deneylerde, sağlıklı hayvanlar dozla alakalı olarak bu maddenin alımını azaltmışlardır. Oysa otoimmun hastalık semptomları olan lupus-prone fareler, yükselmiş otoantikor seviyelerini düşürmeye yetecek kadar daha cok CY içmişlerdir. Ader bu calışmadan şu sonuca varmıştır: Sinir sitemi hayvanın hayatta kalmasına en uygun tarzda immun sistemden gelecek olan enformasyona göre hareket eder.

Stress ve Beyin/Beden İlişkisi

Vücudun immun savunma ağı sinir ve endokrin sistemle içiçe geçmiş durumdadır. Hem direk fiziksel olarak ve hem de interlökinler, nörotransmitterler ve hormonlar yoluyla gerçekleştirilen bağlantılar vardır. Georgetown üniversitesinde bir nöroloji uzmanı olan Candace Pert ve başka bilim adamları tarafından yürütülen araştırmalar, beyin (dolayısıyla da vücut) fonksiyonlarını düzenleyen bazı kimyasal maddelerin şifa verici rolüne işaret etmiştir. Bu kimyasal maddeler sinir ve sinir sisteminin destek dokusu hücreleri tarafından üretilen nöropeptitler veya aminoasit dizileridir. Destek dokusu beyin hücrelerini koruyan bir tür besleyici petek oluşturur. Bu nöropeptitler vücuttaki başka hücrelerle bağlantılı reseptörlere bağlandıkları vakit (ki bunlar bağışıklık hücreleridir) fiziksel reaksiyonlara yol açarlar. Dr. Pert nöropeptitlerle resptörlerin, vücudun kendi kendisiyle haberleşmek için kullandığı bir bilgi ağı oluşturduklarını göstermiştir. Ve bu ağın duyguların biokimyasal bir şekli, vücudun bir saldırgana karşı koymasını yada tehlikeden kaçmasını kontrol eden devreler sistemi gibi bir şey olduğuna inanmaktadır. Nöropeptitler bahsinde, vücudu baştan başa dolaşmalarını mümkün kılan devreler sistemi, aklın nasıl vücudun iyileşmesini sağladığını bilimsel açıdan izah etmektedir.

Fakat Dr. Pert aynı zamanda, bunun yalnız beyinde merkezleşmiş bir sistem olduğunu düşünmemize karşı da bizi uyarmaktadır. Duygular yalnız insanın kafası içinde değildir. Dr.Pert bir hücresel bilinç olduğuna, her hücrenin de reseptörleri ve kendine özgü bir “zekası” olduğuna inanmaktadır. Buna göre bir kemik hücresi bir karaciğer hücresinden farklı çalışmaktadır. Bütün hücrelerin herbirinin ne yapması gerektiğini “bildiği” söylenebilir ve bu bilinç, beyinden gelen mesajlara bağımlı değildir.

IL’ler gibi immunregülatörler sinyallerin hızla beyine iletmesi için sinirleri stimule edebillir. Beyin tarafından bir sıkıntı tehlike durumunun algılanması da fizyolojik değişikliklerin tetiklenmesi için immun habercileri aktive edebilir. Örn: korkutucu bir şeyin görülmesi, beyin hipotalamusunda kortikotropin salgılatan faktör (CRF) salgılanmasını uyarabilir, bu corticosteroidlerin salınımına yol açar, döngü içinde bu da enflamatuar cevabın azaltılmasına neden olur. Bu reaksiyon en sonunda savunma enfeksiyonu yeteneğinin, azalmasına yol açabilir. Ohio eyaletinde Kiecolt – Glaser (1984) tarafından stress altındaki tıp öğrencilerine yapılan deneylerde gösterildiği gibi…. Öte yandan deprese hipotalamus-hipofiz ekseninin, bazı allerjilere veya otoimmun hastalıklara duyarlı kılabilme ihtimali vardır. Çok yakın zamanda, Glaser ve ark. şu çalışmayı rapor etmişlerdir: 48 tıp öğrencisi 3 günlük bir sınav serisinin 3 gününe rastlayacak hepatit B aşısı serisiyle inoküle edilmişlerdir. Büyük sosyal destek, az huzursuzluk ve stres bildiren öğrenciler 3. inokulasyonun sonunda aşıya karşı yüksek antikor cevabı ve Hepatit B yüzey antijenine karşı çok daha canlı T hücre cevabı vermişlerdir (Glaser 1976). Stres ve rahatlamanın insandaki in vitro immun cevap üzerine etkilerinin araştırılması için yapılan bir meta-analitik çalışmasında 24 stres çalışması ve 10 gevşeme (Van Rood 1993) çalışması değerlendirilmiştir. Meta-analizin zayıflığı, gerçekte çok farklı olan müdahaleler arasında eşitlik olduğunu var saymasındadır. Gevşeme grubundaki çalışmaların bazılarında süjelere spesifik immun parametrelerin değiştirilmesi üzerine odaklanmaları söylenmiştir; aynı gruptaki öteki çalışmalarda ise basitçe gevşemeleri söylenmiştir. Bu iki istek çok farklıdır. Her ikisi de yani sadece gevşeme ve gevşeme olmaksızın amaç (intention), immun cevabın labaratuar ölçümlerindeki değişikliklerle alakalıdırlar (Hall 1996). Meta-analiz çalışmalarının bir kısmı gevşemeyle birlikte imgelem içerir. Araştırmacılar EBV’e karşı lenfositlerin IL 2 reseptor expresyonundaki değişikliklerin ve antikor seviyelerinin, değişikliğin yönüyle alakalı ve global olarak anlamlı olduğu stres çalışmalarından çıkan bulguları değerlendirmişlerdir. NK hücre yüzdesi, salgısal IgA konsantrasyonu ve herpes simplex viruse (HSV) karşı antikor seviyelerindeki gözlenen değişimler tutarsızdır ve anlamlı değildir. Gevşeme çalışmalarının sonuçlarının analizi gostermiştir ki salgısal IgA konsantrasyonunda gözlenen değişikler değişikliğin yönüyle uyumludur ve anlamlıdır, fakat beyaz kan hücreleri miktarı ile ilgili sonuçlar tutarlı fakat anlamsızdır. Birçok çalışmada depresyonlu bireylerdeki immun cevap araştırılmıştır.Yeni bir çalışma depresyonlu ve depresyonsuz çocuklardaki immun farklılıkları değerlendirmiştir (Barlett 1995). Unipolar minor depresif hastalık belirtilerine uyan 18 depresif çocuk yaşları ve cinsiyetleri uyan 18 sağlıklı çocukla karşılaştırılmışlardır. Depresyondaki çocukların hiçbiri hastalıkları için daha önce hiç ilaç kullanmamıştır. Her bir çocuk psikopatalojik değerlendirme ve kan alma için bir kez görülmüştür. Toplam beyaz hücre, differensiyal miktarları,T hücre, B hücre, monosit, NK, CD4+ ve CD8+ hücreler ölçülmüştür. Mitojen indüklü lenfosit stimulasyonu uygulanmıştır ve NK hücre aktivitesi kontrol edilmiştir. Bartlett ve ark. düşük NK aktivitesi, fakat artmış Con A (lenfosit stimulasyonu) cevabı bulmuşlardır. Bu bulgular depresyonlu erişkinlerdeki (Irwin 1990,Evans 1992) benzer çalışmalarla kıyaslanabilir. İmmun ölçütlerin ölçümü karmaşıktır. Örn: Nötrofillerin sadece yaklaşık %5’i muayyen bir zamanda dolaşım içindedir. Kandaki nötrofillerin sayılarının ölçülmesi organizmanın içinde neler olduğu konusunda kötü bir olçüt olabilir. Beslenme ve uyku gibi birçok faktörler immun ölçütleri etkileyebilir. Belki gelecek yy.da araştırmacılar bazılarımızın bu yy.da immun ölçütlerin stres yada rahatlamadan etkilendiğini göstermek için gösterdikleri çabalara güleceklerdir. Cohen insanlardaki üst solunum yolu enfeksiyonlarında psikososyal etkilerin akla yatkınlığı ve birkaç enfeksiyon ajana karşı duyarlılığın saptanmasında psikososyal stresin rolü üzerine sağlam deliller olduğuna dikkat çekmiştir (Cohen 1995). Cohen mekanizmalar hakkında henüz çok az şey bildiğimizi vurgulamaktadır. İnsanlardaki immun cevabın modülasyonunda düzenleme yada stresin yönü ve şiddetinin etkileri şu faktörlere bağlıdır;

1- Yaş,cins,genler yada intrinsic immun durum gibi konak faktörler

2- Davranışsal – işleyişsel müdahalelerin kalite ve miktarı

3- Eğer gerekiyorsa rahatlama antremanlarının miktarı ve tipine

4- Antijenik stimulasyon yada infeksiyoz ajana maruz kalma kalitesi ve miktarına

5- İşleyişsel ve antijenik stimulasyon arasındaki temporal ilişkiye

6- immun cevabın doğal yapısı ve ölçüm metoduna

7- Diğer bilinmeyen faktörlere

İnsanda Amaçlı İmmun Modülasyon olduğuna Dair Delil Var Mı? Hipnozun Rolü Nedir?

Birinci sorunun cevabı kısaca Evet’tir, fakat rapor edilmiş çalışmaların bir çoğu esas olarak normal insanlardaki labaratuar çalışmalarıdır. Labaratuar çalışmalarından klinik çıkarımlar yapmak çok net değildir (Halley 1991). İngilizce olarak yayınlanmış 30 dan fazla rapor edilmiş çalışma vardır. İlk araştırma denemelerinin birkaçı 35 yıldan fazla bir zaman önce Black tarafından İngiltere ve Good tarafından Minesota da yapılmıştır (Black1963,Good 1991). Black 28 süjeyle çalışmıştır, bunların herbiri 12 gün süreyle hergün hipnoz olmuşlar ve hipnoz esnasında Mantoux reaksiyonlarının baskılanması istenmiştir. Süjelerin büyük kısmı başarılı olmuşlardır. Good’un çalışmalarında 3 kişi vardır. Her biri 1 hipnoterapi seansı almış ve gecikmiş cutaneus hipersensitivite reaksiyonunu inhibe etmek için yüreklendirilmiştir. Herbiri başarılı olmuştur. Black 18 seçilmiş erişkinden oluşan 2. grupla çalışmıştır (1963). 2/3’ü erken hipersensitivite reaksiyonunu inhibe etmede başarılı olmuşlardır. 1970’te Beahrs ve ark. 5 adet çok fazla tecrübelı, iyi hipnotize edilebilen süjelerle gecikmiş hipersensitivite cevabını baskılamak için yaptıkları ama hiçbir degişiklik olmayan araştırma sonuçlarını yayınlamıştır. İyi tanınan bir çalışmada Smith varicella-Zooster antigenine karşı reaksiyonunu inhibe edebilen ve bunu 9 ay sonra tekrarlayabilen bir meditator ile çalışmıştır (Smith 1985). 1989 da Smith 28 deneyimli meditatörü kapsayan başka bir çalışma yayınlamıştır ve bu grubun Prausnitz-Kustner (örn:gecikmiş cutaneus hipersensitivite) reaksiyonunu hem artırmak hem de bastırmakta başarılı olduklarını göstermiştir. Locke ve ark. 24 kolej öğrencisiyle çalışmıştır, bunların içinden iyi hipnotize olabilen ve hipnotik telkinle vücut ısısını değiştirebilenleri seçmiştir (Locke 1994). Öğrenciler rastgele olarak önceden belirlenmiş ve herbiri varicella-zooster deri testi (VZ) içeren 4 ayrı deneysel gruba sokulmuşlardır:

1- VZ antijenine karşı oluşan gecikmiş tip hipersensitivite (DTH ) reaksiyonunu artırmaya yönelik hipnotik telkin grubu

2- DTH’in baskılanması yönündeki telkin grubu

3- Sadece rahatlama telkinli hipnoz grubu

4- Hipnozsuz sadece deri testi (VZ)

Bunlar DTH cevabı üzerine hiçbir anlamlı etki bulamamışlardır. Çalışmanın sınırlayıcı öğelerini şunlar oluşturmaktadır : standartize edilmiş induksiyon tekniği, Ag’in enjeksiyonundan sonra verilen hipnotik telkin ve iyi hipnotize olabilme ile cilt ısısı değişimlerinin başarı için belirteç olabilecekleri çıkarımı. Çalışma birkaç kişinin telkin verilen yönde değişiklikler elde ettiğini bulmuştur. Böyle bireyler amaçlı immun modülasyon çalışmalarındaki deneysel metodlara rehber olmak açısından dikkatle çalışılmalıdır.

Kiecolt-Glaser ve arkadaşları daha önce belirtilen tıp öğrencileri ile bir müdahale çalışması yürütmüşerdir, bu öğrenciler ilk durum ve sınav kan alımı arasındaki döneme uyacak şekilde rastgele olarak hipnotik/gevşeme grubuna sokulmuşlardır (Kiecolt-Glaser 1986). Bu çalışmada hipnotik gevşemeyi öğrenen ve öğrenmeyen arasında anlamlı bir fark yoktur. Öğrenciler tarafından yapılan pratik sayıları 5 ile 50 arasında değişmektedir. Bunun sonucu regresyon analizleri göstermiştir ki pratik sıklığı deney kan örneklerindeki T helper hücrelerin yüzdesi için anlamlı bir tahmin aracıdır, fakat supresor hücreler ya da NK hücre aktivitesi için anlamlı bir tahmin aracı değildir. 4 huzurevinden alınan 45 geriatric örnekte, Kiecolt-Glaser ve arkadaşları rastgele olarak bir gevşeme grubuna sokulanların NK hücre aktivitesinde ve latent HSV-1 virus kontrolünde istatiksel olarak anlamlı bir artış gösterdiklerini bulmuşlardır (Kiecolt-Glaser1985). Yine rahatlama pratiklerinin sonucu olarak ne tıp öğrencileri ne de geriatric grupta klinik değişiklikler konusunda bir bulgu yoktur. Zachariae ve arkadasları hücresel immun cevap üstüne gevşeme ve yönlendirilmiş imgelemin etkilerini ölçmüşlerdir. 10 sağlıklı süje 2 seans uygulama almıştır. 1.si müzik geri planı ile rahatlama, 2.si immun sistemdeki farklı hücrelerin ve içeri giren viruslerin yok edilmesini hayal etme işlemini içerir. Sonuçlar NK hücre fonksiyonunda anlamlı derecede farklı ve majör mono nükleer lokosit alt grubu sayısında değişiklik olmadığı şeklinde bulunmuştur ( Zachariae 1990). HIV -1 enfekte kişilerle birkaç çalışma yapılmıştır. Bunlar self hipnoz ve meditasyon açısındandan anlamlı klinik değişiklikler göstermemiştir. Bütün bu çalışmalarının zayıflığı, grup analizlerinin dikkate alınması gereken ve belki sonuçları açıklayabilecek önemli bireysel farklılıkları ortaya çıkarmamasıdır.

PSİKONÖROİMMUNOLOJİDEKİ ÇOCUK ÇALIŞMALARI ÜZERİNE TARAMA

Çocuklarla ilgili ilk çalışma 1962`de Rochester Üniversitesinde yapılmıştır (Meyer 1962). Bu araştırma çocuklarda grup A streptecoc enfeksiyonlarının klinik bulgularını araştırmaktaydı ve çevresel stresin klinik olarak artmış streptecoc enfeksiyonları ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Çocukların humoral immun cevabı amaçlı olarak yönlendirebileceği ihtimalini araştıran ilk çalışma 1986`da Minesota`da yapılmıştır (Olness 1989). Çalışmanın spesifik hedefleri, self hipnozu öğrenmiş çocukların salgısal IgA`yı artırabilip artıramayacağını ve laboratuvar değerlerinin çocukların kendilerine spesifik yönlendirici telkinler vermesine veya vermemesine göre değişip değişmeyeceğini saptamak içindir. 57 çocuk rastgele bir izleme grubuna yerleştirilmiştir, yalnız self hipnoz yapan bir grup ve IgA sirkülasyonunu artırmak için özel telkinlerle self hipnoz yapan 2. bir grup… Deneylerden önce çocuklar gençlere immun sistemi öğretmek için hazırlanmış video teypleri izlemişlerdir. Telkinli self hipnoz grubundaki 19 çocuk salgısal IgA seviyesinde anlamlı artışlar göstermişledir. Bunun ardından Avusturalya`dan Dr. Hewson-Bower bu çalışmayı tekrarlamıştır ve klinik uygulamaya kadar ilerletmiştir (Hewson-Bower 1996). Onun klinik çalışmasının amacı self hipnoz ve stres azaltma metodlarını öğrenmiş çocukların kontrol grubuna göre daha az soğuk algınlığı ve nezle semptomlarına sahip olup olmayacağıdır. Bu araştırmanın sonuçları 14 haftalık period içinde alıştırma seansları alan çocukların bu period süresince kontrol grubundakilere göre daha sağlıklı olduklarını göstermiştir. İyileştirilmiş klinik durumları kontrol grubuna göre daha yüksek salgısal IgA seviyelerine eşlik etmektedir. Çocukların beyaz hücre fonksiyonu üzerine amaçlı immun modulasyon yapabileceği ihtimalini araştırmak üzere birkaç ön çalışma Olness tarafından yapılmıştır. 1997`de bu çalışma başlamıştır.İlk sonuçlar yüreklendirici olmakla beraber laboratuvar testlerinin geçerliliği sorgulamaya açıktır. Sonuçların izahı kafa karıştırıcıdır. Çünki çocukların büyük kısmı kan almayı korkutucu bulmaktadır. Bu nedenle bu çalışmayı adölesanlarla devam ettirmişlerdir. Rastgele deney ve kontrol grubuna dahil edilen normal adölesanlarla kontrollü çalışmalar düzenlenmiştir. Deney grubunda olanlara beyaz hücrelerin yapışkanlığını artırıcı (örn. nötrofil adherensini artırıcı) yönde bir self hipnoz stratejisi öğretilmiştir. B ve C olarak 2 deney grubu vardır. Grup B deney seansından önce hiçbir gevşeme eğitimi almamıştır. Grup C deney günlerinden 2 hafta önce 4 gevşeme eğitimi seansı almıştır. Kontrol grubundaki süjelerin (A grubu) deneyler sırasında dinlenmesi sağlanmıştır. Deneyler sırasında nabız ve periferal ısı izlenmiştir. Başlangıç deneyini takiben katılımcılardan 2 hafta için her gün müdehale yapmaları istenmiştir (ya self hipnoz ya da dinlenme); sonra ilk deneyin tekrarı için dönmüşlerdir. Müdahalenin başlangıcında her bir deneysel süjenin ön koluna heparin kilitleri yerleştirilmiştir. Bunlar nötrofil adherensi ölçütleri için kullanılmıştır (Hall 1992). Kontrol grubu hiçbir deneysel seansta nötrofil adherensinde büyük değişiklik göstermemiştir. Eğitim almamış deney grubu (B) her iki deney seansında nötrofil adheransında düşme göstermiştir. Önceden eğitimli deney grubu nötrofil adheransında artış göstermiştir. Self hipnoz pratikleri nötrofil adherensini artırmakla ilintili olmakla birlikte en başarılı süjeler fizyolojik gevşeme belirtisi göstermemişlerdir (Hall 1993). Bu sonuç bazı algısal çabaların nötrofil adherensindeki amaçlı değisikler ile ilintili olduğunu düşündürmektedir. Sadece dinlenen kontrol grubu fizyolojik gevşeme belirtileri göstermişlerdir. Bunu takip eden bir çalışma da nötrofil adherensindeki çift yönlü değişmelerin ihtimalini değerlendirmiştir. 14 süje rastgele olarak 3 gruptan birine dahil edilmiştir. 2 deney grubuna 2 haftalık bir period içinde 4 seansta nötrofil adherensini ya arttırmak ya da azaltmak yönünde rahatlama ve imgelem kullanmaları yönünde eğitim verilmiştir. Bir kontrol grubu rahatlama ya da imgelem eğitimi almaksızın aynı sayıda dinlenme seansı almıştır. Bunun ardından bütün sujelerden self hipnoz ya da dinlenme seansından 30 dakika önce ve sonra kan örnekleri toplanmıştır. Her iki deney grubu nötrofil adherensinde azalma göstermiştir. Kontrol dinlenme grubu nötrofil adherensinde hafif bir artış göstermiştir. Bu sonuçlar nötrofil adherensindeki değişimlerin basitçe aktif olarak imgelem yapılan seçici çift yönlü değişikliklerin sonucunu takip etmez. Aktif imgelem imgelem tipini dikkate almaksızın, adherenste azalmaya yol açabilir. Dinlenme pratiği nötrofil adherensinde artışa yol açabilir. Bu alanda çok daha fazla araştırma gerekmektedir (Hall 1996).

SİĞİLLER

Siğillerin rahatlama ve telkin gibi farmokolojik olmayan yöntemlerle yok olması konusunda çok sayıda klinik rapor vardır (Noll 1994). Jüvenil siğiller üzerine 7 enstitü ile nonfarmokolojik müdehalelerin siğil tedavisindeki etkilerini çalışmak üzere bir konsorsiyum çalışması tertiplenmiştir. Çocuklar rastgele ya konuyla ilgili ya da self hipnoz tedavi grubuna alındılar. Her çocuk bu çalışma için hızlı bir şekilde hazırlanmış olan video teyplerini seyretmişlerdir. Çocuklar bu çalışmaya alındığında ve bunu takip eden self hipnozun denetlenmesi veya kontrol grubu olarak katıldıkları vizitlerinde siğillerinin resimleri alınmıştır. Bu çalışmanın lojistiği inanilmaz derecede kompleks olmuştur, ve sonunda bu çalışma ön görülen zamanın 2 katından fazlasını almıştır. 79 çocuk çalışmayı tamamlamıştır. Hem farmokolojik hem de nonfarmokolojik tedavi gruplarında siğillerde küçülme vardır. Bunlarda ve benzer çalışmalarda hangi çocukların nonfarmokolojik müdahalelere daha yatkın olduğu konusunda neyin önceden belirleyici olduğu kesin değildir.

Jüvenil Migren ve Mast Hücre Cevabı

Jüvenil migren patogenezi hala kesin değildir. Erişkin migrenlerde mast hücre fonksiyonunun bozulabileceğine dair deliller vardır. Bir süredir çocuklardaki migren episodlarının önlenmesi için self hipnoz uygulamasının etkili ve pratik bir yöntem olduğu bilinmektedir. Olness ve ark. migrenli çocuklarda artmış mast hücre reaktivitesinin varlığı konusunda bulgu olup olmadığını ve self hipnozun bu çocuklarda mast hücre fonksiyonunu etkileyip etkileyemeyeceği konusunu araştırmışlardır (Olness 1996). 32 Jüvenil migrenli rastgele olarak self hipnoz uygulama eğitimi yada kontrol grubuna dahil edilerek gruplanmışlardır. Müdahaleden önce 24 st.lik idrar örnekleri toplanmıştır. Bu toplamalar bir migren sırasında ve yine self hipnozun başlangıcından yada kontrol gruplarında yer almalarından sonra 4, 12, 24 hafta sonra da tekrarlanmıştır. Her gruptan 14 cocuk calışmayı tamamlamıştır. İdrar triptase ölçümlerine göre mast hücre fonksiyonunda anlamlı bir değişiklik saptanmamakla beraber, migren sıklığını düşürmeyi başaran çocuklar idrarda düşük triptase meyilli olmuşlardır. 12 haftada çalışmanın 1. kısmını tamamlayan kontrol grubundaki çocuklara self hipnoz uygulaması önerilmiştir. 12 haftadan kısa süre sonra self hipnoza başlayan çocukların ikisi 24. haftadaki idrar örneklerinde düşük triptase seviyesine sahip olmuşlardır. Sonuçlar self hipnozu başarıyla kullanan juvenil migrenlilerde mast hücrelerinin stabilizasyonu mekanizmasının varlığını düşündürür.

BİOLOJİK CEVAPTA STRES ETKİLERİ VE İNTRİNSİC DEĞİŞİKLİKLER

Boyce ve ark. 1989 da ana okulu başlangıcında çocuklarda oluşabilecek immunolojik dağişiklikleri araştırmaya başlamışdır (1993). Bunların çalışma protokolleri strese cevabı yönlendirme ihtimali olan bireysel farklılıklar üzerine odaklanmıştır. 20 adet 5 yaşındaki çocuk çalışmaya kayd edilmiştir. Ana okuluna başlamadan 1 hafta önce ve 2 hafta sonra kan örnekleri alınmıştır. Kayıtta anneler bir kısım davranış problebleri, stresli yaşam tecrübeleri, çocukların mizaçları, aile ortamı bilgilerini içeren psikometrik belgeleri doldurmuşlardır. 12 haftalık izleme periodu sırasında solunum sistemi hastalıklarının sıklığı, ciddiyeti ve süresi her 2 haftada bir ailelerden alınan mulakatlarla değerlendirilmiştir. 6 haftada Loma Prierta depremi olmuştur. Bu nedenle veri değerlendirmesi 2 aşamaya bölünmüştür, depremden önce ve sonra. Depremi takip eden 6 hafta Çocuk Deprem Deney Şeması’yla beraber Aile Deprem Etki Skalası’yla birlikte çocuk davranışı kontrol listesi uygulanmıştır. T helper : Tsupresor oranı, pokeweed mitogenezis ve penumowaxa karşı antikor cevabı gibi 3 immun ölçüt değişim skorlarında geniş farklılıklar vardır. Bu farklılıklar solunum sistemi hastalığı sıklığı için de geçerlidir. Ya Th:Ts oranının yada pokeweed mitogenezisinin aşırı düzeni deprem sonrası artan solunum sistemi hastalığının sıklığıyla bağlantılıdır. Davranış problemlerindeki değişiklik Aile Etki Skalasından alınan sonuçla alakalı ve pokeweed mitogenezis ile tersine iliskilidir (örn: depremle ilgili yüksek ailesel sıkıntı ve düşük immun cevap, aile tarafından rapor edilen davranış problemleri için belirleyiciydi). Düşük aile sıkıntısı olanlarda ne azami nede asgari cevap veren çocuklar solunum sistemi hastalıklarında dikkat çekici bir artış yaşamamışlardı. Tersine, yüksek ailesel sıkıntı altında, azami reaktif çocuklar hastalıkta dikkate değer bir artış göstermişlerdir, oysa asgari reaktif çocuklar dikkate değer azalma göstermişlerdir. Boyce psikolojik olarak stresli olayların sağlık üzerine etkisinin çevresel stres kaynaklarının yoğunluğu ve bireysel konak cevabı arasındaki bir etkileşimle en iyi şekilde açıklanabileceğine inanmaktadır. Çocukların sadece bir grubu çevresel stres ve güçlük koşulları altında gerçek bir risk içindedir.

HİPNOZ VE İMMUN YÖNLENDİRME İLE İLGİLİ İLERİKİ ARAŞTIRMALAR

İmmun modülasyonu çalışmak için ideal bir sistem henüz yoktur. Klinik müdahalelere doğru yönelmek pratiktir, bu durumda araştırma immun değişiklikler için dakikası dakikasına kanıt sağlama yeteneğinde olan biofeedback mekanizmasından faydalanacaktır. Örneğin beyaz hücrelerin geçişleri esnasında bunların hareketleri ve fonksiyponları hakkında açıklama yapabilme yeteneğinde olan, bir kan damarı üzerindeki deri yüzeyine sensor yerleştirilebilseydi deney süjelerinin mental işlemlerinin beyaz hücreleri etkileyip etkilemeyeceğini anlamaları mümkün olabilecekti. Henüz açıklığa kavuşmamış olan bir başka değişken, herhangi bir anda PNL’in sadece %5’inin dolaşımda olmasıdır. Dolaşımda olmayanların fonksiyonları şüphesiz ki vücudun diğer alanlarında bulunanlardan farklı olacaktır. Humoral immun modülasyona göre eğer tükrük ve gözyaşındaki Ig’leri dakikası dakikasına izleyebilecek bir monitör olsaydı, araştırma çok daha anlamlı olacaktı. Bu gibi tekniklerin gelişimi bu zamanda mümkün görülmektedir, fakat yaratıcı biomedikal mühendisler, bilgilendirilebilir minik sensörler ve yetenekli bilgisayar bilim adamları arasında kollaborasyon gerektirmektedir. Genelde bu alandaki araştırmacılar immun sistem fonksiyonlarının yerine geçebilen daha iyi markırlar hakkında daha fazla bilgi gereksinimi içindedirler. Olness’in son migren çalışmasında, idrardaki mast hücre son ürünlerini araştırmışlardır. Çok derinlemesine olmadıklarından bu testler pratik olmakla birlikte, mast hücre son ürünlerinin orjinleri hakkında bilgi vermezler. Hipnozun klinik uygulamaları üzerine ileriki çalışmalar hem çocuklar hem de erişkinler için; cevap verme başarı yada başarısızlığında belirleyici olan bireysel farklılıklar üzerine toplanmalıdır. Araştırma derleme komiteleri hipnoterapi hakkında bilgili değillerdir, sıkça da bir çalışmaya katılanların tümü için aynı protokolleri talep ederler ki bu da bireysel başarı ihtimalini azaltır. Hipnoz eğitimi bireysel tercihlere, imgelem yeteneğine, iletişim stiline, ihtimam becerisine, korkular ve evde pratik yapabilme imkanına uygun olarak yapılmalıdır. Eğer sonucu etkileyen bireysel farklılıklar hakkında daha fazla bilgi olmaksızın ilerlemeye devam edilirse birinci sınıf immun fonksiyon biofeedback sistemlerinin geliştirilmesine çok az birşey vardır.

FON MESELELERİ VE KOLLABORASYONLAR

Yaklaşık 10 yıl önce NIH psikonöroimmunoloji konusunda çalışan bir grubu desteklemiştir. Sonuç olarak bu alandaki çalışma tomurcuk vermiştir, bunun büyük kısmı hayvan labratuarlarında gerçeklestirilmiştir. Ama bu alanda çalışan bir çok insan fon bulmanın zor olduğunu görmüştür. Gereken labratuar testleri çok pahalıdır, ve çalışmalar çoğunlula çok zaman almaktadır. Birçok grup kendilerini başka şekilde destekleyemedikleri taktirde çalışmalarını uzun süre devam ettiremeyeceklerini görmüşlerdir.

KAYNAKLAR

Psychoneuroimmunology Society Robert Ader ve ekibi tarafından 1992’de kurulmuştur. Bu topluluk Journal Brain, Behavior, and Immunity dergisini çıkartmaktadır ve yıllık bir konferansın sponsörüdür. Üyelik aday gösterme yoluyla olur. The Biobehavioral Research Consortium’u 1985’de 8 enstitüden pediatrisyenler, ve psikiyatristler tarafından kurulmuştur. Bu grup hipnozla ilgili birkaç protokol yazmıştır ve bir çalışma tamamlamıştır; siğiller üzerine yapılan komplex çok kuruluşlu kontrollu çalışmalar. Bu grubun en son toplantısı Şubat 1997’de gerçekleştirilmiştir. Birkaç protokol planlanmıştır fakat bu çalışmaların tümü gibi, fon problemleri yüzünden ilerleme yavaştır. The International Society of Neuroimmunomodulation, Journal Neuroimmunomodulasyon’u çıkartmaktadır.

ÖZET

Son 20 yılda psikonoroimmunolojji konusunda büyük ilerleme kayd edilmiştir. Hem immun artırma hem de immun baskılamanın hayvanlarda düzenlenebileceği konusunda dökümanlar vardır, ki bu da insandaki immun cevapta stres etkisi ve amaçlı immunmodülasyonun mümkün olduğunu ifade eder. insanlar kendi immun sistemlerini ya pozitif yada negatif sonuçlar yönünde istemsiz olarak düzenleyebilecekleri inancı vardır. Hewson-Bower’in varolan çalışmaları bu fikri klinik alana getirmiştir. Hipnoz amaçlı immun modülasyonun önemli bir yardımcısı olabilir, fakat daha fazla araştırma gereklidir. İster düzenlemeyle ister amaçlı yollarla olsun immun sisteme etki için müdahaleler kullanıldığında başarı yada başarısızlık belirteçleri hakkında daha fazla bilgiye ihtiyaç vardır.

(Çev.)Dr. Necla Aktan’a 11.11.2001 yazmış olduğu bu yazı için teşekkürler.

Borderline Kişilik Bozukluğu Hipnozla Tedavisi

27 yaşında bir erkek olan danışanın (G.İ) başlıca sorunları aşağıda sıralanmıştır. 1- İnsanlarla iletişim …

Telkinle Tedavi Nedir?

Telkinle tedavi, telkin gücünü kullanarak bazı sağlık sorunlarından kurtulmanızı sağlamayı hedefleyen tedavi tekniği …

Telkin Nedir?

Telkin, şuur dışı bir süreçte kişilerdeki belli fikirlerin ya da fiziksel bazı durumların değiştirilmesini sağlamak …