MAKALELER

Hipnoterapi hakkında daha fazla bilgi edinebileceğiniz uzman makaleleri.

Psikoterapi Nedir?

En genel anlamıyla ruhsal sorunların veya davranış bozukluklarının yok edilmesi veya azaltılması amacıyla kullanılan her türlü yönteme psikoterapi denilmektedir. Günümüzde dünyada birbirine benzeyebilen veya birbirine taban tabana zıt prensipleri benimsemiş yüzlerce psikoterapi türü bulunmaktadır. Uygulayıcının kişisel eğilimlerine, yetiştiği ekole ve benimsediği yaklaşıma göre psikoterapi de farklı tanımlar, farklı içerikler kazanmaktadır.

Duygusal çatışmaları çözümleyen, bu çatışmalardan doğan kaygı ve gerginlikleri, çökkünlükleri azaltan, ruhsal uyum düzeyini artıran, kişilerarası ilişkileri daha olgunlaştıran tüm teknik ve yöntemlere psikoterapi diyebiliriz.” *Prof. Dr. Cengiz Güleç

Psikoterapi Ne Değildir

Şimdi birazda ne olmadığı üzerinden psikoterapinin ne olduğunu anlamaya çalışalım.

1. Psikoterapi terapistininizin sizi eleştirmesi yada taşlaması değildir. Psikoterapistler sadece yanlışlarınızı göstermezler. Psikoterapistler sizi yargılamazlar.

2. Psikoterapi bir eğitim seansı değildir. Bir diyalogtur.

3. Psikoterapi bir nasihat veya öğüt değildir. Güzin abla ile hiç bir ilişkimiz yoktur :)) Psikoterapistler sizden daha akıllı değildir.

Psikoterapistler sizin adınıza kararlar vermezler. Yapacağınız evliliğin geleceği hakkında tahminde bulunamazlar. Çünkü sizin için en iyi olanı yine ancak siz bilebilirsiniz. Psikoterapistler bir insan adına karar vermektense bir insana nasıl doğru karar verileceğini öğretmeyi tercih ederler. Psikoterapi zaman zaman küçük tavsiyeler içermesine rağmen genellikle psikoterapistler tavsiye vermekten kaçınırlar. Psikoterapistler kendinize verebileceğiniz tavsiyelere destek olarak kendi kararlarınızı alabilmenizi sağlamaya çalışırlar.

4. Psikoterapi sadece çocukluğunuzu anlatmanız değildir.

5. Psikoterapi sadece geçmişteki travmalarınızı anlatmanız değildir.

6. Psikoterapi sadece olumsuz alışkanlıklarınızı anlatmanız değildir.

7. Psikoterapi ne düşündüğünüz değil nasıl düşündüğünüzdür.

8. Psikoterapist sizi değiştirmez. Değişmek için sahip olduğunuz içinizdeki güçleri gösterir.

9. Psikoterapistler motivatör olarak çalışmazlar. “Hadi koçum sen yaparsın.” gibi ifadeler kullanmazlar.

10. Psikoterapistler sadece iyi dinleyen insanlar değildirler.

12. Psikoterapilere zayıf insanların gittiği inancı son derece yanlıştır.

Psikoterapi Türleri

1.Hekimin Hastaya Yanaşma Biçimi ve Tutumuna Göre

A. Bastırıcı (Suppressive)

B. Destekleyici (Supportive)

C. Derinliğine Araştırıcı ( Explosive)

2. Ruhsal Bozukluk (Psikopatoloji) Anlayışı ve Kuramsal Çıkış Noktasına Göre:

A. Psikodinamik temellere dayananlar

B. Öğrenme ilkelerine dayanan davranışçı psikoterapi türleri.

C. Bilişsel Psikopatoloji, bilgi işlemleme ( İnformation Processing), sosyal psikoloji ilkelerine dayananlar.

D. Varoluşçu (existential) ve olgu-bilimsel temellere dayananlar.

A. Psikodinamik Temellere Dayananlar :

a. Psikanaliz. Freud’un geliştirdiği ve bunun değiştirilmiş, uyarlanmış biçimleri.

b. Freud’dan yöntemce büyük ayrılma göstermeyen, fakat kuramsal açıdan ayrılıkları olan yeni analiz okulları. (Jung, Adler, Rank, Horney, Sullivan…)

c. Psikanalitik Nesne İlişkileri Kuramı, Psikanalitik benlik
psikolojisi, psikanalitik kendilik psikolojisi.

B. Öğrenme ilkelerine dayanan davranışçı psikoterapi türleri.

Sistematik duyarsızlaştırma (systematik desensitization), üstüne gitme, itici koşulama (aversive training) olumlu pekiştirme ve söndürme (pozitive reinforcement and extinction) vb.

3. Terapi Durumunun Biçimi ve Yapısına Göre Psikoterapiler:

A. Bireysel (individual) psikoterapi.

B. Kütle (grup) psikoterapisi.

C. Psikodrama

D. Oyun Psikoterapisi

E. Aile Psikoterapisi

Çeşitli Psikoterapi Türlerinde Kullanılan başlıca Ruhsal ve Fiziksel Araçlar :

1.Daha çok bastırıcı ve destekleyici psikoterapi türünde

A. Eğindirme (telkin, suggestion)

B. İnandırma (persuasyon)

C. Yol gösterme, (Rehberlik, guidence)

D. Danışma ( Counselling)

2. Bastırıcı Destekleyici ve Derinliğine araştırıcı Türlerde

A.Hipnoz

B.Uyuşturma (narkoz)

C.Boşaltma (catharsis)

3. Genellikle Derinliğine Araştırıcı Çözümleyici (psikanalitik türlerde)

A.Güdümsüz görüşme

B.Serbest çağrışım

C.Düşlerin çözümlenmesi

D.Sürçmelerin çözümlenmesi

E.Simgelerin çözümlenmesi

F.Direnç (resistance) ve Aktarımın (transferance) çözümlenmesi

G.Açıklama ve yorumlamalar.

4. Daha Çok Davranışçı Psikoterapilerde:

A. Gevşeme, koşulama

B. Edimsel koşulama

C. Üstüne Gitme (exposure)

D. Pekiştirme, söndürme

E. Çeşitli öğrenme teknikleri.

Dolaysız Araçlar:

1. Çevrenin Değiştirilmesi (Aile düzenlemesi, hava değişimi, iş değiştirilmesi…)

2. İlaçlar, fizik sağaltım yolları, (banyolar, Spor) çeşitli uğraşı iş ve uyumlandırma (rehabilitasyon ) yolları.

Sık Sık Sorulan Sorular

Bir seans kaç dakika sürer ?

Bireysel terapi seansları genellikle 45-50 dakika sürer. Aile terapileri genellikle 60 dakikadır. Grup psikoterapileri genellikle 90 dakikadır.

Psikoterapi Nasıl Etkili Olur ?

Nasıl etkili olacağı birazda aldığınız psikoterapinin türü ile ilgilidir. Psikoterapi bir çok şekilde etkili olabilir. Bazı örnekler vermek gerekirse;

1. Doğal gelişme ve değişme süreçlerinizin önünde duran engelleri ve şablonları fark etmenizi sağlayabilir.

2. Geçmiş deneyimlerinizden yararlanarak şu anı ve geleceğinizi kontrol etmenizi sağlayabilir.

3. Semptom (hastalık belirtisi) ve çatışmalarınızı çözümleyerek etkili olabilirler.

4. Psikoterapiler zaten var olan ama belki de fark edemediğiniz içsel potansiyellerinizi kullanarak etkili olabilirler.

5. Duygu düşünce ve davranışlarınızda yaptığınız küçük değiştirmelerin yaşantınızda nasıl büyük değişmelere yol açabildiğini anlamanıza yardımcı olabilir.

Ya psikoterapi işe yaramazsa?

Psikoterapi herkes için olumlu sonuçlar vermez. Tıpkı bir antibiyotiğin her insanda sonuç vermemesi gibi. Maalesef bazı psikoterapilerin yarar yerine zarar verebildiği de olabilmektedir. 2-3 seanstan sonra kendinizi daha kötü hissederseniz terapistinize durumu mutlaka söyleyiniz. Nasıl bir değişim geçirdiğinizi psikoterapistinizin bilmesi çok önemlidir. Zarar görmüşseniz psikoterapistiniz size bir kaç farklı öneride bulunabilir. Bir tanesi farklı yöntemler uygulayan başka bir terapiste müracaat etmenizdir. Bir psikoterapiden sonuç alamamanız umutların bittiği anlamına gelmez. Profosyonel bir terapist terapide gelişme olmadığı için sizi suçlamayacaktır.

Grup psikoterapileri daha yararlı değil mi?

Size hangisinin uygun olacağını hissediyorsanız siz hangi psikoterapi türünde daha rahatsanız size yararlı olan psikoterapiyi buldunuz demektir. Bazı problemlerde grup psikoterapileri daha etkili sonuçlar vermektedir (Örn.Alkol ve madde bağımlılığı). Grup psikoterapilerinin avantajı izolasyon ve yalnızlık duyguların azaltmasıdır. Bu şekliyle Aynı sorunları yaşayanın sadece siz olmadığınızı anlayarak başkalarının tecrübelerinden de yararlanma şansı bulabilirsiniz. Grup psikoterapisine katılma kararı kişisel bir karardır. Ülkemizde grup psikoterapilerinin tercih edilmesinin en önemli nedeni daha ekonomik olmasıdır.

Psikoterapiden yaralanmaya ne zaman başlarım ?

Bu sorunuzun cevabı probleminizin niteliği ile çok ilişkili olmakla birlikte araştırmalar altı aylık bir periyottan sonra ölçülebilir olumlu gelişmeler olduğunu göstermektedir. Altı ay sonunda insanların yarısının psikoterapiden yararlanabildiklerini göstermektedir.

Bir yıllık bir psikoterapi çalışmasından sonra ise insanların % 75’inin psikoterapiden yararlandığını gösteren araştırmalar mevcuttur.

Psikoterapiden yararlandığımı nasıl anlayabilirim?

Psikoterapistinizden durumunuzu ve gösterdiğiniz değişimi objektif testlerle ölçmesini isteyebilirsiniz. Bunlar kağıt kalem testleri olarak adlandırılır ve terapinin başında ve değişik zamanlarda uygulanabilirler. İkinci bir yol ise psikoterapistinizin gösterdiğiniz gelişme hakkındaki yorumunu dinlemenizdir. Ehil bir terapist bu durumu değerlendirebilir.

Kısa Dönem Psikoterapiler Kaç Seanstır ?

Kısa dönem psikoterapiler 12-20 seans sürer. Kısa Dönem psikoterapiler genellikle kronik anksiyete ve depresyon gibi sorunlarda yeterli olmamakla birlikte derin analizler yapmak için de elverişli değildir.

Hatırlamak bile istemediğim duygularımı konuşmanın ne yararı olabilir ki?

Hatırlamak istemediğiniz duygularınızı kelimelere dökmeniz, bu duygularınızın güç kaybetmesini sağlayarak, bu duyguların semptomlara dönüştürülmesine engel olur.

Psikoterapinin işe yaradığını nasıl biliyorsunuz?

1995 yılında psikoterapi görmüş 4000 insanla yapılan bir ankette psikoterapiden sonra insanların % 90’nı yaşamlarını daha iyi kontrol ettiklerini belirtmişlerdir.

Yine bilimsel araştırmalar psikoterapilerin ilaçlardan daha yararlı olduğunu vurgulamaktadır.

Bir bilimsel araştırmaya göre psikolojik sorunu olan ve psikoterapi gören insanlar psikoterapi görmeyen insanlara göre % 80’den fazla iyileşme göstermiştir (Smith,Glass ve Miller, 1980).

Bilimsel araştırmalardan çıkardığımız sonuç şudur ki psikoterapilerin işe yaradığı kesin olmakla birlikte psikoterapiler herkes için değildir. Tıpkı hiç bir şekilde iyileşemeyen depresyon hastalarının bulunması gibi. Psikoterapinin sizin için işe yarayacağını anlamanın en kolay yolu o süreçten sizin de geçmenizdir.

Ne sıklıkla psikoterapiye gitmeliyim ?

Kişinin ihtiyaçlarına, problemin yapısına, finansal kaynakların gücüne göre değişebilmektedir. Ortalama bir rakam söylemek gerekirse haftada bu rakam haftada 1-2 seferdir. Aşırı motive olmuş bazı danışanların her gün seans istedikleri de görülmüştür.

Ya terapiler esnasında terapistime karşı olumsuz duygular hissedersem ?

Hipnoterapi hariç diğer terapilerde zaman zaman bu tür olumsuz duygular oluşabilmektedir. Hatta psikodinamik oryantasyona sahip terapilerde bu tür olumsuz duygular iyileşmenin esasını bile oluşturabilmektedir. Niye hipnoterapide hipnotiste karşı olumsuz duygular hissedilmiyor diye sorarsanız şöyle açıklayabilirim : Hipnozda insan derin bir gevşeme halindedir. Hipnoz halinde bir şeye sinirlenmek çok zor bir olaydır.

Psikoterapi gören kişi ilk 2-3 seansta psikoterapist ile işbirliği yapıp yapamayacağını az çok kestirir . Eğer iş birliği yapılacağına inanılmıyorsa başka bir terapi uzmanına başvurulmalıdır . Genel olarak psikoterapinin temelinde karşılıklı güven yatar . Terapist ile hasta arasında kurulan iyi ilişki psikoterapinin etkili olmasında çok önemlidir .

Kimlere psikoterapi uygulanamaz ?

Orta veya ağır derecelerde zeka kusurları olan kişilerde psikoterapi uygulamak neredeyse imkansızdır.

Hangi yaşlar psikoterapi için daha uygundur ?

Tedaviye başlamak için ergenliğin sonu ve yetişkinliğin başı en uygun dönemlerdir . Buna rağmen yaş kişilik ve ruhsal hastalıkların tedavisini uygulanmaması için tamamen bir etken değildir .

İyi bir psikoterapist nasıl bulabilirim?

Şu ana kadar duyduğum en zor soru buydu. Psikoterapideki başarı oranı yapanın kim olduğundan büyük oranda etkilenebilmektedir. Bir psikoterapistin başarılı olmasında psikoterapistin kişisel özellikleri ve kişilik özellikleri de önemli rol oynamaktadır. Bir çok bilimsel araştırma terapinin başarılı olmasında terapistin yalnız sözlü davranışları değil, beden hareketleri ve yüz ifadesi gibi sözsüz davranışlarının da etkili olduğunu saptanmıştır.

Peki diyeceksiniz ki hiç mi ip ucu yok. Örneğin deneyimli terapistler daha iyi değil mi ? Bilimsel araştırmalar buna da ışık tutmuş ve deneyimli bir psikoterapist olmanın deneyimle hiç bir ilgisi olmadığı hatta deneyimsizlerin işlerini daha iyi yaptığı ortaya çıkmış.

Bu terapist “bana uyar” diyebiliyorsanız doğrusu şanslısınız. Yapabileceğiniz en iyi şey psikoterapiler ve psikoterapistler hakkında bilgilenmektir.

Psikoterapi Türleri

Öncelikle başlıca psikoterapi yaklaşımlarının temel aldığı düşünceleri inceleyelim.

Kognitif psikoterapiler:

Davranışları belirleyenin bireyin günlük yaşantısındaki düşünce biçimleri olduğu ana fikri üzerine kuruldur.

Analitik psikoterapiler:

Her bilinçli davranışın altında bilinçdışı bir istek vardır düşüncesini esas alırlar.

Davranışçı psikoterapiler:

Davranışı belirleyenin çevresel etkenler olduğunu savunurlar.

Psikoanalitik Psikoterapi

Psikoanalitik psikoterapinin amacı bilinçdışında yatan çelişkileri bilinç düzeyine çıkarmak ve bir çözüme ulaştırmaktır.

Freud’un yolunu izleyen psikoanalist, hastanın bilinçdışındaki çelişkilerini değişik yollardan bilinç düzeyine çıkartır ve hastanın bu çelişkilerin farkına varmasını sağlar. Böylece hasta artık kontrolü bilinçdışına bırakmaz davranışlarını bilinç düzeyinde etkiler.

klasik psikanaliz yöntemi, hastanın bir kaç yılı bulan uzun bir süre, haftada üç veya altı defa psikoterapisti ziyaret etmesini gerektirir. Her ziyaretin uzunluğu 50-60 dakika arasında değişir. hasta psikoterapistin odasında bir divan üzerine yatar, psikoterapist hastanın göremeyeceği bir şekilde onun başucuna oturur. Psikoterapist hastadan aklına geldiği şekilde hiç engellemeden ve ket vurmadan konuşmasını ister. “Aklına gelenler sana tuhaf, saçma, çocuksu, anlamsız gelebilir, bazıları seni üzer, bazıları güldürür. Türü ne olursa olsun, aklına gelenleri, hiç ket vurmadan olduğu gibi bana söylemen gerekir.” diye psikoterapist hastasını uyarır.

Bu sürece serbest çağrışım adı verilir. Serbest çağrışımda bir düşünce başka bir düşünceyi uyandırırsa, başka bir deyişle çağrışım yaparsa, akla gelen o düşüncenin söylenmesi gerekir. Psikoanalist, serbest çağrışımın bireyin bilinçaltındaki çelişkilerine ulaşmanın en etkin yolu olduğuna inanır. Psikoterapinin başlarında hastanın davranışları tuhaftır ve hasta kolay kola kendini açmaz. Fakat zamanla psikoterapiste güvenen hasta daha rahat olarak serbest çağrışımda bulunmaya başlar.

Konuşmanın çoğunluğunu hasta yapar ama, psikoterapist hastanın söylediklerini sürekli yorumlar. Bu yorumlar psikoanalitik terapinin en önemli araçlarından biridir. Psikoterapist yorumunu, hastanın söylediklerini Freud’un kişilik anlayışı çerçevesinde inceleyerek yapar. Bu anlayış içinde cinsellik ve saldırganlık önemli yer tuttuğundan, hastanın söylediklerini bu yönde yorumlama eğilimi vardır.

Hasta terapistin yorumunu kolaylıkla kabul etmez. Özellikle tedavinin başlarında direnir. Hastanın direnişi sözlü olabilir veya randevusuna gelmeme gibi başka türlü davranışlarla kendini gösterir. Direnişler hastanı savunma mekanizmalarını oluşturur ve terapist, bu savunma mekanizmalarını da, kendi yorumuna dahil eder.

Psikoterapi ilerledikçe hastanın direnmesi yavaş yavaş ortadan kalkar ve transfer gittikçe daha da kuvvetlenir. Hasta psikoterapisti yaşamında önemli bir insan olarak görmeye başlar. Psikoterapist hastanın yaşamında önem kazandıkça hastaya sürekli terapistin çevresinde ve yakınında olmak ister veya terapisti anne-babanın birinin yerine koyarak sanki onun çocuğuymuş gibi davranmaya başlar. Psikoanalistler bu şekilde meydana gelen transferin gerekli olduğunu düşünürler. Hasta terapiste çocuksu davranırken, terapistle kurduğu etkileşim sonucu, küçüklüğünde anne babasıyla nasıl bir etkileşim kurduğunu anlamaya başlar. çocukluğunu yeniden yaşamaya başlayan hastaya psikoterapist anlayışlı ve hoşgörülü bir anne-baba modeli oluşturur. Böylece hasta eski çatışmalarının kaynağını görmeye başlar ve bunları nasıl bilinçaltına ittiğini anlar.

Bu anlayış oluştuktan sonraki aşamada,hasta ve terapist arasında transfer ilişkisi yerine daha olgun, yetişkin bireylerin kuracağı türden bir ilişki yer almaya başlar. Bu, hastanın kendi yaşamına yetişkin ve sorumlu bir kişi olarak başlamaya hazır olduğunun belirtisidir.

Klasik psikanaliz Ferud’un ilkelerini yakından takip eden psikiyatrist ve psikologların kullandığı terapi biçimidir. Bu gün, kendilerine psikoanalist diyen, fakat Freud’un kullandığı klasik psikoterapiyi aynen kullanmayan psikologlar vardır.

Bu psikologlar hastalarını haftada 3-6 defa yerine 1-2 defadan fazla görmezler. Tedavinin yıllarca sürmesini beklemezler. haftalar ya da aylar içinde ifade edilen daha kısa süreli psikoterapi uygularlar. Yalnız geçmişe değil, bireyin şu anda içinde bulunduğu ortama ve onun gelecek hakkında düşündüklerine de önem verirler. Serbest çağrışım ve transferans ilkelerinden başka teknikler de kullanırlar. Başka bir deyişle daha eklektik bir yaklaşımları vardır.

Psikoz gibi gerçeği değerlendirme yetisinin kaybolduğu hastalıklarda psikoanaliz kullanılmaz. Çünkü psikotik kişiler psikoterapistle ilişki kurarak içgörü geliştiremezler. Ferud’cu psikologlara göre, psikozlar, gelişimin ilk aşamalarına gerileme biçiminde kendini gösterir. yaşamın ilk aşamalarına gerileyen kişilerle, içgörü kazandıracak biçimde iletişim kurma olanağı yoktur.

Bir kaç yıl boyunca haftada 3-6 seans olarak gerçekleştirilen klasik psikanaliz hastalara bir servete mal olmaktadır.

Şimdi de psikoanalitik psikoterapinin temelinde bulunan Freud’un düşüncelerini inceleyelim. Freud id, ego ve üst-ben olmak üzere üç birimli bir kişilik yapısı düşünür. İd bireyin hayvansal yönünü ve bütün enerji kaynağını temsil eder. İd’in cinsellik ve saldırganlık olmak üzere iki dürtüsü vardır ve bu dürtüler, hiç bir koşul tanımadan, hemen o anda doyuma ulaşmak ister. Üst ben toplumun ahlak kurallarının, sosyal değerlerinin kristalleştiği yerdir ve bireyin vicdanını temsil eder. Üst ben bireyi toplumun kurallarına uymaya ve diğer kimselere uyum içinde yaşamaya iter.

Ego, id ile üst ben arasında dengeyi kurmaya çalışan bir tür danışmandır. Ego üst benin ortaya koyduğu koşulları iyice inceler, gerçekçi bir değerlendirme yapar ve idin isteklerini, bu değerlendirmenin sonucunda ulaştığı sonuçlara göre kısmen ya da tamamen gerçekleştirir. İd’in isteği hiç yerine getirilemeyecek türden bir istekse, başka bir deyişle yerine getirildiği takdirde birey için son derece olumsuz sosyal sonuçlar doğuracaksa, o zaman ego savunma mekanizmalarını harekete geçirir ve id’in isteğini bilinçaltına iterek, id’le üst-ben arasında çelişkiyi görünüşte çözer.

Bilinçaltına itilen çelişkiler ortadan kaybolmazlar, buradan insanın davranışını etkilemeye devam ederler. Bilinçaltında çözüme ulaşamamış çelişkilerin etkisi yoğunlaştığı zaman, bireyin egosu işin içinden çıkamaz, zayıflar ve bireyin davranışları çelişkilerin etkisi altına girer. Normal dışı davranışların kaynağı, çözüme ulaşamamış bilinçaltındaki çelişkilerdir. Psikoanalitik psikoterapinin amacı bilinçaltında yatan çelişkileri bilinç düzeyine çıkarmak ve bir çözüme ulaştırmaktır.

Sigmund Freud 1856-1939 yılları arasında yaşayan ve çağını derin biçimde etkileyen bir düşünürdür. Bazı kimseler devrim niteliğindeki düşünceleri ile Freud’u Darwin’e Karl Marks’a benzetirler.

Danışan Merkezli (Client-Centered) Psikoterapi

Bu psikoterapi ekolünün kurucusu Carl Rogers insanların temelde “iyi” olduklarına ve sürekli gelişerek, kendilerini gerçekleştirmek istemelerine inanmaktaydı. Rogers’in temel varsayımı şudur: İnsanların doğuştan getirdikleri en kuvvetli dürtü kendini gerçekleştirme, kendini ifade etme dürtüsüdür. Çocuk ilk günlerden başlayarak bunu yapmaya başlar. Çocuğun kendini gerçekleştirme dürtüsü, onun çevresindeki insanlarla ve o andaki koşullarla her zaman uyum içinde olmayabilir.

Örneğin sabah saat altıda uyanan çocuk, büyük bir zevkle,sesinin yettiğince şarkı söylemeye başlar. Bu davranış, çocuk için bir kendini ifade etme, kendini gerçekleştirme davranışıdır. Akşam geç yatmış olan ve sabahın o saatinde uykusunu alamamış olan anne ve baba, bu davranışa “kapa çeneni, yoksa yanına gelirsem kötü yaparım seni ! ” diye tepkide bulunabilir. İşte o anda çocuk iki seçenekten birini seçmek zorundadır:

(1) Ya anne-babasının söylediğine aldırmayarak kendini ifade etmeye devam etmek, ya da

(2) onların sözüne uyarak şarkı söylemeyi bırakmak.

İlk seçeneği seçtiği zaman çocuğun anne-babasıyla ilişkisi olumsuz bir yönde gelişir; çocuk onların sevgisini kaybedebilir ve sonunda cezalandırılabilir. İkinci seçeneği izlediğinde çocuk anne-babasıyla ahenkli bir ortam yaratır, ancak aynı zamanda kendi kendine şu mesajı da verir:” Senin ne istediğin önemli değil, kimse senin mutlu olacağına aldırmaz. Bu yaşam içinde canının istediğini yapamazsın, sen ancak anne-babanın yaptığını yaptığın sürece sevilirsin !”

Çocuğun yaşamında yukarıda bahsedilen ikinci türden seçimler sık sık tekrar ederse, çocuğun kendini gerçekleştirmesi törpülenir ve zamanla çocuk öyle bir noktaya gelir ki, bu noktada kendini ifade etmeye yönelik istek ve dürtülerinin farkına varmamaya başlar. Bu süreç kişinin kendine saygı duymasını engeller. Çocuk kendi duygu ve isteklerinin farkına varmadığı sürece çevresiyle kendi istekleri arasındaki çelişkinin de farkına varamaz.

Bu nedenle çoğu kişi kendi istek ve duygularının “farkına varmamayı öğrenir.” Kendi istek ve duygularından gittikçe kopan birey, kendi kendisiyle iletişimden uzaklaşır ve iç dünyasındaki istek ve dürtüleri arasında tutarsızlık, ahenksizlik oluşur. Rogers’in psikoterapisi iç dünya ile davranış arasındaki bu tutarsızlığı ortadan kaldırmaya yönelik bir psikolojik yaklaşımdır.

Bu yaklaşım hiç bir çocuğa ceza verilmemelidir şeklinde anlaşılmamalıdır. Yalnız ceza verirken çocuğun “beni” ve davranışı arasında bir ayrım yapılmalıdır. Cezalandırılan çocuk değil çocuğun davranışı olmalıdır. Örneğin” Yaptığın bu davranış kötü, bu davranışını onaylamıyorum. Ama seni seviyorum” mesajı verilerek gerektiğinde çocuk cezalandırılabilir.

Rogers’in psikoterapi anlayışına göre

(1) Danışana koşulsuz saygı göstermek gerekir.

(2) Psikoterapist danışanına empatik anlayış göstermek zorundadır.

(3) Psikoterapist samimi ve içten olmalıdır.

Böyle bir ortamda zamanla kişi terapiste gerçekten çok güvenir ve bu özgür ortamda yavaş yavaş bastırmış olduğu duygu ve düşüncelerinin farkına vararak, bunları ifade etmeye, ket vurularak yarıda kalmış olan kendini gerçekleştirme sürecine yeniden başlamaya girişir. Kendine saygısı artar, kendini olduğu gibi kabul etmesini öğrenir ve parçalanmış bir kişi olmaktan çıkıp, derli toplu, kendi kendisiyle iletişim kurabilen tüm bir kişi olma yoluna girer. Bir anlamda birey kendi yaşamında bir tutarlılık, bir uyum bulmaya başlamıştır.

Danışan merkezli psikoterapi haftada bir kez yapılır. Rogers “hasta” tabirini kullanmaz “danışan” tabirini kullanırdı. Freud’cu yaklaşım kişinin psikopatoloji gösterdiğini baştan kabul eder ve onu hastalıktan kurtarmayı amaçlar. Rogers kendisine danışmaya gelen kişinin, kendini gerçekleştirme yönündeki gelişmesine ket vurulduğundan böyle bir gereksinmesi olduğunu düşünür. Kişi hasta değildir bir bir danışmana gereksinimi vardır.

Varoluşçu Psikoterapi

Varoluşçuluk öğretisine göre, evrende kendi varlığını yaratan tek varlık insandır. İnsan kendi değerlerini kendi tayin eder ve kendi yolunu kendisi çizer. O halde insan özgürdür. Yani insan kendi sorumluluğunu üstlenebileceği oranda özgürdür. İnsan kendi varlığını tayin ettiği için özgür ve dolayısıyla sorumludur. İnsan bu sorumluluk nedeniyle bunalım, kaygı ve sıkıntı duyar. Var olma sorumluluğundan doğan bu kaygı ve sıkıntı insanın temel davranış ve eylem gücünü oluşturur. Varoluş anksiyetesi, yaşamın sorumluluğunu hissetmektir.

Hayvanlar çevrelerinin farkındadır. İnsan ise farkında olduğunun da farkındadır. Doğmuş olduğumuzu ve bir gün öleceğimizi biliriz. Ölümün kaçınılmazlığı yokluk ve hiçlik duygularını yaratır. Bu duygu ise insanı doyumlu ve anlamlı yaşayıp yaşamadığı konusunda kaygılandırır.

İnsan kendinden kaçmak için basmakalıp dünyaya sığınır. İnsan kendinden kaçmak için basmakalıp dünyaya sığınır. İnsanı kendi hakiki varlığına sırt çevirmeye ve kendi dışındaki basmakalıp dünyaya dalmaya,kendisini değil de nesneler dünyasını başlı başına bir amaç saymaya iten şey insanın hakiki varlığına katlanamayışıdır. Birey kendi özgürlük ve sorumluluğuna katlanamaz ve bunun için gündelik basmakalıp değerlere sığınarak özgürlüğünü ve sorumluluğunu ortadan kaldırmaya çalışır. Bireyin öz benliğine dönmesi, ölümü bütün varoluşu yok eden o kesin sınırı korkusuzca göze almasıyla mümkündür.

Varoluşçulara göre insan ve içinde bulunduğu dünya tek bir bütündür. Straus “beyin değil insan düşünür “der. Bundan dolayı varoluşçu görüş insanı da tümüyle parçalara ayırmadan ele alır. İnsanı bilinç ve bilinçaltı olarak ayırmanın ön yargılı ve zararlı bir yaklaşım olduğuna, bunun varoluşun bütünlüğünü bozduğuna inanır.

Varoluşçu psikoloji davranışların nedenlerini açıklamak yerine, içinde bulunulan anda yaşanılanları anlamaya çalışır. Psikoterapide hastanın geçmişi önemli olsa bile, şu anda yaşanılanlar daha önemlidir.

Varoluşçu psikoterapide tutum şöyledir:

(1) İnsan sorununu üstlenebildiği kadar güvenli ve dolayısıyla özgürdür. Bu nedenle tüm mesele seçim ve karar vermededir. Bu noktada benim varoluşçu anlayışı benimseyen meslektaşlarıma bir kaç sorum var.

1-Tüm mesele karar verebilmek ise neden sigarayı bırakmaya karar veren insanların çoğu bırakamamakta hatta belki e bu karardan sonra içtikleri sigara sayısı sigarayı bırakamamaktan dolayı artmaktadır.

2- Varoluşçu bir psikoterapist danışanına karar vermeyi tavsiye ettiğinde ya danışan “gördüğünüz gibi sosyal fobi ve depresyondan kurtulmaya karar verdiğim için burada terapiye devam ediyorum ama karar vermek yetmediği için hala sorunlarımdan kurtulamadım” derse varoluşçu arkadaşlar ne cevap veriyorlar acaba doğrusu çok merak ettim. Diyelim ki varoluşçu arkadaş “kararlarınızı zayıf veriyorsunuz iyi karar, uygulanan karardır” diye cevap versin bu sefer danışan o “kadar güçlü karar verme yeteneğim olsaydı zaten size hiç gelmezdim” demez mi?

(2) Varoluşçu yaklaşımda öfkelenecek bir durum meydana gelmişse öfkeyi yaşamalıyız. Üzülürsek üzüntüyü yaşamalıyız. Var isek duygularımızı yaşamalıyız.

(3) Varoluşçu görüşe göre insan mantıklı düşünceyle anlaşılamaz. Bu nedenle terapist olayları kendi mantığıyla izlememeli, hastanın mantığıyla izlemelidir.

(4) Varoluşçulara göre ölüm korkusu bir insanda varsa bu insan yaşamayı beceremiyor demektir.

Davranışçı Psikoterapiler:

Bu psikoterapi öğrenme ilkelerinin davranış bozukluklarının analiz ve tedavilerine uygulanışıdır. Psikoterapist uyumsuz davranışın nedeni üzerinde durmadan doğrudan uyumsuz davranışın kendisi üzerine odaklanmaktadır. Çünkü davranışçılara göre bilinçdışı çatışmalar gözlemlenemez ancak davranışlar gözlemlenebilir. Bu bakımdan terapist davranışlara odaklanmalıdır.

Bu yaklaşıma göre kişiliğin edinilmesi, sürdürülmesi kişinin alacağı ödül ve cezalara bağlıdır. Bir tepkinin sıklığının artmasına ya da sürdürülmesine neden olan uyaranlara pekiştireç denilir. Bu kuram ruhsal bozuklukların hatalı davranışların pekiştirilmesi varsayımına dayanır. Terapinin odağı hatalı davranışlardır. Davranışçılara göre istenmeyen davranış ödüllendirilmemelidir, istenen davranış ödüllendirilmelidir. Örneğin sürekli ağlayarak etrafını rahatsız eden 3-4 yaşlarındaki bir çocuk bu davranışı öğrenmiştir çünkü büyükleri onunla ancak ağladığında ilgilenmişlerdir. Bu bakımdan çocuk ağlamadığı zamanlarda çocukla her 10-15 dakikada bir ilgilenilerek çocuğun olumlu davranışı pekiştirilmelidir. Çocuk ağladığında ise ağlaması durana kadar çocukla konuşulmamalıdır. Bu yöntem uygulandığında zamanla çocuğun ağlama davranışı son bulacaktır.

Davranışçı psikoterapiler sıklıkla sistematik duyarsızlaştırma tekniğinden yararlanır. Sistematik duyarsızlaştırma tekniği fobilerin terapisinde kullanılır. İki önemli aşaması vardır: Önce bireye vücudunu bilinçli olarak nasıl gevşetip rahatlatacağı öğretilir. İkinci aşamada, bireyde korku uyandıran durumların bir listesi yapılır ve en fazla korkulandan en az korkulan duruma göre bu liste bir sıralamaya konulur. Terapi bireyin en az korktuğu, kaygılandığı durumu hayalinde canlandırıp, bu hayal kafasında canlıyken, kendini gevşetip, rahatlamayı başarmasıyla başlar ve listedeki daha korkutucu durumlar sırasıyla ele alınarak devam eder.

Listedeki bütün bu durumlar için birey gevşemesini becerebilince terapi amacına ulaşmış sayılır.

Diğer bazı psikoterapistler tarafından davranışçı yaklaşım yüzeysel ve mekanik bir yaklaşım olarak değerlendirilirken bireyin düşünce ve duygularını görmezlikten geldiği eleştirisi getirilmektedir.

Davranışçı terapinin kullandığı tekniklerin altında yatan süreçler anlaşılmış değildir. Neyin niçin tedavi edildiği bilinmemektedir. Bu yaklaşım hakkında yapılan kritikler davranış terapisinin ancak basit sorunlarda yararlı olduğunu, karmaşık duygu ve düşünceleri kapsayan sorunlarla ilgilenemediğini ifade etmişlerdir. İnsan duygu ve düşüncesini, algılama ve seçim süreçlerini önemsemeyen bir yaklaşım olarak değerlendirilmektedir.

Kognitif Psikoterapiler:

Bilişsel yaklaşımlar “Duyguları belirleyen yaşanan olaylar değil, bu olaylarla ilgili olarak yapılan yorumlardır.” ilkesi üzerine kuruludur.

Tüm etkili psikoterapilerin ortak özelliklerinden biride hepsinin bilişsel değişiklik oluşturmasıdır. Aaron Tim Beck’in öncülük ettiği bu psikoterapi türünde psikoterapist insan insana bir ilişki içinde tüm dikkatini hastanın düşünce, inanç ve yorumlarına odaklamıştır. Psikoterapist hastanın düşünce ve inançlarını herhangi bir yorum katmadan anlamaya çalışmalıdır.

Bu teoriye göre çocukluk çağındaki deneyimler, öğrenme yolu ile bazı temel düşünce, varsayım ve inanç sistemlerinin oluşmasına neden olur. Bu temel düşünce ve inançlar “şema” olarak adlandırılır. Aynı şemalar yaşamın ilerleyen dönemlerinde davranışları etkileyerek bilişsel hatalara ve psikolojik sorunları ortaya çıkarır. Sıklıkla yapılan bilişsel hatalar şunlardır.

1. Keyfi Çıkarsamalar: Yeterince kanıt olmadan bulunduğu durum ve yaşadığı olaylardan olumsuz sonuçlar çıkarması söz konusudur.

2.Seçici odaklanma: Kişi içinde bulunduğu durum ve yaşadığı deneyimlerin yalnızca olumsuz yönlerine odaklanmaktadır.

3.Kişi kendisi ile ilgili olmayan ya da çok az bağlantısı olan olayları tamamen kendisi ile ilgili olarak değerlendirmekte ve olayların olumsuz sonuçlarından tamamen kendisini sorumlu tutmaktadır.

4.Aşırı genelleme:Kişinin tek bir olaydan genel sonuçlar çıkarma eğilimi söz konusudur.

5.Hep ya da hiç biçiminde düşünme:Kişi olayları sadece ak ya da kara olarak değerlendirmektedir. Bu tür düşünen insanlar bir işin ya mükemmel olmasını ya da hiç başlanmamasını tercih ederler.

Küçümseme ya da büyütme:

Kişi başardığı işleri küçümsemekte ve değersizleştirmekte, buna karşın hatalarını ya da hatalı olarak değerlendirdiği davranışlarını büyütme veya abartmaktadır.

Bu psikoterapi ekolüne göre duyguların hemen öncesinde bazı düşünceler oluşmakta ve duygulanımı etkilemektedir. Bu bakımdan olumsuz duyguların ortaya çıkmasına neden olan düşüncelerin belirlenmesi gerekir. Bu düşüncelerin altında yatan daha derin düşünceler olan şemaların da değiştirilmesi gerekir.

Bu psikoterapide hasta adete bir psikoterapist gibi sorunlarının bilişsel ve düşünsel nedenlerini bir terapist yardımıyla araştırmaktadır.

Grup Terapileri:

Bir çok duygusal sorun, kişinin başkalarıyla ilişkilerinde ortaya çıkan yalıtılmışlık, reddedilme, yalnızlık ve anlamlı ilişkiler kuramama gibi zorlukları kapsar. Terapist kişinin bu sorunlardan bazılarını çözmesine yardımcı olsa da, sonuç kişinin gündelik yaşamında kurduğu ilişkilere terapi sırasında öğrendiklerini en iyi şekilde uygulayabilmesine bağlıdır.

Grup terapileri danışanların kendi sorunlarını başkalarının varlığında ortaya koymalarına ve eski yöntemler yeterli olmadığında yeni tepki yöntemleri oluşturmalarına izin verir. Bu yöntem genellikle kişisel psikoterapiye ek olarak kullanılır.

Gruplar tipik olarak benzer sorunları olan ortalama 6-8 kişiden oluşur. Terapist genellikle geri planda kalır. Terapist üyelerin kendi deneyimlerini birbirlerine aktarmalarına, birbirlerinin davranışlarını yorumlamalarına izin verir.

Grup Terapisinin Avantajları:

Grup terapisi terapistin kaynakları daha etkin kullanmasını sağlar, çünkü terapist aynı anda bir çok kişiye yardımcı olabilir. Kişi benzer,hatta daha ağır sorunları olan kişileri gözlemleyerek rahatlayabilir ve bu kişilerden destek görebilir. Kişi başkalarının davranışlarını gözlemleyerek öğrenebilir ve yalnızca terapistle değil bir çok insanla etkileşerek yeni tepki ve tutumlar keşfedebilir. Gruplar, katılanlara, özellikle model alma yoluyla yeni sosyal beceriler kazanma ve bu becerileri grup içinde uygulama fırsatı sağladığında etkili olur.

Evlilik ve Aile Terapileri:

Yüksek boşanma oranı evlilik yada çift terapisini gelişen bir alan haline getirmiştir. Araştırmalar partnerlerin birlikte psikoterapiye devam etmelerinin evlilik sorunlarının çözümünde tek bir partnerin kişisel terapisine kıyasla daha etkili olduğunu göstermiştir (Gurman ve Kniskern,1981)

Evlilik terapisinde bir çok yaklaşım vardır, ancak bunların çoğu, partnerlerin kendi duygularını iletmeleri, birbirlerinin gereksinimlerine karşı daha büyük bir anlayış ve duyarlık geliştirmeleri ve kendi çatışmalarıyla daha etkin bir biçimde başa çıkmaya çalışmaları üzerinde yoğunlaşır. Bazı çiftler evlilik yaşamına, eşlerin rolleri hakkında çok farklı ve genellikle gerçekçi olmayan beklentilerle girerler. Bu durum ilişkide büyük bir hasara yol açabilir. Terapist, beklentilerini açıkça ortaya koymalarına ve karşılıklı anlayış temelinde uzlaşmalarına yardımcı olabilir. Zaman zaman çiftler davranışsal sözleşmeleri tartışırlar;her birinin daha doyurucu bir ilişki kurmak için istekli olduğu davranış değişiklikleri ve bu değişiklikleri sağlamak için birbirlerine karşı kullanacakları ödül ve cezaları belirleme konusunda anlaşmaya varırlar.

Rasyonel-Duygusal Psikoterapiler:

Albert Ellis mantık dışı inançların nevrotik bozuklukların oluşumundaki önemi üzerinde duran bu psikoterapi şeklini geliştirmiştir.

Psikoterapilerde Ortak Etkenler:

Bir terapi ekolü içgörüyü, diğeri model alma ve pekiştirmeyi bir diğeri ise akılcı bilişleri vurgular. Ancak belki de bu değişkenlikler belki de önemli değildir. Çoğu psikoterapide ortak olan, ancak terapistlerin yaptıklarını yazarlarken çok az vurguladıkları başka etkenler daha önemli olabilir (Garfield,1980;Orlinsky ve Howard, 1987) Şimdi psikoterapilerde ortak olan etkenleri inceleyelim.

a) Kişiler Arası İçtenlik ve Güven İlişkisi

Terapinin türü ne olursa olsun danışan ve terapist birbirlerine saygı ve ilgi göstermelidir. Danışan terapistin kendi sorunlarını anladığına ve bu sorunlarla ilgilendiğine inanmalıdır. Sorunlarınızı anlayan ve bu sorunları çözebileceğimize inanan bir terapist güveninizi kazanır.

b) Güvence ve Destek

Sorunlarımız genellikle başa çıkılmaz ve bize özgü görünür. Zorluklarımızı, bunları olağandışı görmeyen ve çözülebilir olduklarını gösteren bir uzmanla tartışmak güvence sağlar. Tek başımıza çözemeyeceğimiz sorunlarda birinin bize yardımcı olması, destek ve umut duygusu yaratır. Aslında en başarılı terapistler, kullandıkları psikoterapi yöntemi ne olursa olsun, danışanlarıyla yardımcı ve destekleyici ilişkiler kurabilenlerdir (Luborsky vd, 1985)

c) Duyarsızlaştırma

Bizi zorlayan olaylar ve duygular, terapi atmosferinde tartışıldığında tehdit edici niteliklerini dereceli olarak kaybederler. Yani sorunların başka biriyle paylaşılması onların hafiflemesine yol açar.

Rahatsız edici olayları dile getirmek, durumu daha gerçekçi bir tarzda yeniden değerlendirmemize yardımcı olabilir.

d) İçgörü

Psikoterapilerin hepsi, danışana kendi zorlukları ile ilgili bir açıklama (içgörü) sağlar.

En etkin terapist , tüm psikoterapilerdeki ortak etkenlerin önemini kabul eden ve bunları bütün danışanları için planlı bir biçimde kullanan ama aynı zamanda her kişinin durumuna en uygun özgül prosedürleri seçen terapisttir.

Psikosomatik Nedir?

Psikosomatik, psikolojik kökenleri olan fiziksel hastalıklara verilen isimdir. Yunanca ‘ruh’ anlamına gelen ‘psyche’ …

Parapsikoloji Nedir?

Parapsikoloji, duyu organlarını kullanmadan gerçekleştirilen olayların ve paranormal (normal-dışı) olayların deneysel …

Bilinç Nedir?

Bilinç, basit bir şekilde tanımlanırsa farkındalık ya da bireyin kendi varlığının farkında olmasını sağlayan …