MAKALELER

Hipnoterapi hakkında daha fazla bilgi edinebileceğiniz uzman makaleleri.

Sağ Beyinsel Hipnoz

Her türlü iletişim bir hipnoz olabilir. Zaman zaman geleneksel hipnoz yöntemleri ve Erickson’un yöntemlerini  bir arada iç içe geçmiş şekilde kullanabilirim. Bazen seansa klasik yöntemlerle başlayıp Dr.Erickson’xun düşünceleri doğrultusunda  işin psikoterapi kısmını devam ettirebilirim. Bazen de içsel bir sohbet ile ve  Ericksonian yöntemlerle başladığım seansımı geleneksel anlamda ki hipnoz ile sonlandırabilirim. Dr.Erickson’un yöntemi bir yöntemi olmamasıdır. Hipnozun ve psikoterapinin şekli her danışana göre değişebilmelidir.

Günlük hayatta bazen insanın önemli bir anında duyduğu tek bir cümlenin bile insan hayatını 180 derece değiştirebildiği durumlarla sık sık karşılaşırız. Bir kitap okudum hayatım değişti şeklinde ki sözleri sık sık duyarız. Bu tür durumlarda kişi adeta bir hipnotik telkin almış gibi kendine yön verebilir. Çünkü sağ beyin dominant(baskın) iken kişi hipnoz altındadır. Bilinç (sol beyin) çok konsantre bir vaziyette kitap okurken sağ beyin kendiliğindende aktif hale gelebilir. Buda tam bir hipnoz halidir ve bu türlü trans hallerinde karar verdiğimiz istediğimiz şeyleri transın etkisi ile büyük bir ihtimalle yerine getiririz. Hipnoz konusundaki en farklı düşüncelerimi başka konular hakkında konsantre bir vaziyette kitap okurken ürettiğimi çok iyi biliyorum. Başka bir konuya konsantre olunca bilinçaltındaki düşünceler daha rahat ortaya çıkıyor sanırım.

1950’li yıllarda T.R. Sarbin’in ve bu günlerde Dr. T.X Barber’in araştırmaları Hipnoz’un, sağ beyin hemisfer aktivitesi ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Bence Dr.Erickson’un Hipnoz sağ beynin bir aktivasyonu (Erickson and rossi 1981);Watzlawick 1982) olduğunu deneyimlemesi onu Dünya’nın en tanınmış (Mesmer’den sonra) hipnoterapisti olmasını sağlamıştır.

Günümüzde Dünya’da benimsenmiş görüşe göre Hipnoza direnç sol beynin manifestosudur. Bundan dolayı seanslarımda sağ beyni adeta bombardıman altına alırım. Sol beyin yargılama, anlamlı konuşma, söz dizimi, yazma, okuma, aritmetik, ritim gibi fonksiyonlardan sorumludur. Sağ beyin ise görsel, uzaysal konfigrasyon , holistic analizler, melodi,imajinasyon, yorum ve mecazi anlamları proseslendirmede etkilidir.

Neden çocuklar gençler entellektüeller daha iyi hipnotize edilebiliyor? Çünkü onlar sağ beyinlerini en iyi kullanan insanlardır. Çocukluk çağı duygusallık (sağ beyin fonksiyonu) çağı değil midir? Benim uygulamalarımda bayanların hipnoza daha yatkın olduğunu gözlemledim. Bayanların  erkeğe göre daha duygusal olması daha iyi içselleşebilmelerini sağlayarak trans halini kolaylaştırmaktadır. Hipnozda acemi iseniz seanslarınıza bayanlarla başlamanızı tavsiye ederim. Neden psikiyatri hastalarının yaklaşık% 80’nını bayanlar oluşturmaktadır. Çünkü onların sağ beyinleri kolayca etkilenebildiğinden (hipnoz) psikolojik sorunlar daha kolay oluşabilmektedir. Geleneksel hipnoz yöntemlerinde seans sırasında danışanın müzik dinlemesi çok yararlı olmaktadır. Çünkü müzik dinlerken sağ beyin uyarılmaktadır.

Hipnoz hakkında bildiğiniz her şeyi şöyle bir gözlerinizin önünden geçirirseniz hipnozun sağ beyni kullanmaktan başka bir şey olmadığını görmeniz zor olmaz. Hipnoz bana göre bir bilimdir ve hipnoz biliminin şu anda son ikametgahı sağ beyindir. Özetle benim hipnoz anlayışımın temelinde iki kelime vardır. “SAĞ BEYİN”

Hekimlerin Prensi İbn-i Sina’ya göre ise “Ruhsal bir hayal gücü mevcuttu, bunun emirlerine vücut her zaman uymak zorundaydı. Bu güç, bir hastayı iyileştirebildiği gibi, sağlıklı birini de hasta edebiliyordu..” Bu düşünceden  hareketle de hastalarını tedavi ediyordu. Sayın Dr.Murat Ulusoy ‘un araştırmaları sonucunda psikolojideki bilinçaltı teriminin kökenlerinin İbni Sina’ya kadar uzandığını öğrenmiş oluyoruz. İşte gerçek bilim adamı görünen ile yetinmeyendir deyip Murat beyi kutluyorum. Bakınız sayın dostum :)) Albert Einstein ne diyor “Hayal etmek bilmekten daha önemlidir.”O zaman demek ki şu anda Murat bey neyin önemli olduğunu gayet iyi yakalamış durumda.

Ruhsal bir hayal gücü yani bilinçaltı elbette bir hastayı iyileştirebildiği gibi sağlıklı birini de hasta edebilir. Her zaman söylediğim gibi bilinçaltı (İbni Sina’ya göre hayal gücü) hem bir çok sorunları oluşturur hem de aynı sorunların çözümünü bünyesinde barındırır. Bu ateşin içinden su çıkması gibi çok ilginç ve aynı zamanda gerçek bir doğal olay olarak her zaman ilgimi çekmiştir.

Sevgili Dr.Murat Ulusoy ve İbni Sina’nın düşüncelerini benim hipnoz anlayışım doğrultusunda değerlendirmem gerekirse;Hayal gücüde bir sağ beyin fonksiyonudur.Son bilimsel araştırmalar hayal gücünü kullanmanın tedavide ve her türlü insan performansını arttırmada kullanılabileceğini göstermektedir. Sağ beynin her türlü bilinen ve bilinmeyen fonksiyonunun tedavide kullanılabileceği düşünüyorum. Nitekim Müzikte tedavide kullanılmaktadır ve müzikte sağ beyin fonksiyonudur. O halde bilinen bu türlü gerçeklerden yola çıkarak artık hipnozun sağ beyni kullanmak olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu bakımdan Dr.Murat beyinde bir sağ beyin teorisyeni olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.( Murat bey dur hele biraz hemen e-mail gönderme:))) önce yazının tamamını okuyuver :))) Ayrıca bu “Gizli Mabed” Fikrini benim bilinçaltıma yerleştiren Sevgili Dr.Murat Ulusoy’dur. Bundan dolayı kendisine katmerli içsel bir teşekkür gönderiyorum.

Mevlana’nın Mesnevide “Aklı Külli” dediği şey’in kollektif bilinçaltı olduğu düşüncesindeyim. (Sory Jung:)))) Bu bakımdan bilinçaltı insanın bildiği aklı dışındaki aklıdır.Hipnoz da normalde farkına varamadığımız bu aklı kullanmaktır.Bu aklı külliyi normalde kullanmadığımıza göre “Aklı Küllide” sağ beyin hazinelerinden bir tanesi.

Aslında sağ beynin hazinelerini batıda şu anda keşfetmiş durumda. Bu keşfi ilk yapanda Psikolog Daniel Goleman oldu. Golemanın Bu keşfi ile Amerikan Psikologlar Derneğinin ve Amerika’lıların vazgeçilmez psikologlarından olmasını sağladı.”Duygusal Zeka” kitabını okursanız  Dr.Erickson’un yıllardır kullandığı sağ beyin hazinelerini Goleman’ın Duygusal Zeka adı altında tanıttığını anlayabilirsiniz.

Biz psikologlar sağ beyni bilerek kullanmaz isek danışanlar sağ beyinlerini kullanarak hasta ve yıpranmış bir vaziyette bizlere ulaşmaktalar. Bu noktada en akıllı iş düşmana (hastalıklar) düşmanın silahını (sağ beyin) kullanarak saldırmak olmaz mı ? Bu bakımdan bilinçaltı süreçleri göz önünde bulundurmadan psikoterapi yapılacağını iddia eden psikoterapistleri, ben sağ böbreğin çalışmayan bir hastanın sol böbreğini ameliyat eden doktora benzetiyorum. Böbrek ve beyin gibi sonuçta bir organ. Bu psikoterapistler sağ beyninde bilinçaltı ile ilgili sorunları olan insanların maalesef sadece sol beyinleri ile ilgilenmektedirler. İnsan psikolojisi ve hipnoz bilimi ile ilgili bilinmeyen her şeyin cevabının sağ beyinde bulunabileceğini düşünüyorum. Arkadaşlar düşünenlerinde Türkiye ‘de sonunun ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Onun için şu anda sitemdeki bu“GİZLİ MABETTE” toplanmaya hepinizi davet ediyorum. Ben bu sona kendimi yolun başında hazırlamıştım. Nasıl diyeceksiniz “Sağ Beynimin Gücü İle”

Sanırım ki gelecekte tüm psikoterapiler sağ beyin temelli olacak yani  her zaman söylediğim gibi tüm psikoterapiler özüne yani hipnoza dönüşmeye başlayacak.Sitenin girişinde hipnozun psikoterapilerin atası olduğunu zaten belirtiyorum ve şu an için hipnoz psikoterapilerin geleceği olabilecek tek adaydır.Beni en çok üzen şey ise biz bu kafa ile devam edersek Türkiye’de Hipnoz’un hala bazıları için alternatif tıp olmaya devam edecek olmasıdır.

 

Sağ beyin görsel, uzaysal konfigrasyon, holistic analizler, melodi, imajinasyon, yorum ve mecazi anlamları proseslendirmede etkilidir. Dikkat ederseniz tüm sağ beyin fonksiyonları insana zevk veren şeylerdir. Dikkat edilirse sağ beynin her fonksiyonununtedavide de kullanılabileceği görülür. Şimdi bilinen sağ beyin fonksiyonlarını bu iki bakış açısı ile inceleyelim.

1-Görsel Uzaysal Konfigrasyon :

Görsel sanat eserleri yaratmak insana zevk verir. Resim ve heykel gibi.  Her türlü görsel sanatın tedavi edici etkisi bilinir. Sanat terapiler Dünya’da hızla yaygınlaşmaktadır. Aslında tedavi eden sanat değil sağ beyindir.

2-Holistik Analizler                   :

Bu tür analizler hangi insana zevk vermez ki ? Hipnoterapi.com da benim yaptığım şey hipnozun holistik analizinden başka bir şey değildir ve bana her zaman zevk verir.

3-Melodi ve İmajinasyon           :

Müzik ve film endüstrisi sağ beynin bu parçasına hitap ettiği için milyarlarca dolar para  kazanıyor. Hipnoz olmadan sadece imajinasyon ile bir çok tedavi günümüzde yapılabiliyor.”İyi diyelim iyi olalım atasözü de bu konuya bir örnek. İyi olmayı imajine ederseniz iyi olursunuz.

4-Yorum ve Mecazi Anlamlar    :

Neden gazeteler köşe yazarlarına milyarlarca lira maaş ödüyorlar çünkü köşe yazarları  yorumları  ile  mecazları içeren yazıları ile beynin bu bölgesine hitap ediyorlar. Bilinçaltına gönderilen ve mecazi anlamlar ifade eden sözlerin tedavi edici etkisi olduğunu Dr.Erickson çoktan ispatlamış durumda. Mecazi anlamlar bilinçaltında etkili oluyor çünkü bilinçaltının en iyi anladığı dil mecaz dili ve sembollerin dilidir. Benimde bu konudaki çalışmalarıma ileride değineceğim.

Evet şimdi sağ beyin fonksiyonlarının ne kadar zevk verdiğini ve tedavilerde kullanılabildiğini anladık. Hipnozda zevk veriyor ve tedavi ediyor...Bir danışanım “Hipnoz hayatta hiç tatmadığım bir zevkmiş” demişti. Tabi ki böyle söyler çünkü sağ beynin uyarabildiğim her noktasını sözlerimle uyarmak için benim kıçımdan terler akıyordu. Sağ  beynin tamamına hitap eden Psikolog Tuncay Özer ise hipnozdan paranın daha fazlasını hipnoz için harcıyor. Çünkü Psikolog Tuncay Özer’inde bir sağ beyni var  ve kendisi için bir “DAVA” haline gelmiş “Hipnoz” için para harcamak büyük bir zevk.

Şimdi her hipnoz sonrasında her danışanın hipnoz hakkında değişik şeyler hissetmesini daha iyi anlayabilirsiniz. Çünkü her hipnoz sırasında sağ beynin değişik bölgelerinideğişik miktarlarda uyarıyorsunuzdur. Siz isteseniz de hep aynı şekilde danışanı uyaramazsınız çünkü bunun için sizin ruh halinizin hep sabit olması gerekir.

Mecaz anlamlar bilinçaltını nasıl etkileyebilir ?

Dr.Erickson  hastaya aktardığı mecaz anlamlar ifade eden hikayeler ile gerçekleştirdiği “kısa stratejik terapinin”, inanılmaz büyüklükte tedavi potansiyeli içerdiğini göstermiştir.

Erickson’un şu vakasını inceleyelim.. “Yatağını ıslatma” şikayeti ile getirilen 12 yaşındaki oğlan çocuğu ile Erickson’un diyaloğu kayda değerdir. Çocukla yaptığı kısa sohbet boyunca Erickson “yatak ıslatma” problemine hiç mi hiç değinmez. Yerine havadan sudan konuşmaya başlar. Laf arasında çocuğun beyzbol kardeşinin ise futbol oynadığını öğrenen Erickson, beyzbol’da kas kontrolünün futbola nazaran ne kadar daha  olduğundan konuşmaya başlar. Çocuğun ilgi dolu bakışları altında doktor, tam zamanında eldiveni açıp topu yakalamak için hangi kasların hangi sırada çalıştığını en ince detayına kadar anlatır. Bununla da kalmaz, topu öbür ele alıp geri fırlatmak için de kasların nasıl kontrol edildiğini anlatır. Koordinasyon çok önemlidir; zira topun elden rastgele değil tam zamanında çıkarılması gerekir yoksa top hedefe doğru gitmez. Bu buluşmadan kısa bir süre sonra çocuk hipnoz altına alınmamış da olsa iyileşir ve yatağı ıslatması durur. Dr.Erickson’un “Beyzbol Mecazı” tedaviyi gerçekleştirmiştir.

Ayrıca Dr.Erickson ‘un bu vakasından onun insanı “hasta” yapan güçleri yine insanı tedavi etmek için kullandığını anlayabiliriz. Kardeş kıskançlığı nedeni ile oluşan bir “yatağını ıslatma ” vakasını hastasının kıskançlık duygularının gücünü kullanarak tedavi edebilmiştir. Bazen ateşten su çıkabilir. Bilmiyorum belki de her zaman çıkıyordur:)) Sonuçta hastalık sağlıktan çıkıp geliyor insana tedavi hastalığın kendisinden neden çıkartılamasın!!??

5.Sezgi

Sezgisel güçlerimiz sağ beynin kontrolündedir.

  1. Sentez

Bilgileri sentezleme sağ beyinde yapılar.

 

Sonuç Olarak

Söylediğim şeylerin siz sayın üyelerime çok garip geldiğini biliyorum.“Sağ Beyinsel Hipnoz Teorisi” kesinlikle benim ürünüm değildir. Ben sadece tüm hipnoz anlayışlarının sonuçta dönüp dolaşıp sağ beyinde kendine yer edindiğini fark ettim. Yani aslında var olan şeyi belki de isimlendirdim. Tıpkı zaten var olan Amerika kıtasının fark edilip isimlendirilmesi gibi. Dikkatlice bakıldığında hipnozla ilgili her şeyin ve her söylemin zaten sağ beyin çatısı altında toplandığı rahatlıkla görülebilir. Bundan dolayı biz hipnoterapistler artık tepemizdeki çatının ismini koymak zorunda idik.

Yalnız şimdi karşımıza çok büyük bir sorun çıkıyor. Bilimsel yöntem sol beyni kullanarak doğayı anlamaya çalışır. Sol beyni kullanarak sağ beyni sizce ne kadar anlayabiliriz ?

Geleneksel hipnoz yöntemleri marifetin hipnozda olduğu kanısını uyandırabilir. Hipnozun sağ beyni kullanarak tedaviyi sağladığını ilk farkeden sanıyorum ki Dr.Erickson oldu. Sonrasında Dr.Erickson geleneksel anlamdaki hipnoz olmadan da sağ beyni kullanarak tedavilerine devam etti.

İnsan sevgim ve hipnoz sevgisi ile başladığım meslek yaşantımda şu anda hipnoz sevgim insan sevgimden daha baskın çıkmış durumda. Artık danışanlarımın hipnozdaki hallerini danışanlarımın kendilerinden daha fazla seviyorum. İnsanın hipnozdaki halinden daha gerçek bir hali olduğuna inanmıyorum.

İnsanı insan yapan  özelliklerin sağ beyinde olduğu unutulmamalıdır.

Bence sağ beyin-sol beyin ayırımı sadece insan için değil toplumlar ve kültürler içinde söz konusudur. Uzak Doğu toplumlarının sağ beyni baskındır. Bundan dolayı yaptıkları her işi sanki bir trans halinde gerçekleştirirler. 1996 yılından sonra yıllarca Japon insanları ile birlikte yaşadım. Bir Japon’u amaçlarından vazgeçirmek hiç te kolay değildir. Japonlar mutlaka verdikleri sözde dururlar. Bir Japon’a sıradan bir konu hakkında fikir değiştirmek bile zor gelir. Örneğin Alış verişe Japon’larla beraber çıkarsanız görürsünüz ki sadece alış veriş listelerinde ki şeyleri alma eğilimindedirler. Bunun dışındaki şeyleri kolay kolay aldıramazsınız.

Sağ beyinlerini baskın olarak kullanan Japonlar  Dünya’nın en uygar en mutlu ve en uzun yaşayan toplumudur. Gelelim sol beynin baskın olduğu Amerika gibi batı toplumlarına. Evet gayet doğaldır ki sol beyin teknolojide ve keşfetmede daha kullanışlı. Ancak tüm keşifleri batı yaparken bu keşifleri alarak ve bunlardan yararlanarak hep daha iyi teknoloji üreten de Japon’lar olur.

Batının yeni yaşam modelinde para, güç ve iş hakim durumda. Yani batılı baskın olarak sol beynini kullanıyor. Şehirlerinde her şey pırıl pırıl, yaşam standardı mükemmel. Ancak insanlar sizce ne kadar mutlu ? Teknoloji geliştikçe buna paralel olarak neden ruh sağlığı sorunları artıyor ? Çünkü sağ beyin hep ihmal ediliyor. İnsanın önemi hep sonradan anlaşılıyor. 1990′ lı yıllara kadar şirketlerde hatırlarsanız personel departmanları vardı. Şimdi insan kaynakları oldu ve niteliği değişti. Psikologlar bu departmanlarda aktif görevler almaya başladılar. Çünkü insanın önemi anlaşılmaya başlandı.

Gel gelelim Türkiye’ye. Acaba T.C İnsanının sağ beyni mi baskın sol beyni mi ?Bence her ikisini de yarım yarım kullanıyoruz. Ne sağ ne sol. Belki de bundan dolayı bazıları kimlik bunalımı yaşıyor. Örneğin altta pantalon üstte eşarp gibi.

Makale 3 :Aşağıdaki makale Jung’ın Analitik Psikoloji adlı eserinden alınmıştır.

“Her nevroz,kişinin en iç yaşamına bağlı olduğundan, bir hasta, içinde bulunduğu hastalığa başlangıçta onu götüren durum ve karmaşıklıkların hepsini tam olarak anlatmak zorunda kaldığında hep duraklar. Niçin serbestçe konuşamaz peki ?Niçin korkar, utanır, çekingen davranır ? Bunun nedeni, kamu düşüncesi, görgü, şöhret denen önemli şeyleri meydana getiren  bazı dış öğeleri “dikkatle gözettiği” içindir. Doktoruna güvense de, ondan artık utanmayacak duruma gelse de, sanki kendi bilincine varmak tehlikeliymiş gibi, bazı şeyleri kendine kabul ettirmekten çekinir, hatta korkar. Kişi çoğu zaman kendinden daha güçlü şeylerden korkar. İnsanda kendinden daha güçlü bir şey var mı acaba ? Unutmamalıyız ki, her nevroz, kendi çapında, maneviyatı bozar. Kişinin nevrotik olması, kendi kendine güvenini yitirdiğini gösterir. Bir nevroz insan için alçaltıcı bir yenilgidir, kendi psikolojilerini oldukça tanıyan kimselerce de bunun böyle olduğu kabul olunur. Kişi böylece gerçek olmayan bir şey tarafından yenilgiye uğramış olur. Doktorlar bir şeyi olmadığını, gerçek bir kalp hastalığı veya gerçek bir kanseri hastaya çoktan söylemiş olabilirler. Hastalık belirtileri de böylece hayali olmuş olur. Hasta kendisinin bir hastalık hastası olduğuna inandıkça da, bütün kişiliğini bir aşağılık duygusu kaplar. “Bende ki belirtiler hayali ise” der “böyle musibet bir muhayyileyi nerden buldum ve niçin böyle sıkıntı verici bir şeyi seviyorum. Aklı yerinde bir adamın nerdeyse yalvarırcasına bir bağırsak kanseri olduğunu ileri sürmesi, üstelik aynı zamanda umutsuz bir sesle, tabi, kanserin sadece hayal işi bir şey olduğunu bildiğini söylemesi çok acıklı bir sahnedir.

Bizim maddeci kavramımız, yazık ki, nevrotik hastalıklarda pek işe yaramıyor. Ruhun nazik bir bedeni olsaydı, kaba maddi vücut nasıl acı çekiyorsa, hiç olmazsa bu  belli belirsiz duman durumundaki vücudun da hayali de olsa bir kansere olduğu söylenebilirdi. Hiç olmassa gerçek bir şey olurdu.Tıp bu yüzden psişik nitelikte ki her şeyden nefret etmektedir, ya beden hastadır ya da hastalık denen şey yoktur. Ona göre vücudun gerçekten hasta olduğunu kanıtlayamazsanız, buna sebep, şimdiki bilgimizin doktorun organik olduğu şüphe götürmez hastalığın gerçek  niteliğini yardım edemediği içindir.

Peki psişe dediğimiz şey nedir? Maddeci bir önyargıya göre, bu sadece beyindeki organik süreçlerin tesadüfi, epifenomal bir sonucudur. Her türlü psişik bozukluğun organik veya fiziksel bir bozukluktan gelmesi gerekir, bunun ortaya çıkarılmasının biricik nedeni, şimdiki teşhis vasıtalarımızın yetersizliğidir. Psişe ile beyin arasındaki yadsınamayacak bağ, bu görüşü destekliyorsa da, sarsılmaz bir gerçek durumuna getirmiyor.<Bir nevroz vakasında beynin organik süreçlerinde gerçek bir bozukluk olup olmadığını bilmiyoruz; iç salgı bezlerinde bir bozukluk olsa bile, bunun, sebep mi sonuç mu olduğunu söylemek, imkansız.

Öte yandan, nevrozun gerçek nedeninin psikolojik olduğu kesin. Organik ve fiziksel bir bozukluğun, sadece bir itirafla, bir anda iyi oluvereceğini hayal etmek gerçekten çok güç. 39 dereceye kadar yükselen bir isteri ateşinin, psikolojik nedeninin hasta tarafından açıklanmasıyla, bir kaç dakika içinde düşmesi gibi bir olaya tanıklık ettim. Bazı psikolojik çatışmaların sırf tartışılmasıyla etkilenen, hatta iyileşen, görünürde fiziksel hastalıklara ne diyeceğiz? Hemen hemen bütün bedeni kaplamış olan psoriasis vakasının bir kaç haftalık psikolojik tedavi sonucu 9/10 iyileştiğini gördüm. Başka bir vaka:Bir hastanın kolunu bir gerilme sonucu 40 santim alınmıştı, ama sonra olağanüstü bir şekilde yeniden uzadı. Hasta umutsuzluğa düşmüş, ikinci bir ameliyat geçirmek istemiyordu, oysa cerrah üsteleyip duruyordu. Bazı gizli psikolojik olaylar açığa çıkar çıkmaz, kolon normal işlemeye başladı.

Sık sık görülen bu gibi vakalar, psişenin bir hiç olduğuna, yada hayali bir olayın gerçek olmadığına inanmayı güçleştiriyor. Ancak miyop bir zihnin aradığı yerde değildir.Psişe vardır ama fiziksel olarak değil. Varlığın sadece fiziksel olabileceğini sanmak neredeyse gülünç denebilecek bir önyargıdır. Nitekim bildiğimiz biricik varoluş biçimi psişiktir. Tersine, öyle diyebiliriz ki, fiziksel varoluş sadece bir tümdengelimdir, çünkü maddeyi, ancak duygular yoluyla aktarılan psişik imgeleri kavrayabildiğimiz sürebilebiliriz.

Bu basit, ama temel gerçeği unutmakla büyük bir hata yapıyoruz. Bir nevrozun sebep olarak hayalden başka bir şeye dayanmaması, onun daha az gerçek bir şey olduğunu ifade etmez. Bir adam beni tutarda beni baş düşmanı görerek öldürüverirse, bu sırf bir hayal sonucu da olsa, ben ölmüş olurum ya. Öyle muhayyileler vardır ki, fiziksel şartlar kadar zararlı, tehlikeli olabilirler. Psişik tehlikelerin, salgınlardan ve depremlerden bile tehlikeli olduğuna inanıyorum. Orta çağlardaki veba ve çiçek salgınları bile, 1914’teki bazı fikir ayrılıkları, ya da Rusya’daki bazı siyasal ülküler kadar insan öldürmemiştir.

hayali kanseri olan hastamıza ne cevap vereceğiz şimdi? Şöyle diyeceğim “Evet dostum, gerçekten kansere benzer bir şeyin var senin, öldürücü kötü bir şey, ama bu hayali olduğundan, bedenini öldürmeyecek senin. Sonunda ruhunu öldürecek. İnsanlarla olan bağlarını ve kişisel mutluluğunu zaten bozdu, hatta zehirledi, böylece, bütün psişik varlığını yutuncaya kadar gittikçe artacak. Artık sonunda insan olmaktan çıkacaksın, kötü, öldürücü bir kanser yarası haline geleceksin.”

Carl Gustav Jung

Makale 4

Milton Erickson hipnoterapiyi tamamen değiştiren kişidir. Erickson belki de çağın en usta hipnoterapistidir. Bu mahareti patenti olan herhangi bir teknik üzerine değil, daha sonra “naturalizm” dediği teknik üzerine ya da trans halleri oluşturmak ve zihne şifa teknikleri yerleştirmek için hastanın kendi psikolojik mizacını kullanma üzerineydi. Dr.Erickson herkesin transa sokulabileceğini iddia etti ve bir çok seferde bu iddiasını en katı şüphecilere dahi ispatladı. Ama onun en olağanüstü hüneri, insan davranışlarını ve bunun altında yatan kişisel inanç sistemlerini zekice gözlemlemesi ve bu inanç sistemlerini olumlu değişime uğratma konusunda ki bilgisiydi.

Bir defasında Philadelphia’dan migren baş ağrıları olan bir hasta, doktoruyla beraber Erickson’un Phoenix’deki kliniğine getirilmişti. Hasta bir iş adamıydı. Kısa bir görüşme sonunda Erickson adamın son derece karşı koyan ve rekabetçi bir mizaçta olduğunu fark etti. Adam rekabet edebileceği her fırsatı umutla bekliyordu. Hafif bir trans oluşturan Erickson hastaya şöyle dedi:”Sizi her geçen gün ölüme götüren baş ağrılarınız, migren baş ağrılarınız var. Bu azabı dokuz yıldır çekiyorsunuz. Baş ağrılarınız için güvendiğiniz bu doktor tarafından üç yıldır her gün tedavi ediliyorsunuz.  Ve hiç bir gelişme göstermediniz.”Erickson’un adamın hiç bir şekilde münakaşa edemeyeceği gibi konuştuğuna dikkatinizi çekerim. Basitçe gerçekleri ona nasıl görünüyorsa öylece yeniden ifade etmekten başka bir şey yapmamaktadır. Konuşmaya devam etti:”Şimdi doktorunuz ilgilenmem için sizi bana getirdi.Ve ben sizinle çalışmayacağım. Ama bu işi başaracağım. Ellerinizi dizlerinize koyun ve önce sol elinizin mi, yoksa sağ elinizin mi yüzünüze yükseleceğine bakın.” (Burada Erickson hastanın direncini bertaraf etmek için ona yardım etmeyeceğini söylemekte ve daha sonra adamın mizacındaki rekabetçi, özelliği kullanarak iki eli arasında bir yarış ortamı yaratmaktadır.) Bu özel seansta,bir elin yükselmesi yarım saati buldu. Hastanın eli yüzüne dokunurken Erickson, migren ağrılarını kendi kendine iyileştirmesine yardımcı olacak telkinler veriyordu.”Gerginlik kaslardadır…”diyordu “ve onlar yarışırken sen bu gerginliği ellerinde tutuyorsun. Şimdi baş ağrıların olsun istiyorsan, neden bu boynundaki  omuzlarındaki kasların rekabetinden kurtulmuş bir baş ağrısı olmasın? “Daha sonra Erickson, hangisinin daha çabuk gevşeyebileceğini görmek için eller arasında bir yarışma düzenledi. Böylece savunmaları engellenmiş olarak trans içindeyken hasta, baş ağrılarını durdurmamak ama kaslarındaki gerginliği gevşetmesini öğrenmek için basit bir telkin alıyordu. Erickson’un görünüşteki basit metodolojisi aslında hipnotik telkin yoluyla şifanın güçlü bir örneğiydi. Bu tek seans hastanın kendi kendisini iyileştirmesiyle sonuçlanan yeni bir inanç sistemi yaratmıştı.

Rekabetçi iş adamı, Erickson’un uzun ve şerefli kariyeri boyunca başarıyla tedavi ettiği binlerce insandan biriydi. Erickson’un Amerikan Klinik Hipnoz Dergisi’nde yayımlanan “Naturalist Hipnoz Teknikleri.”adlı tebliği bir dönüm noktasını teşkil etti. Dr Ernest Rossi ile birlikte yazdıkları hipnoz deneyleri ve hipnotik realiteler adlı iki kitap modern klinik hipnoterapi ve ideomotor teorisinin temelini oluşturdu. Erickson, gelişmiş bir ideomotor sinyal verme tekniği geliştirdi;hipnozdaki bir kimse bilinçaltı zihni tarafından yönlendirilmek suretiyle “evet” ya da “hayır” şeklinde cevaplar verebiliyordu. Bu yolla Erickson,fiziksel ya da psikolojik rahatsızlıklar doğuran bilinçaltı inanç sistemlerini yoklayabiliyordu. Erickson 1980 de 88 yaşında öldü,ama hayatının son 6 yılında kendisini ziyaret eden terapist guruplarıyla hemen hemen her gün 4-5 seans yaptı. Onlara beden dilini okuma, alışkanlıkların yönünü değiştirme, telkin ve genel olarak kendi bilinçaltı zihinlerindeki güçleri meydana çıkarmak için insanlara yardım etme metotlarını öğretti.

Uyuyamama sorunu olan hastalara Erickson uyuyamadıkları zaman yataktan kalkmalarını buzdolabını temizlemek ya da yeri fırçalamak gibi nahoş işler yapmalarını isterdi. Erickson’un hastaları bu sevimsiz işlerden kısa sürede sıkılıyor ve gidip uyuyorlardı.

Bir gün altı yaşında gece işemesi olan bir çocuğu ailesi Erickson’a getirdi. Çocuğun bu durum karşısında saldırgan bir tavır takındığına dikkat eden Erickson ana babayı odadan çıkardı ve çocuğa,”Sen annene babana aldırma. Onlar çocuklarının yedinci doğum günlerine kadar yatağı ıslatmayı bırakmadıklarını bilmiyorlar.”dedi. Bir kaç hafta sonra, yedinci doğum günü partisinden sonra, çocuk yatağını ıslatmaz oldu. Bu, fevkalade hızlı ve ustaca yapılmış bir şuuraltı telkin göstergesidir. Terapist onun tarafını tutarak(“Sen anne ve babana aldırma onlar bilmiyorlar.”çocuğun şuurlu saldırganlığını basitçe etkisiz hale getirmiştir. Sonrada çocuğun yedinci doğum gününden sonra yatağını ıslatmayı kendiliğinden dair şuuraltı telkini vermiştir.

Kaynakça:Bu makale Psikolog Lee Pulos’ un Beyond Hypnosis adlı eserinden alınmıştır.

 

FREUD’UN JUNG’U- BARIŞ İLHAN

Jung’un Keşfedilmemiş Benlik kitabını yayına hazırlarken çeşitli tepkilerle karşılaştım. Kimileri Jung’un bütün kitaplarının Türkçe’de yayınlanmış olduğunu söyledi, ( oysa bu kitap sayısı bir elin parmaklarını geçmez). Birisi Jung’un Türkiye’de hiç tanınmadığını bu nedenle kitabın satılmasını istiyorsam önce Jung’u tanıtmam gerektiğini belirtti. En ilginç tepkiyi ise bu sabah bir başka şehirde yaşayan bir arkadaşımla telefonda konuşurken aldım. Jung’un kitabının baskıdan çıktığını söylediğimde biraz duraksadı ve “Freud’un Jung’u mu?”dedi. Jung’un Türkiye’de tanınma biçimini bu kadar özlü anlatan bir ifade olamazdı. Gerçekten ülkemizde Jung dendiğinde aklımıza hemen Freud gelir. Çünkü biz esas Freud’u tanırız, Jung’u da onunla mektuplaşmalarından tanırız. Zaten hepsi de bu kadardır.

Jung’un konferansları, analitik psikolojisi bizde yayınlanmıştır, ama meslek veya konu dışı insanların anlaması biraz zordur. Kitapçılarda bulunabilen bir diğer kitabı da Psikoloji ve Din üzerinedir. Özet olarak Jung adı bilinmekte, ama Jung’un söyledikleri bilinmemektedir. Yaşamı boyunca esrarengiz olarak kabul edilen konularla ilgilenen ve bu ilgisiyle bilinçdışı kavramına ve psikolojiye büyük katkılarda bulunan Jung’un adı ülkemizde kendi esrarengizliğini korumaktadır.

Eğer yaşamı sadece aklınızla, mantığınızla rasyonalist bir şekilde algılayabileceğinizi düşünüyorsanız Jung’u anlamanız biraz zordur. Jung yaşamın açıklanması zor bir diğer boyutunun varlığından asla kuşku duymadan yaşamıştır. Çocukluğundan itibaren mistik, okült konularla ilgilenmiş, bunları insan ruhu ile bağlantılı olarak açıklamaya çalışmıştır. Jung’un odaklandığı nokta insan ve insanın dış dünyayla ilişkisi değil, insanın kendi benliği ile ilişkisidir. Freud’un psikanalizin son noktası bir başka insanla olgun bir ilişki kurabilmekken, Jung’un analitik psikolojisinin son noktası bireysel ruhun büyüme ve gelişme sürecidir. Yani diğer insanlarla ilişkileri nasıl olursa olsun, insanın kendisini bütünleşmiş hissetmesi, kendisiyle barış yapmasıdır.

Aslında arkeolog olmak isteyen Jung, ailesinin ekonomik koşullarının elvermemesi nedeniyle Basel üniversitesinde tıp okumuştur. Okulu bitirdiğinde cerrah olmayı düşünürken okuduğu bir psikiyatri ders kitabı sayesinde fikrini değiştirmiştir. Pozitif bilimlere, nesnelliğe inanan ve bu özelliği ile önemli bir bilim adamı olan Jung, aynı zamanda din, felsefe ve yaşamın anlamı gibi öznel konularla çocukluğundan itibaren uğraştığı için, psikiyatriyi, birbirlerine karşıt görünen, nesnellik ile öznelliği birleştirebileceği bir alan olarak görmüştür. Diğer yandan insan ruhuna hançer vurup onu iyileştirme arzusu bir yaraya bıçak atan bir cerrahın veya kaybolmuş bir kültürü kazmasıyla gün yüzüne çıkartmaya çalışan bir arkeoloğunkine de çok paralel görülmektedir. Nitekim ilerleyen yıllarda, Jung arkeoloji tutkusunu Tunus’a, Sahra Çölü’ne, Afrika’ya geziler yaparak ve ilkel kabileler arasında yaşayarak bir ölçüde tatmin etmiştir. Bu gezilerinin amacı farklı kültürleri ve bu kültürlerin eskiden  beri özümsedikleri sembolleri araştırmaktır. İnsanlık için evrensel olan sembolik dilleri araştırması astroloji, Tarot ve I-ching ile gelişmiştir.

Ayrıca Jung bir ara iyice içine kapanmış, dünyayla ilişkisinin iyice zayıfladığı ve görsel sanrıların yaşandığı bir dönem geçirmiştir. Bu dönem büyük olasılıkla psikotik bir içerik taşıyordu ve Jung bu dönemden kendi ruhu ve evreni ile bütünleşmiş olarak çıktı. Jung’un kolektif bilinçaltı kavramı, semboller ve rüyalara yaklaşımı bu bütünleşmenin sonucu hissedilmiş olanların formüle edilişidir. Tüm bu deneyimler sayesinde İnsan ve Sembolleri, Kolektif Bilinçaltı, Arketipler gibi çok değerli kavramları geliştirmiştir. Son derece mistik bir çok hissedişi tamamen rasyonel, neredeyse bir matematikçi veya fizikçi objektifliğiyle sunan Jung, bir insanın reenkarnasyona inanmasının veya bütün insanları büyük bir İnsanlık Ruhunun bir parçası olarak kabul etmesinin veya bir şaman gibi doğanın, suların ve göklerin ruhuna inanmasının veya meleklerden, şeytandan bahsetmesinin kişiyi kendisiyle çelişkiye düşürtmeyeceğini savunmaktadır. Yani Jung’da Freud’un pozitivizminden eser yoktur, ama sanki
Freud’la bir tartışmayı sürdüren bir üslup içindedir.

Jung’un bir diğer önemli düşüncesi de senkronisite yani eş zamanlılık kavramıdır. Jung yaşamımızdaki bazı tesadüflerin bir anlamı olduğunu düşünmektedir. Buna kısaca “anlamlı tesadüfler” diyebiliriz. İç dünyamız bir şekilde hazır olduğunda, öyle tesadüfler yaşarız ki bunlar yaşamımızı değiştirecek nitelikte olabilirler. Belki de doğru zaman, doğru yer, doğru insan düşüncesi de eşzamanlılığı anlatmaktadır.

Senkronisite ülkemizde fazla tanınan bir kavram değildir, ama Jung’un insanları psikolojik açıdan içedönük ve dışadönük olarak sınıflandırması günlük dilimizde çok kullandığımız bir kavramdır. Jung’a göre bilinç ve bilinçdışı birbirlerini karşılıklı olarak dengelemektedirler. Bilinçli davranışta gözlenemeyen bir şey insanın bilinçdışında gizlenebilir. Aşırı dışadönük bir insanın içinde aşırı içedönüklük bulunabilir. Örneğin görünüşte çok çapkın bir insan içinde aşırı ahlakçı bir unsur barındırabilir. Orta yaşa kadar komünist olarak yaşamış bir insan aniden koyu bir dindar olabilir. Aşırı iyi görünen bir insanın içinde yıkıcı duygular olabilir. Bu aşırı uçlardan kurtulmanın yolu bireyleşmek ve bütünleşmektir. Yani insanın kendine özgü benliğini iyi-kötü , aydınlık-gölge olarak ayırmadan dengelemesidir. Bu da insanın kendisini tanıması demektir.

Jung Keşfedilmemiş Benlik kitabında bu konuyu şöyle anlatıyor:

” Birçok insan ‘kendini tanımayı’ bilinç düzeyindeki ego kişiliğinin bilgisi ile karıştırır. Biraz ego bilincine sahip herkes kendisini tanıdığından emindir. Ama ego sadece kendi içeriğini bilir, bilinçdışını ve onun içeriğini bilemez. İnsanlar kendilerini tanıma derecelerini çevrelerindeki ortalama bir insanın kendisini tanıma oranı ile değerlendirirler, büyük ölçüde kendilerinden gizlenmiş olan asıl ruhsal gerçeklerle değerlendirmezler. Kendini tanımak bireysel gerçekleri bilmek olduğuna göre, teoriler bize bu konuda fazla yardımcı olamazlar. Bir teorinin evrensel geçerlilik iddiası ne kadar güçlü ise, tek tek bireysel gerçeklerin hakkını verme iddiası o kadar zayıf olur. Deneye dayanan her teori zorunlu olarak istatikseldir, yani terazinin her iki ucundaki istisnaları atarak bunların yerine soyut bir ideal ortalama koyar. Terazinin iki ucundaki istisnalar, tümüyle gerçek oldukları halde, sonuçta gözükmezler. Örneğin ben, eğer çakıl taşı dolu bir çanağın içindeki her taşı tek tek
tartıp ortalama 145 gr. ağırlık elde etsem, bu bana çakıl taşlarının gerçek niteliği hakkında çok az bilgi verir. Bu hesaba dayanarak eline aldığı bir çakıl taşının 145 gr. ağırlığında olacağını düşünen birisi ciddi bir yanılgıya düşebilir. Hatta, istediği kadar arasın tam 145 g. gelen tek bir taş bulamayabilir.

Teorik varsayımlara dayanan hiçbir benlik bilgisi yoktur ve olamaz da, çünkü kendini tanımanın nesnesi tek bir bireydir – göreceli bir istisna ve kuraldışı bir fenomendir. Bireyi tanımlayan şey evrensel ve kurallı olması değil, eşsiz olma niteliğidir.”

Kitabın ilk bölümündeki Arkaik İnsan makalesinde Jung günümüz insanının ilkel insan düzeyini “mantık öncesi” kabul ederek bizden çok farklı olduğunu düşünmesine rağmen aslında bütün farkın yola çıkılan temel varsayımların farklılığı olduğunu anlatmaktadır. Ona göre ilkel insan bizden daha mantıklı veya daha mantıksız değildir. Bu meydan okuyucu düşünce dünyaya ve kendimize bakış açımızı zorluyor. Doğayla ve kendi iç dünyasıyla bağlarını yitirmiş görünen modern insanı dünyanın merkezindeki yerinden oynatıyor.

İkinci bölümdeki Keşfedilmemiş Benlik ise mutsuzluğunun ve doyumsuzluğunun kaynağını dış dünyanın koşullarında aramaya yönelik insanlara kendini tanımanın önemini anlatıyor. Kendinizi tanıyıp bütünlemediğiniz taktirde dış dünyadaki koşullar ne şekilde değişirse değişsin size özgü mutsuzluğunuzun aynı kalacağını ve suçlayacak yeni bir şeyler bulacağınızı gösteriyor. Kitle zihniyetiyle kendi özgünlüğünü kaybetmiş insanların huzuru ancak kendi bireyliklerini geliştirmeleriyle bulabileceklerini büyük bir alçakgönüllülükle açıklıyor.

Yeni bir çıkış noktası aradığımız şu günlerde oldukça meydan okuyucu ve aydınlatıcı bir çalışma olan Keşfedilmemiş Benlik ilk yayınlandığı 1950’lerden günümüze geçerliliğini korumaya devam ediyor.

Kaynak:Ağustos 1999’da Cumhuriyet
__________________________________________________________

Makale 8

Neden Hipnoz Kendi İçsel Gerçeğinize Yolculuktur ? Hipnoz Anlayışımın Temelleri

Neden “Hipnoz kendi içsel gerçeğinize yolculuktur” sözümü hipnoz anlayışımın temeline oturttuğumu bir örnek vaka ile açıklamak istiyorum. Bir danışanım bana çok yoğun unutkanlık problemi ile müracat etti. Öyle ki her an her şeyi unutma konusunda gerçekten kimse danışanım D.’ye rakip olamazdı. Harfleri, rakamları ailesini, kelimeleri arkadaşlarını daha doğrusu yaşantısında ki her şeyi unutma ihtimali vardı D.’nin……….. ruh ve ve sinir hastalıkları hastanesi unutma ile ilgili organik ve psikolojik bir neden bulamamıştı.

Danışanım birinci seansta çok kısa bir sürede derin bir transa girdi. Ancak hemen sonrasında ilk defa karşılaştığım çok yoğun bir baş ağrısı ile birlikte hüngür hüngür ağlamaya başladı. Belli ki anlatması gereken çok şeyi vardı ve hipnozda da olsa bunları anlatmak hiçte kolay olmayacaktı. Danışanı çok zorlamak istemedim ve hipnoz hakkında olumsuz duyguların meydana gelmesini engellemek amacı ile ilk seansı hemen bitirdim. Bir sonraki seansa gelmeden önce danışana sitemin tamamını okuyarak hipnoz hakkında doğru bilgileri edinmesi tavsiyesinde bulundum. Normalde hipnozdan dolayı bu türlü yoğun baş ağrısının mümkün olmayacağını tam tersine beynin büyük bir gevşeme ve huzur hissetmesi gerektiğini açıkladım.

Bir sonraki seansa suje sitemi okumadan gelmişti. Belli ki hipnoterapiye karşı direnci vardı. Çünkü bazı bilgilerin açığa çıktığında kendisini rahatsız edebileceğini bilinçaltı hissediyordu. Bu dirençleri ve nedenlerini kendisine açıkladım ve ikinci seansta baş ağrısının asla mümkün olmayacağını söyledim. İkinci seansta hiç bir baş ağrısı meydana gelmedi. Zaman zaman ağladı zaman zaman güldü. Bazı şeyleri hiç hatırlamak istemediğini seans sırasında kendisi zaten söylüyordu. Bastırma mekanizması çok abartılı ve trajik şekilde çalışıyordu. Kişinin kullandığı savunma mekanizmalarını birden bire yok edersem danışana zarar verebilirdim. Bundan dolayı kendisine her şeyi şimdi hatırlaman gerekmiyor, hatırlamak yada hatırlamamak için kendini zorlamamalısın şeklinde konuştum. Bu konuşmamdan sonra danışanın trans derinliğinin daha da arttığını gözlemledim. Çünkü bana güveni artmıştı. Çok rahat bir seans oldu. Diğer seanslarımda olduğu gibi danışan bir sefer hipnoz moduna girdiği zaman çorap söküğü gibi anlatıyordu. Ancak bende henüz probleminin asıl nedeni olan konuyu anlatmadığından emindim. Seans bitti ve beni şaşırtan olayda seanstan sonra meydana geldi zaten. Seanstan yaklaşık beş dakika sonra  sohbet ederken çocukluğunda babasını öldürme planları yaptığını ve hayatı boyunca bu düşüncelerini unutmak için çaba sarf ettiğini söyledi. Ben aynen şu anda sizin yaptığınız gibi donup kalmıştım. İçimden seni bunları anlatabilmen için hipnoterapiye alıyoruz sense en önemli şeyleri seans bittikten sonra anlatıyorsun bu ne biçim iş ? diye düşünüyordum. Danışanın bilinçaltı babasını öldürme ile ilgili düşüncelerini unutmak için giriştiği çabaları abarttığı için (ki bilinçaltı hep abartır) bu her şeyi unutma hastalığına yakalanmıştı. Şimdi unutmanın nedeni açık bir şekilde ortada duruyordu. Ancak benim o an için açıklayamadığım şey neden bunları hipnoz esnasında değil de seans bittikten sonra söylüyordu ? Akşam eve geldiğimde seansın video kayıtlarını tekrar inceledim. Hipnoz sona erdikten sonra danışan yataktan kalktıktan sonra olan konuşmalarımızın hepsinin sağ beyin ile ilgili olduğunu fark ettim. Her ne kadar hipnoz bitmiş danışan ayağa kalkmış gibi görünse de sohbet sırasında yine çok içsel konulardan sohbet ettiğimiz için danışan aslında hipnozdan çıkmamıştı. Beyinsel olarak yakaladığı hipnoz modu devam ediyordu. İşte o anda danışanın hipnoz ile içsel gerçeğine bir yolculuk yaptığını hipnozun elde edilebilmesi için sadece içselleşmenin yeteceğine inandım. Danışanın hipnozu sona ermiş görünse de beyin hala içselleşme modunda olduğu için babasını öldürme planlarından bahsedebilmişti.Bu durum sinemadan çıkan insanların belirli bir süre filmin etkisinde kalmasına benzeyen bir durum.

Hemen çok yakından tanıdığım eşim ile içsel bir sohbet etsem acaba hipnoz hali elde eder miyim diye aklıma geldi. Eşimin sağ beyninin her hücresine hitap edebilecek kelimeleri özenle seçerek sohbete devam ediyordum. Eşimin ses tonunun hipnozda ki insanların ses tonuna yakın bir hal aldığını gözlüyordum. Derin derin nefesler alması da önemli işaretlerden biri idi. Eşimin hareketleri yavaşlamış ve mimikleri garipleşmişti. Elini normalde ağzına götürmezdi. Bilinçaltında anlatmak istemediği konular olduğu için bunun bir sembolü olarak elini ağzına götürüyor zaman zaman dudaklarını sıkıyordu. Konuştuğumuz konular içselleştikçe yorulduğunu uykusu geldiğini ve başının ağrıdığını söyledi. Oysa uyku için çok erken bir saatti. Başlayan şey normal uyku değildi. Normalde hipnoterapi sırasında danışanlarımda gözlemlediğim bir çok fizyolojik belirtiyi eşimde de gözlemleyebiliyordum artık. Bakışları bir yere sabitlenmişti ve yüzüme bakmıyordu. İşte sadece konuşarak bir hipnoz hali elde etmiştim. Yorulduysan rahatça uzanabilirsin ve böyle konuşmaya devam edebiliriz dedim :)) Olur dedi sana uzun süredir söylemek isteyipte söyleyemediğim bir şey var !!! :)))(Tıpkı hipnozdaki danışanların normalde söyleyemeyecekleri şeyleri trans halinde söylemeleri gibi.)Tabi dedim dinliyorum.”Artık bu ev bize küçük gelmeye başladı daha geniş bir eve taşınmalıyız dedi.”Eyvah dedim eşini hipnotize edip konuşturursan olacağı bu ! :))Sonrada yatak odası takımını ve oturma odası takımını değiştirmek istediğini söyledi. Hipnoz ilk defa bana bu kadar pahalıya patlıyordu:)) İçimden bir daha sana hipnozu yaşatırsam meteliksiz kalacağım sanırım diyordum. Bu olaydan sonra Dr.Erickson un ne kadar büyük bir hipnoz ustası olduğunu daha iyi anladım.

Aşağıda ki Danial Araoz un kitabından alıntı olan parağrafta  benim eşime yaptığım gibi yeni ve modern hipnozun danışanlarda indüksiyon olmadan da elde edilebildiğini göreceksiniz. Aşağıda ki parağrafı okuduğumda boğazıma bir yumruk düğümlenmişti:))

” From the point of view of tradational hypnosis, there is a paradox in being able to obtain all the benefits of hypnosis without induction; that low-scoring subjects in the traditional hypnotizability scales obtain good hypnotic resolts;that every normal person benefits from hypnosis experience . That the clinician uses any manifestation of the clients subconcious mental activity to lead them into the hypnosis experience. Thus it,can be said that the new hypnosis is ” hypnosis without hypnosis ” to borrow kuhner’s (1962) phrase”

Psikosomatik Nedir?

Psikosomatik, psikolojik kökenleri olan fiziksel hastalıklara verilen isimdir. Yunanca ‘ruh’ anlamına gelen ‘psyche’ …

Parapsikoloji Nedir?

Parapsikoloji, duyu organlarını kullanmadan gerçekleştirilen olayların ve paranormal (normal-dışı) olayların deneysel …

Bilinç Nedir?

Bilinç, basit bir şekilde tanımlanırsa farkındalık ya da bireyin kendi varlığının farkında olmasını sağlayan …